Kâinatta (evrende), adına “varlık” dediğimiz her ne varsa; atomdan yıldızlara, tek hücrelilerden dev organizmalara, yosunlardan devasa ağaçlara, sineklerden kartallara kadar, her şey daimî ve fasılasız bir hareket, bir faaliyet halindedir. Bu hareket ve faaliyet, kusursuz bir düzen ve ahenk içindedir. Bu kusursuz düzen ve ahenk, bildiğimiz-bilmediğimiz birçok gaye, maksat ve hedefler istikametindedir. Ve bütün bunlar, “iş”, “üretim” ve “faydalılık” temelindedir. Ancak bir istisnası vardır; insan… Evet, “tembellik” dediğimiz arıza, belki de maraz, insanla ortaya çıkmıştır ve yalnızca onu nitelemektedir. İster hakiki, ister mecazi anlamıyla olsun, tembelliğin hiç bir müspet çağrışımı yoktur; hep olumsuzluğu ifade eder.
“Tembel” sözcüğü, bir “sıfat” olup Farsça’daki “tenbel”den alınmadır. Anlam olarak, “İşten, kârdan kaçan, sıkıntıya gelmeyen/katlanmayan” demektir. “Çalışkan”ın zıddıdır. “Tembellik”, bu sıfatın fiiliyata, uygulamaya konulmasıdır. En eski Farsça sözlüklerde, “tenbel” sözcüğünün, etimolojik olarak “tambul”dan geldiği belirtiliyor. Tambul ise, İbnü’l-Baytar’ın kitabında “sarhoşluk” veren bir Hint bitkisi olarak ifade ediliyor.[1] Evet, tambul’un verdiği sarhoşluk ile tembelin uyuşukluğu arasında pek fark olmasa gerektir. Her ikisi de zihne ve zindeliğe düşmandır. İki durumda da çalışma ve üretme değil, tüketme ve harcama söz konusudur.
Risale-i Nur Külliyatı’nda, “tembellik”, daha çok “faaliyetsizlik” ve “işlevsizlik” şeklinde işlenmiş; “atalet” ve “betalet” kavramlarıyla yakın ilişki içinde tefsir edilmiştir. Gerek dünyevî hayatın ihtiyaçlarını karşılamada olsun, gerekse uhrevî hayatın icaplarını yaşamada olsun, tembelliğin iki durumda da zararlı olduğuna dikkat çekilmiş, bu zararlardan kurtulmanın yolları gösterilmiştir. Bu hususta, müellif Said-i Nursî’nin hareket noktası, “İnsan için, çalıştığından başkası yoktur”[2] ayetidir. Diyebiliriz ki, Nursî’nin en çok başvurduğu ayetlerden biri de budur. O, bu ayetle, çalışmanın önemine ve tervicine, tembelliğin ise zararına ve seddine çabalamıştır. Müslümanları sanat ve terakkiye (sanayi ve teknolojiye) teşvik ederken bu ayeti referans aldığı gibi, sömürünün her türlüsüne, özellikle de “riba”ya (faiz) hücum ederken de bu ayeti ölçü tutmuştur.
