Adalet, Kur’an’ın hedeflediği 4 temel ilkeden birisidir. Topluma ilişkin Allah’ın emir ve yasaklarıdır. Bu bağlamda, adalet mülkün/otoritenin de temelidir. İnsanı, medeni bir varlık olarak yaratan ve toplu olarak yaşama meyli veren Allah, her ferdin aklı, adaleti idrak etmekten aciz olduğu için, külli bir akla ihtiyaç oluşmuştur. Öyle umumi bir akıl ise, ancak kanun şeklinde olur. Kanunların da, insanlık ailesinin, zaman içindeki tecrübesini somutlaştırdığı, uluslararası hukuka uygun olması gerekir. Bu alanda yapılan tespitler insanlığın ortak hikmetidir. Bu bağlamda, her ne kadar, dini metinlere atıf yapmasa da, mesela İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, bunlardandır. İslam’ın kaynaklarında dağınık halde bulunan ve modern anlamda tasnif edilmemiş olan temel haklar, bu bildirgede düzenlenerek, tek metin içinde ifade edilmiştir.
Her ne kadar, metinlerde, temel insan hakları geniş bir şekilde yer alsa da, batılı ulus devletlerin bunları çoğunlukla kendi siyasetleri ve ulusal çıkarları için aletselleştirmeye çalıştıkları görürüz. Bazen, “demokrasi getirmek için” Irak işgal edilir, bütün kaynakları talan edilerek bir kısmı götürülür, geriye sadece, yüzyıllar boyu devam etmesi istenilen ihtilaflar bırakılır. Bazen de Suriye’de olduğu gibi, uluslararası emperyalizmin istilası sonucu, milyonlarca mülteci, binlerce ölü bırakılarak, yıkılmış haldeki ülke, zalim devlerin/ devletlerin satranç alanına döndürülür.
Mimsiz medeniyetin, zalim bir ilkesi de, bir köyden ateş açılsa, bütün köyü topa tutarak yok etmeye çalışmasıdır.
Gelenekle kuşa döndürülmüş bir din anlayışı ile uygulandığı iddia edilen, izafi/ nispi adalette de, buna benzer zulümlerin olduğunu görürüz. Bu anlayışta da, milletin selameti için fertler feda edilir, kutsallaştırılan topraklar için, her şey feda edilir. Tüm bunlar yapılırken de, kutsal kılıflar kolaylıkla hazırlanır. Bu perde altında, semboller yüceltilirken, geri kalan her şey teferruat olarak nitelenir ve nazara alınmaz. Mesela, güya fitne çıkma ihtimalinden bahsedilerek, -Osmanlı İmparatorluğunda olduğu gibi- kundaktaki çocuklar bile, alınmış fetvalarla katledilebilir. İran’da bugün yaşandığı gibi, zalim otoriteye itiraz edenler, “yeryüzünde fesat çıkardıkları” bahanesiyle idam edilebilir. Sadece Allah’a ibadet etmek için yaratılan insanlar, padişahın kulları olarak nitelenerek, zulüm hukuku oluşturulabilir.
Adalet-i mahz olan, tam Kur’an adaletinde ise, bir masumun hayatı bütün insanlık için dahi, feda edilemez. Çünkü “Kim bir cana kıymamış veya yeryüzünde fesat çıkarmamış birisini öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir.” (Maide Sûresi- 32) Devletin dini adalettir ve bundan ayrılamaz. Küfür olan bir yönetim, görece olarak adil ise, devam edebilir, ancak zalim bir yönetim hiçbir koşulda devam edemez. Çünkü insan sosyolojisi ve insanın zulme karşı çıkma olan tabi meyli, buna uzun süreli izin vermez. “Şurası kesindir ki Allah, insanlara zerre kadar zulmetmez. Ne var ki, insanlar kendi kendilerine zulmedip duruyorlar.” (Yunus- 44) Bir hadis-i kudside de, “Ey kullarım; ben zulmü hem kendime, hem de kullarıma haram kıldım. Siz de birbirinize zulmetmeyin…” (Müslim, Birr, 55, No: 2577) emreder. Buna göre, insanlar birbirlerine zulmetmemelidir. Hatta değil, zulmetmek veya iştirak etmek, zulme zayıf bir meyil göstermekten bile Kur’an, inananlarını men’eder. “Zulme zayıf bir meyil dahi göstermeyin, yoksa size ateş dokunur” ayeti (Hud-113) buna işaret eder.
