Close Menu
  • Sayılarımız
  • Editörden
  • Kategoriler
    • Düşünce Deneme Yorum
    • Toplum Aile
    • Edebiyat
      • Öykü
      • Şiir
    • İz Bırakanlar
  • Yazarlarımız
    • Doç. Dr. Cuma Karan
    • Osman Tekin
    • Yunus İpek
    • M.Emin Yıldırım
    • M.Arif Koçer
    • Osman Tunç
    • Selami Yüksel
    • Tüm Yazarlar
  • İletişim
Facebook X (Twitter) Instagram
Ortak ZeminOrtak Zemin
  • Sayılarımız
  • Editörden

    Editörden 33

    25 Nisan 2025

    Editörden 32

    17 Ocak 2025

    Editörden 31

    29 Nisan 2024

    Editörden 30

    29 Mart 2024

    Editörden 29

    28 Şubat 2024
  • Kategoriler
    • Düşünce Deneme Yorum
    • Toplum Aile
    • Edebiyat
      • Öykü
      • Şiir
    • İz Bırakanlar
  • Yazarlarımız
    • Doç. Dr. Cuma Karan
    • Osman Tekin
    • Yunus İpek
    • M.Emin Yıldırım
    • M.Arif Koçer
    • Osman Tunç
    • Selami Yüksel
    • Tüm Yazarlar
  • İletişim
Ortak ZeminOrtak Zemin
Anasayfa»Genel»Korkunun Tanımı, Çeşitleri ve Meşru Sayılabileceği Haller
Genel

Korkunun Tanımı, Çeşitleri ve Meşru Sayılabileceği Haller

M.Arif Koçer» M.Arif Koçer1 Mart 2024Gûncelleme:11 Temmuz 2024Yorum yapılmamış8 dakikada okunur
Facebook Twitter Email Telegram WhatsApp Copy Link
Paylaş
Facebook Twitter WhatsApp Telegram Email Copy Link

İnsan bedenine konulan ruhun yaşayabilmesi için üç duygu yaratılmıştır: Bunlar, iyi ile kötüyü ayırt etmeyi sağlayan akıl, iyi şeyleri elde etmeyi sağlayan şehvet, kötü şeyleri uzaklaştırmayı sağlayan gadap duygusudur. Her duygunun normal (vasat), normalin altı (tefrit), normalin üstü(ifrat) gibi üç derecesi vardır. Gadap/öfke duygusunun tefrit derecesi, korkulmayan şeylerden bile korkmaktır ki, bunu korkaklık olarak ifade edebiliriz.  İfrat derecesi maddi-manevi hiçbir şeyden korkmamaktır. Firavun gibi insanlardaki, Allah’tan dahi korkmamak olan vaziyettir. Normal ve meşru olan derecesi ise, dini ve dünyevi hakları için canını feda etmek, ama lüzumsuz şeyler için kendisini tehlikeye atmamaktır.[1] Buna şecaat-i kudsiye / kahramanlık denilir. Korkaklık dinde kınanan kötü bir vasıftır. Abdülaziz b.Mervan’ın naklettiğine göre, Ebu Hureyre, Resulullah (a.s.) şöyle buyururken işitmiştir. “Bir kişide bulunan (huy)ların en kötüsü, aşırı cimrilik ve şiddetli korkaklıktır.”[2]  

Korkaklık, Müslümana yakışan bir sıfat değildir. Peygamber (a.s.) çok defa bu kötü vasıftan Allah’a sığınmıştır. Enes b.Malik’in naklettiğine göre, Hz.Peygamber (a.s.) şöyle derdi: “Allah’ım! Kederden, üzüntüden, tembellikten, cimrilikten, korkaklıktan, borç yükünden ve halkın galeyana gelerek taşkınlığından sana sığınırım.”[3]   

Peygamber (a.s.) insanları korkaklıktan sakındırdığı gibi, kendisinde de korkaklığın zıddı olan cesaret vasfını en yüksek seviyede göstermiştir. Enes b.Malik şöyle anlatır: “Hz. Peygamber (a.s.) insanların en iyisi, en cömerdi ve cesuru idi. Bir gece Medine halkı (yüksek bir ses duyarak) korkmuştu. İnsanlar sesin geldiği yöne doğru gittiler. Herkesten önce sesi araştırmaya giden ve geri dönmekte olan Hz.Peygamber (a.s.) onları karşıladı.[4]   

Bediüzzaman korku hissini şöyle tahlil etmiştir; “İnsanda en mühim ve esaslı bir his, hiss-i havftır(korku hissidir). Dessas (hileci) zalimler, bu korku damarından çok istifade etmektedirler; onunla korkakları gemlendiriyorlar. Ehl-i dünyanın hafiyeleri ve ehl-i dalâletin propagandacıları, avâmın(halkın) ve bilhassa ulemanın (âlimlerin)  bu damarından çok istifade ediyorlar, korkutuyorlar, evhamlarını tahrik ediyorlar.