Said-i Nursî, tembelliği; çalışmamak, yapmamak, zahmete gelmemek, terk etmek, ilgisizlik (lakaytlık), sair beşerî arızaları da nazara verir. Mesela, çok sayıda kişinin bakımından mesul olduğu bir bahçeden bahsederken, “sulama” işinden mesul kişinin, bahçeyi sulayan arkın ağzını açmamasıyla, yani görevini “terk”le bahçenin kurumasına, diğer çalışanların emeklerinin heder olmasına işaretle, “Tembellik etti, deliğin kapağını açmadı” demektedir.[3] Yine, yağmur gibi umumi bir rahmetin, “ilgisizlik” ve “tedbirsizlik”ten ötürü musibete, zarara sebep olacağına işaretle, “Pek çok mesalihi tazammun eden yağmurdan zarar gören tembel bir adam”ın, yağmur için “Rahmet değildir” diyebileceği tespitinde bulunur. Yani, tembelliğin “nankörlüğe/inkâra” sebep olabileceğine dikkat çeker.[4] Maddi/kesbî planda tembelliğin verdiği bu iki örnekle iktifa edip bir kaçını da manevi/ibadî sahadan verelim:
Kullukla ilgili bir tespitinde, “Ubudiyet, mukaddeme-i mükâfat-ı lâhika değil, belki netice-i nimet-i sabıkadır.” der, Said-i Nursî. Akabinde ise, kendi şahsında, her nefsin (kişinin) kulluk gibi “Lezzetli, nimetli, rahatlı, hafif bir hizmet”le “mükellef” olduğunu, ancak “buna da tembellik ettiğini” söylemektedir. Ayrıca, tembellik marazının, kişiyi, ya tamamen bu hizmetten alıkoyduğunu ya da -yapsa bile- “yarım yamalak” (baştan savma) bir tarzda yaptıracağını söyler.[5] Keza, namaza dair bir mevzuda, kendisinin tarifiyle “Sinnen (yaşça), cismen, rütbeten büyük bir adam”ın, “Namaz iyidir, fakat her gün her gün beşer defa kılmak çoktur; bitmediğinden usanç veriyor.” bahanesine karşılık, “Nefsimi dinledim, işittim ki aynı sözleri söylüyor… ‘tembellik kulağıyla’ şeytandan aynı dersi alıyor” diyerek, bu tür sözlerin “tembellik döşeğinde”, “gaflet uykusunda” söylendiğini ve bu bahanenin, “Bütün nüfus-u emmarenin” ortak bir eğilimi olduğunu söyler.[6] Bu çerçevede, ibadeti terk edenlerin, bağ-bahçecilik gibi dünyevî işlerde de gerileyeceklerini; çalışma şevklerinin kırılacağını ve yaşlandıkça da “nemelazımcılık” saikasıyla, “Zaten dünyadan gidiyorum; bu kadar zahmeti ne için çekeceğim?” diyerek, kendilerini tembelliğe atacaklarını da ilaveten söylemektedir.[7]
Demek tembellik, ibadetsizliğe, ibadetsizlik de tembelliğe sebebiyet verebiliyor. Bediüzzaman, “ibadetsizlik” gibi, tembelliğe iten bir başka faktörün, “Büyüklere ve mürşidlere itimad” olduğunu söyler. Örnek olarak da, “Bir kısım Aleviler gibi” diyerek çok sayıda kimsenin, bu “itimad” saikasıyla “Namazımız kılınmış” deyip “tembellik”e sığındıklarını ileri sürer.[8]
Risale-i Nur Külliyatı’nın birçok yerinde, muhtelif vesilelerle tembellik mevzusuna değinen Üstad, tembelliğin manevi zararlarından birinin de -neuzu billah- “Allah’ın inkârı”yla dinden çıkmayı netice veren bir felaket olduğunu söyler. Aşağıdaki psikolojik tahlil, dikkate değer mahiyettedir:
“Nefs, tembellik saikasıyla vazife-i ubudiyetini terk ettiğinden tesettür etmek istiyor. Yani, onu görecek bir rakibin gözü altında bulunmayı istemiyor. Bunun için, bir Hâlikın, bir Mâlikin bulunmamasını temenni eder. Sonra mülâhaza eder. Sonra tasavvur eder. Nihayet, ademini (yok olduğunu) itikad etmekle dinden çıkar. Halbuki, kazandığı o hürriyetler, adem-i mesuliyetler altında ne gibi zehirler, yılanlar, elîm elemler bulunduğunu bilmiş olsa, derhal tövbe ile vazifesine avdet eder.”[9] Evet, görüldüğü gibi, tembellik, öyle zannedildiği masumane bir “eylemsizlik” ya da zararı dünyayla sınırlı bir “nemelazımcılık” pozisyonu değildir; onun, uhrevî hayatın mahvına kadar varan şümullü bir tahribatı vardır.