Kur’an adaletinde, “birisinin hatası ile başkası hatalı olamaz” ayeti (En’âm Sûresi-164) gereği, sadece suçlu, adil bir yargılanma ile cezası kesinleştikten sonra cezalandırılabilir. O’nun çocuklarına, ailesine bir ceza verilemez. Hatta, onun zulmüne taraftar olan bile cezalandırılamaz. Çünkü manevi taraftarlığın karşılığı ancak manevi sorumluluktur, cezası da ölüm ötesine aittir.
Toplum hayatının devamını sağlayan en önemli bir başka unsur bağımsız yargıdır. Bu vasıfta bir yargı olmadan, adil bir yargılanma yapılması da, mümkün değildir. “Adalet mülkün temelidir”. Adaletin en önde gelen dağıtım organı, yargıdır. Yargı, yürütmeden bağımsız olmalı ve buna ilişkin teminatlar sağlanmalıdır. Hukuku sadece vicdanını amir bilerek ve adaleti sağlamak için uygulamasından dolayı, sürgün edilen, hakkında soruşturma açılan, itham edilen hâkim, görevini hakkıyla yapamaz. Yürütmenin sıradan bir memuruna dönüşür, insanların hukuka güveni kalmaz. Böyle bir durumda yargı erki, toplumu yönetenlerin yaptıklarını, hukuki meşruiyet kılıfına büründürmenin bir argümanına dönüşür. Otorite temelden sarsılır ve toplumun çöküş süreci başlar. Kur’an bu konuda bizleri “Bir kavme olan kininiz, sizi adaletten ayırmasın.” diyerek, hâkimin sübjektif bağımsızlığı hususunda ikaz eder. Yani hâkim, kendi şahsi hislerini, duygularını öne çıkararak, hukukun ve kamu vicdanının tecellisine, öfkesi ile engel olamaz, kini sebebiyle adaletten ayrılamaz. Bediüzzaman da, toplumun “tuzu” öneminde olan, yargının ehemmiyetine vurgu yapar. ”Demek adliye memurları, hissiyattan ve tesirat-ı hariciyeden (dış tesirlerden) bütün bütün azade (uzak) ve serbest olmazsa, sûreten (görünüşte) adalet içinde müthiş günahlara girmek ihtimali var. Hem, canilerin, kimsesizlerin ve muhaliflerin dahi bir hakkı var. Ve hakkını aramak için, gayet bîtarafane (tarafsız) bir merci (makam) isterler. Adalet noktasından tarafgirlik fikrini verip, adaletin mahiyetini zulme çevirmemeleri …” konusunda ikaz ederek, “Adliyede, adalet hakikati ve müracaat eden herkesin hukukunu bilâ-tefrik (ayrım yapmaksızın) muhafazaya, sırf hak namına çalışmak vazifesi hükmettiğine binaendir ki, İmam-ı Ali (r.a.) hilâfeti zamanında bir Yahudi ile beraber mahkemede oturup muhakeme olmuşlar. Hem bir adliye reisi, bir memuru kanunca bir hırsızın elini kestiği vakit, o memurun o zâlim hırsıza hiddet ettiğini gördü, o dakikada o memuru azleyledi (görevden aldı) . Hem çok teessüf ederek dedi: “Şimdiye kadar adalet namına böyle hissiyatını karıştıranlar pek çok zulmetmişler.” Evet, “Hükm-ü kanunu icra etmekte o mahkûma acımasa da hiddet edemez; etse zâlim olur. Hattâ kısas cezası da olsa, hiddetle katletse, bir nevi katil olur” diye, o hâkim-i âdil demiş.”[1]
Beşerin heva ve hevesinden beslenen ideolojilerde, toplumu birleştiren asıl bağ, aynı ırka mensup olmaktır. Halbuki bunun sonucu, o toplum içinde yaşayan başka kavimlerin aşağılanması ve yutularak asimile edilmesidir. Bu ise “O’nun kanıtlarından biri de, gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olmasıdır. Kuşkusuz bunda bilenler için ibretler vardır.” (Rum,22) de ayet olduğu ilan edilen İlahi bir farklılığın aşağılanması, yok edilmesidir. Halbuki, Kur’an bakışı, “din, sınıf ve vatan birliğini, ”toplumun birleştirici unsuru kabul eder. Neticesi ise, kardeşliktir ve ilkelerin çekim gücü ile tek vücut gibi hareket edebilmektir.