Tembelliğin içtimaî (sosyal) ve gündelik hayattaki boyutlarına da değinen Üstad, 1911’de, Şam halkı ve ulemasının şahsında bütün Alem-i İslâm’a sunduğu “Hutbe-i Şamiye”sinde, “tembellik” ve “nemelazımcılık” olarak değerlendirdiği, “Biz zarar vermiyoruz, fakat menfaat vermeğe (de) iktidarımız yok, onun için mazuruz” sözünün, çalışmamak ve tembellik döşeğine çekilmek için “mazeret” olamayacağını, ayrıca, “İttihad-ı İslam” ve “millet-i hakikiye-i İslâmiye”yle (ümmetçilikle) gayrete gelinmediği takdirde, bunun Müslümanlar için büyük zarar, büyük haksızlık olacağını dile getirmiştir.[10] Öte yandan, daha dar çerçevede Kürtlere Meşrutiyet’in güzelliklerini anlattığı “Münazarat”ında, “Eğer siz tembel kalıp da onun (Meşrutiyet’in) yolunu yapmasanız, tembellik etseniz yüz sene sonra tamamen cemalini göreceksiniz.”[11] diyerek, cehalet ve vahşete terk edilmiş bir toplumda, yan gelip yatılarak özgürlükçü ve hukukun üstünlüğüne dayalı bir yönetime kavuşulamayacağını açık bir dille ifade etmiştir. Devamla, teşebbüssüzlüğü, tembelcesine tevekkülü ve her şeyi devletten bekleme dilenciliğini, Allah’ın, sebepler zinciriyle kurduğu düzeni red ve kâinatı nizama sokan iradesine karşı inatçılık demek olacağını, bunun ise, “Bağdat Terrarları[12]”nın durumu gibi, yokluk ve mahrumiyeti netice vereceğini söyler.[13]
Bediüzzaman, Kur’an’da geçen Peygamber mu’cizelerinden bahsederken, bunların sadece inkârcıları ilzam ve inananların imanlarını takviye amaçlı olmadığını, yanı sıra, insanlar için bilim ve teknolojik alanda birer prototip örnekler ve icada teşvik edici numuneler olduğunu da söyler. Mesela Hz. Süleyman’ın, “havaya binmek/havada uçmak” mu’cizesinden bahsederken, ayetle sabit olan “Sabah gidişi bir aylık, akşam dönüşü de bir aylık (mesafe olmak üzere) rüzgârı da Süleyman’ın emrine verdik.”[14] hakikatinin, aynı zamanda, insanlar için yolun açık olduğuna işaret ettiğini; bu ayetin diliyle, Cenab-ı Hak’ın insanlara manen şu dersi verdiğini söyler: “Ey insan! Bir abdim hevâ-yı nefsini terk ettiği için havaya bindirdim. Siz de nefsin tembelliğini bırakıp bazı kavanin-i âdetimden güzelce istifade etseniz, siz de binebilirsiniz.”[15]
Bediüzzaman, tembelliği işlerken, -yukarıda da değindiğim gibi- ilk muhatabı kendi nefsidir; irşad ve uyarıları genel olsa da, “Nefsini ıslah etmeyen başkasını ıslah edemez!” düsturundan hareketle önce kendi nefsini ayıplar; bu ayıp tembellikse, önce onun tembelliğini eleştirir. Bu çerçevede, verdiği bir örnekte, “Nefsimle mücadele ettiğim bir zamanda, nefsim kendinde gördüğü nimet-i ilâhiyeyi kendi malı tevehhüm ederek gurura, iftihara, temeddühe başladı. Ona dedim ki: ‘Bu mülk senin değil, emanettir.’ O vakit nefis gurur ve iftiharı bıraktı, fakat tembelliğe başladı. ‘Benim malım olmayana ne bakayım? Zayi olsun, bana ne!’ dedi. Birden gördüm: Bir sinek, elime kondu[16], emanetullah olan gözünü, yüzünü, kanatlarını güzelce temizlemeye başladı. Bir neferin mîrî silahını, elbisesini güzelce temizlediği gibi, sinek de temizliyordu. Nefsime dedim: ‘Bak!’ Baktı, tam ders aldı. Sinek ise, mağrur ve tembel nefsime hoca ve muallim oldu.”[17] demektedir. Görüldüğü gibi, Üstad, bu ifadelerinde, hem nefsin “gurur”, “iftihar”, “temeddüh” ve “temellük” gibi arızalarına işaret etmiş, hem tembellik adına ürettiği mühim bir “bahane”sine dikkat çekmiş, hem de “tembel” dediği nefsine bir sineği “muallim” kabul edecek kadar bir “tevazu” örneği sergilemiştir.
Bediüzzaman Hazretleri, insanları tembelliğe ve atalete (işlevsizleşmeye) sevk eden faktörlerden birini de Batı’nın hazırdaki medeniyetiyle yorumlamaktadır. Ona göre; Batı’nın günümüzdeki teknolojik icatlarının (özellikle de kitle iletişim araçlarının) semavî (ilahî) kanunlara zıt hareketinden mütevellit, bir taraftan insanlığın genel rahatını bozduğunu, öte taraftan insanları görenek ve tiryakilikle iktisat ve kanaatten uzaklaştırıp israf ve sefahate; keyfe, hevesata ve tenezzühe teşvik ettiğini, böylece çalışma, hizmet ve üretim yerine insanlarda tembellik, istirahat ve tüketim eğilimini uyandırdığını söylemektedir. Tabii olarak da, üretimin tüketime kifayet etmemesiyle, hem fakirleşmeye hem de tembelliğe zemin hazırladığını ilave etmektedir. Hatta “emek” ve “sermaye” çatışmasının temelinde de bu “mimsiz medeniyet”i (kapitalizmi) görür, ona karşı Kur’an’ın “Allah, aranızda alışverişi helal, faizi haram kılmıştır”[18] vb. ayetleriyle mücadele eder, mücadeleye davet eder.[19]
Üstad, tembelliğin tarifleri içinde, bir de şöyle bir açılım getirmektedir; “Tertib-i mukaddematta tefviz tembelliktir; terettüb-ü neticede, tevekküldür. Semere-i sa’yine ve kısmetine rıza kanaattir, meyl-i sa’yi kuvvetlendirir; mevcuda iktifa, dûn-himmetliktir.”[20] Demek oluyor ki, bir iş ya da hedefe yönelirken, onun öncelliklerinin hazırlanması (uygun zaman ve zemin, yeterli araç ve gereç, donanımlı kadro ve ekipman, vb.) sebepler âleminde yaşamanın getirdiği bir zorunluluktur; yani “sünnetullah”ın gereğidir. Bu durumda, Yahudi zihniyetinden olan, (Hz. Musa’ya dedikleri gibi), “Biz burada oturacağız; sen git, Rabbinle birlikte düşmanlarımızla savaş! (Yani, Allah, her şeye muktedirdir; bize ihtiyaç yoktur) ”[21] demeleri kabilinden işi ona havale etmek, Üstad’ın ifadesiyle, “Tembelcesine bir tevekküldür”, “İlahî meşietin (sünnetullah) gereği olan sebepler arasındaki düzene, ilişkiler ağına ayak diretmedir.” Ancak, bütün öncellikler hazırlandıktan sonra, neticeyi, yani ürünü (hasılatı), zaferi, muvaffakıyeti, hidayeti Allah’tan bilmek “Mü’mincesine bir tevekküldür.”[22] Bediüzzaman, sebepler dairesinde iken işi Allah’a havale etmeyi “tembellik” ve “atalet”ten saymanın yanı sıra, bu anlayışı, “sebepleri geçersiz sayan” Cebriye Mezhebi’nin zihniyeti olarak da yorumlar.[23]
İmareti (memuriyeti) de tembellikten addeden Üstad, tabii ve fıtri olan kazancın “sanat” (sanayi), “ticaret” ve “ziraat” olduğunu söyler. Buna karşın, memuriyeti, gayr-ı tabii, tembelliğe müsait ve gururu okşayan bir kazanç yolu olarak değerlendirir. Bununla birlikte, “Memuriyete veya imarete giren, yalnız hamiyet ve hizmet için girmelidir” diyerek memurluğa dair bir rah-ı necat gösterir. Aksi takdirde, “Yalnız maişet ve menfaat için girse, bir nevi çingenelik eder” sözüyle, nazarları memuriyetten çevirtip meşru, verimli ve doğal kazancın yoluna yönlendirir.[24] Üstad’a göre, tembelliğin bir diğer adı olan “meylür’r-rahat” (rahata eğilim), “Bütün zorlukların ve sıkıntıların anası”, “Bütün rezaletlerin yuvası”dır. Zira bu eğilim, insandaki gayret ve enerjiyi hapseder, onu sefaletin zindanına atar. Bundan kurtulmanın yolunu ise, “İnsan için, çalıştığından başkası yoktur”[25] ayetinde gösterir. Çünkü fıtraten heyecanlı olan insanın rahatı, yalnız çalışmadadır, mücadelededir, der.[26]