Vahyi dinlemeyen felsefenin inşa ettiği toplumlarda işleyen bu çark, nefislerin heveslerini tatmin ve insanların ihtiyaçlarını çoğaltmayı hedefler. Tam da kapitalizmin, nefislerinden yakaladığı insanları esir edeceği, çılgınca tüketen yığınlara dönüştüreceği bir sonuca sağlar. Kur’ani yaklaşım ise, nefsin heveslerinin tecavüzünü engellemek, ruhu yükselmeye teşvik ve yüksek hislerini tatmin ederek, insanı insan etmeye çalışır.[2]
Bediüzzaman, tüm bu Kur’ani ölçüleri nazara sunduktan sonra, bunlara uymamız hususunda bizleri uyarır ve der ki;
Ey israflı, iktisadsız; ey zulümlü, adaletsiz; ey kirli, nezafetsiz bedbaht insan! Bütün kâinatın ve bütün mevcudatın düstur-u hareketi (hareket tarzı) olan iktisad ve nezafet (temizlik) ve adaleti yapmadığından, umum mevcudata muhalefetinle, manen onların nefretlerine ve hiddetlerine mazhar oluyorsun. Neye dayanıyorsun ki, umum mevcudatı zulmünle, mizansızlığınla (ölçüsüzlüğünle), israfınla, nezafetsizliğinle (kirliliğinle) kızdırıyorsun?
Evet, ism-i Hakîm’in cilve-i a’zamından (yüksek yansımalarından) olan hikmet-i amme-i kâinat (kainattaki genel fayda) iktisad ve israfsızlık üzerinde hareket ediyor, iktisadı emrediyor.
Ve ism-i Adl’in cilve-i a’zamından gelen kâinattaki adalet-i tamme (tam adalet), umum eşyanın muvazenelerini (dengelerini) idare ediyor. Ve beşere de adaleti emrediyor. Sure-i Rahman’da “• Göğü yükseltip âleme nizam ve ölçü verdi. • Tâ ki adaletten ve dinin emirlerinden ayrılarak ölçüde sınırı aşmayın. • Ölçüyü ve tartıyı adaletle yerine getirin ve tartıyı eksik tutmayın ki, ahiretteki mizanınızı ziyana düşürmeyin.” (Rahman Sûresi: 7-9.) âyetindeki dört mertebe, dört nevi mizana (ölçüye) işaret eden, dört defa mizan zikretmesi, kâinatta mizanın derece-i azametini (yüksek derecesini) ve fevkalâde, pek büyük ehemmiyetini gösteriyor. Evet, hiçbir şeyde israf olmadığı gibi, hiçbir şeyde de hakikî zulüm ve mizansızlık yoktur.
Ve ism-i Kuddüs’ün cilve-i a’zamından gelen tanzif ve nezafet, bütün kâinatın mevcudatını temizliyor, güzelleştiriyor. Beşerin bulaşık eli karışmamak şartıyla, hiçbir şeyde hakikî nezafetsizlik ve çirkinlik görünmüyor.
İşte, hakaik-ı Kur’âniyeden ve desâtir-i İslâmiyeden olan adalet, iktisad, nezafet hayat-ı beşeriyede ne derece esaslı birer düstur olduğunu anla. Ve ahkâm-ı Kur’âniye ne derece kâinatla alâkadar ve kâinat içine kök salmış ve sarmış bulunduğunu ve o hakaikı bozmak, kâinatı bozmak ve suretini değiştirmek gibi, mümkün olmadığını bil.[3]
İnsanlık, saadet isterse, Kur’an’ın adaleti istikametindeki ilkeleri hayatına hâkim kılmalıdır. Zulüm, israf, kirlilik ve ölçüsüzlük insanlığa mutluluk getirmez. Bu esasları yaşantısında gösteren bireyler ve toplumlar insanlığın nazarına sunulduğunda, umarım ki, insanlık bu reçeteye kayıtsız kalmayacak, başka dinlerin tabileri de akın akın İslamiyete dahil olacaklardır. Bu önşart yerine getirildiğinde, Said-i Nursi’nin, “Evet, ümitvar olunuz, şu istikbal inkılabı içinde en yüksek gür sada İslam’ın sadası olacaktır” müjdesinin geleceği günlerin yakın olduğunu düşünebiliriz…
[1] Nursi, Said, Şualar, Zehra Neşriyat, İstanbul, 2000, 14.Şuâ / 330
[2] Nursi, Said,Sözler, Zehra Neşriyat, İstanbul, 2000, 12.Söz/144
[3] Nursi, Said, Lem’alar, 30.Lem’a,460, Zehra Neşriyat, İstanbul, 2000.