İslam’da çalışma için, “Sa’y, asıl esastır”[27] diyen Üstad, “faiz”in (riba) maddi olarak çalışma şevkini söndürüp atalete attığını, “istibdad”ın ise, manevi olarak insanlardaki şevki kırıp atalete sevkettiğini dile getirmektedir.[28] Ataletin kendisini ise, “atalet bataklığı”[29], “zincir-i atalet”[30], “zindan-ı atalet”[31] gibi değişik sıfatlarla zikreder. Bu çerçevede, hak ve hakikat ehli olan Müslümanların, batıl ve haksızlık ehli olan dinsizlere karşı yenik vaziyetlerini açıklarken, çok orijinal tespitlerle, “sa’y” ve “atalet”e de değinir. Özetle, “Evamir-i teşriiyeye karşı itaat ve isyan olduğu gibi, evamir-i tekviniyeye karşı da itaat ve isyan vardır. Birincisinde mükâfat ve mücazat galiben ahirette, ikincisinde ağleb dünyada olur. Meselâ, sabrın mükâfatı zaferdir; ataletin mücazatı sefalettir; sa’yin sevabı servettir; sebatın mükâfatı galebedir.” der.[32]
Demek oluyor ki, varlık âleminde atalete yer yoktur. Atalet ve işsizliğin meyvesi, yokluktur. Atalet, varlıkta yokluk, yaşamda ölümdür.[33] Evet, bu bir sünnetullahtır; varlıklar âlemine konulmuş “tekvinî” emirlerdendir. “Allah’ın sünnetinde” ise, -Kur’an’ın da ifadesiyle- “bir değişiklik göremezsiniz”[34] Bu sünnetullahın bir yansıması da, iş (amel), hizmet ve çalışmada “lezzetin” olmasıdır; amelin ücretinin bizatihi amelin içine konulmuş olmasıdır. Bu noktada, atomdan galaksilere, hücreden organizmalara, bitkilerden hayvanlara, tüm canlı-cansız varlıklar, mükellef oldukları fıtrî vazifelerinden haz ve lezzet alırlar, mutluluk duyarlar. Bu minval üzere, Rabbanî emirleri büyük bir şevk ve iştiyakla tatbik ederler.[35] Aksi durumda ise, “İşsiz, tembel, istirahatla yaşayan ve rahat döşeğinde uzananlar ekseriyetle sa’y eden, çalışanlardan daha ziyade zahmet ve sıkıntı çekerler… İşsizler, (daima) ömürlerinden şikâyet ederler, eğlencelerle çabuk geçmesini isterler… O sır iledir ki: “Rahat zahmette, zahmet rahattadır” cümlesi darb-ı mesel olmuştur.”[36]
Tembelliği farklı alan ve boyutlarıyla ele alan Üstad, insanın mizaç olarak hem “tembel”, hem de ihtiyaçlarını karşılamada “iktidarsız” olduğunu belirtir.[37] Buna mukabil, Cenab-ı Hakk’ın ona azamî değer verdiğini, onu mükerrem kıldığını, ikramlara boğduğunu söyler. Henüz yeni doğan ihtiyarsız ve iktidarsız bir bebeğin imdadına mugaddi ve musaffa sütü yetiştiren Cenab-ı Hakk’ın, onu bütün ömrünce ikram ve lütuflarına mazhar etmeye de muktedir olduğunu, ancak öyle yapmayıp insan için lazım olan levazımatı küre-i arz ofisinde yaratıp cemettikten sonra, o erzakın toplanmasını, taşıttırılmasını, öğüttürülmesini, pişirtilmesini ve sair ahvalini ona yaptırır ki, kendisine bir meşguliyet, bir eğlence olsun; böylece atâlet ve betalet azabından kurtulsun istemiştir.[38]
Tembelliğe dair Risale-i Nur Külliyatı’ndan açmaya ve aralamaya çalıştığımız bu perspektif ve pencerenin kapsamı, elbette iktibas ettiklerimizle sınırlı değildir; mevzunun detayını ve akademik boyutunu, muhakkik arkadaşların gayretlerine bırakıp derginin hacmini zorlamamak adına, bir hülasayla yazımı sonlandırmak istiyorum.
Hülasa: İster dünya ve ahiretimizin imar ve ümranı için olsun, ister dinimiz ve mensubu olduğumuz İslâm ümmetinin teali ve terakkisi için olsun, ister onur ve haysiyetimizin muhafazası için olsun, tembellikten ve tenperverlikten kurtulmak zorundayız. Her ne şekilde olursa olsun, insî ve cinnî şeytanların tembellik kanalıyla içimize ve işimize müdahalesine meydan vermemeliyiz. Asrın doktoru ve Kur’an eczahanesinin eczacısı olan Üstad Said-i Nursî’nin ısrarla üzerinde durduğu sünnetullahın çalışma ve üretime dair düsturlarını esas almalıyız. Unutmayalım, sebepler aleminde yaşıyoruz. Bu âlemde, “Rahman”ın şümullüğü, kişinin dindarlığına-dinsizliğine bakmaz, sa’y ve gayretine bakar…
[1] Lügatname, Deh Xuda
[2] Necm Suresi, a. 39
[3] Sözler, s. 208
[4] Sözler, s. 575; Mektubat, s. 60
[5] Sözler, s. 437
[6] Sözler, s. 326
[7] Sözler, s. 330
[8] Sözler, s. 509
[9] Mesnevi-i Nuriye, s. Ayrıca, bkz. 89; Lem’alar, s. 17, 189
[10] İçtimaî Dersler, s. 58
[11] İçtimaî Dersler, s. 86
[12] Bağdat Terrarları”, tembel ve uyuşukluklarıyla tanınmış bir grup insan için kullanılan bir sıfattır. Rivayete göre, bunlar, hurma ağaçlarının altında sırt üstü uzanıp gün boyu ağızları açık beklerlermiş. Ta ki, ağaçtan kopan bir hurma ağızlarına düşsün diye. Sağlarına, sollarına, kafalarına, göğüslerine isabet eden onlarca olgun hurmaya aldırış etmez, bir tekini bile düştüğü yerden kaldırıp ağızlarına atma zahmetine katlanmazlarmış.
[13] İçtimaî Dersler, s. 87
[14] Sebe Suresi, a. 12
[15] Sözler, s. 309
[16] Yukarıdaki ifadeden şöyle bir ders de çıkartılabilir: Birilerinin ısrarla, “Üstad seyyiddir, çünkü ona sinek konmazdı” iddiasının, Üstad’ın, “Bir sinek, elime kondu” demesiyle boşa çıktığı hakikatidir. Anlayana…
[17] Lem’alar, s. 384
[18] Bakara Suresi, a. 275
[19] Bkz. Emirdağ Lahikası, s. 375, 376
[20] İçtimaî Dersler, s. 223, 241, 430, 431; Mektubat, s. 641; Sözler, s. 913
[21] Maide Suresi, a. 24
[22] İçtimaî Dersler, s. 113
[23] İşaratü’l-İ’caz, s. 31
[24] İçtimaî Dersler, s. 114
[25] Necm Suresi, a. 39
[26] İçtimaî Dersler, s. 148
[27] İçtimaî Dersler, s. 498
[28] Bkz. İçtimaî Dersler, s. 437, 557
[29] İçtimaî Dersler, s. 546
[30] İçtimaî Dersler, s. 558
[31] İçtimaî Dersler, s. 147
[32] İçtimaî, s. 223, 243
[33] Bkz. İçtimaî Dersler, s. 225, 437; Sözler, s. 920
[34] Fetih Suresi, a. 23
[35] Mesnevi-i Nuriye, s. 173; Lem’alar, s., 118, 184, 575; Mektubat, s. 118, 385
[36] Mesnevi-i Nuriye, s. 175; Lem’alar, s. 187
[37] Sözler, s. 55
[38] Bkz. Mesnevi-i Nuriye, s. 244
Yunus İPEK