Meselâ, nasıl ki damda bir adamı tehlikeye atmak için, bir dessas adam, o evhamlının nazarında zararlı görünen birşeyi gösterip, vehmini tahrik edip, kova kova, tâ damın kenarına gelir, baş aşağı düşürür, boynu kırılır. Aynen onun gibi, çok ehemmiyetsiz evhamla çok ehemmiyetli şeyleri feda ettiriyorlar. Hattâ, bir sinek beni ısırmasın diyerek, yılanın ağzına girer.

Bir zaman Allah rahmet etsin mühim bir zat kayığa binmekten korkuyordu. Onunla beraber bir akşam vakti İstanbul’dan köprüye geldik. Kayığa binmek lâzım geldi. Araba yok. Sultan Eyüb’e gitmeye mecburuz. Israr ettim.

Dedi: “Korkuyorum; belki batacağız.”

Ona dedim: “Bu Haliç’te tahminen kaç kayık var?”  

Dedi: “Belki bin var.”  

Dedim: “Senede kaç kayık gark olur?”  

Dedi: “Bir iki tane. Bazı sene de hiç batmaz.”  

Dedim: “Sene kaç gündür?”  

Dedi: “Üç yüz altmış gündür.”

Dedim: “Senin vehmine ilişen ve korkuna dokunan batmak ihtimali, üç yüz altmış bin ihtimalden bir tek ihtimaldir. Böyle bir ihtimalden korkan, insan değil, hayvan da olamaz.” Hem ona dedim: “Acaba kaç sene yaşamayı tahmin ediyorsun?”

Dedi: “Ben ihtiyarım. Belki on sene daha yaşamam ihtimali vardır.” 

Dedim: “Ecel gizli olduğundan, her bir günde ölmek ihtimali var. Öyle ise, üç bin altı yüz günde her gün vefatın muhtemel. İşte, kayık gibi üç yüz binden bir ihtimal değil, belki üç binden bir ihtimalle bugün ölümün muhtemeldir. Titre ve ağla, vasiyet et” dedim. Aklı başına geldi, titreyerek kayığa bindirdim. Kayık içinde ona dedim:

“Cenâb-ı Hak, havf ( korku) damarını hıfz-ı hayat (hayatı korumak) için vermiş, hayatı tahrip için değil. Ve hayatı ağır ve müşkül ve elîm ve azap yapmak için vermemiştir. Havf iki, üç, dört ihtimalden bir olsa, hattâ beş altı ihtimalden bir olsa, ihtiyatkârâne bir havf (tedbir alırcasına bir korku) meşru olabilir. Fakat yirmi, otuz, kırk ihtimalden bir ihtimalle havf etmek evhamdır, hayatı azâba çevirir.”[5]

Sonuç olarak, en fazla beş altı ihtimalden bir ihtimalle korku, meşru olabilir. Yirmi, otuz, kırk ihtimalden bir ihtimal olan tehlikelerden dahi korkmak, meşru olmayıp, korku duygusunun yaratılış gayesine de zıttır.

Bu korku duygusunu tahrik ile yapılacak salih amel olan işlere engel olunmak istenmesi halinde, yapılması gereken Bediüzzaman’ın şu tavsiyesine uymak gerekir. “İşte, ey kardeşlerim! Eğer ehl-i ilhâdın(dinsizlerin)  dalkavukları sizi korkutmakla kudsî cihad-ı mânevînizden (kutsal manevi cihadınızdan) vazgeçirmek için size hücum etseler, onlara deyiniz:

“Biz hizbü’l-Kur’ân’ız.

 اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْناَ الذِّكْرَ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ   sırrıyla, Kur’ân’ın kalesindeyiz.

حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ  etrafımızda çevrilmiş muhkem (sağlam) bir surdur.” [6]

Aslında korku, insanda fıtri/ yaratılıştan gelen duygulardandır. İnsanın kendisi için tehlike arz eden durumlardan korkması ve tepki vermesi çok doğal bir durumdur. Nitekim Kur’an’da beşer olmaları hasebiyle Peygamberlerin de korktuğu bazı durumlardan bahsedilmektedir. Örneğin, Hz. İbrahim kendisine gelen misafirlerin yemek yememelerini yadırgamış ve korkmuştu.(Hud,11/70) Hz.Lut da kavminin sapkın erkeklerinin onlara yaklaşmak istemeleri sebebiyle kendisine gelen elçiler hakkında korkmuş ve kaygılanmıştı. (Ankebut, 29/33). Hz.Musa ve kardeşi Harun, Firavun’a gitmekle emrolunduklarında, Firavun’un kendilerine karşı aşırı derecede kötü davranmasından ve iyice azmasından korktuklarını dile getirmişlerdi. (Ta-ha, 20/45) Allah, Hz.Musa’ya asasını yere atmasını emrettiği zaman asa yılana dönüştüğünde, korktuğu için arkasına bakmadan kaçmaya kalkışmıştı. (Neml, 27/10) Yine Hz.Musa’nın rahat konuşamadığı için meramını anlatamama gibi bir korkusu vardı. (Ta-ha,20/25-28). İlk vahiy tecrübesini yaşadığında Hz.Peygamber (a.s.) da korkmuş ve evine gidip hanımından kendisini örtmesini istemişti. Biraz rahatlayıp sakinleşmiş ve korkusunu üzerinden atınca başından geçenleri anlatabilmişti.(B3, Buhari, Bed’ül-vahy,1;M403 Müslim,İman,252) Ancak Peygamberlerden beklenen bu korkulara yenik düşmemeleridir. Nitekim Allah, Hz.Musa’ya, “…Ey Musa, korkma! Benim katımda Peygamberler korkmazlar” buyurmuştur. (Neml,27/10)

Önemli olan fıtri korku duygusunu kontrol altında tutabilmek ve yenik düşmemektir. Aksi takdirde kişi için ruhi bir zaaf haline gelebilir. Hayatta pek çok şey korkunun sebebi olabilir. İnsan en çok da sahip olduklarını kaybetme duygusuyla korkar. Öyle ki, cahiliye insanı bu korkuyla çocuğunun canına bile kıyabilecek bir noktaya gelmişti. Bu nedenle Allah, açlık korkusuyla, (İsra,17/31), yahut açlıktan(fakirlikten)(En’am,6/151) çocuklarını öldürmemeleri için insanları uyarmıştır.

Korku bazen de insan için bir imtihan vesilesidir. Allah, kullarını korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek denediğini bildirmiş ve bunlara karşı sabredenlere de mükâfat vaad etmiştir. (Bakara, 2/155) Bazı korkular ise aslında şeytanın tuzaklarıdır. Örneğin, şeytan insanı bazen fakirlikle (Bakara,2/268), bazen de kendi dostlarıyla korkutur. (Al-i İmran, 3/175) Allah ise bu korkularını yenenlere karşılık olarak kendi katından mağfiret ve bol nimet vaad etmiş (Bakara 2/268), mümin olanın sadece Allah’tan korkması gerektiğini bildirmiştir.(Al-i İmran,3/175)

Düşman korkusu da insanın önemli korkularındandır. Ancak Müslümanın düşman korkusu onu ancak tedbir almaya sevk etmelidir. “Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar onlara, (Düşmanınız olan) insanlar size karşı ordu topladılar, onlardan korkun! Dedikleri zaman, bu onların imanını artırdı ve ‘Allah bize yeter, O ne güzel vekildir! dediler.” (Al-i İmran,3/173)

Korku aslında kişinin korktuğu nesneye yahut içinde bulunduğu duruma verdiği bir tepki değildir. Kendi düşüncelerine verdiği bir tepkidir. Dolayısıyla korkuya sebep olan düşünceyi tespit edip üzerine gitmek gerekir. Korku, ancak, İman ve eğitim ile aşılabilir.[7]

Hakiki âlimler; Peygamberlerin varisleridir, hadisinin manasını kendisinde gösteren bir âlim olan Bediüzzaman, bu konuda:

“Bütün sergüzeşt-i hayatım şahittir ki, hak gördüğüm meslekte gitmeye karşı korku elimi tutup men edememiş ve edemiyor… Zaten izzetle mevti, zilletle hayata tercih edenlerdeniz.”[8] demiştir.

Talebelerine ise, tavsiyesi “Hem o dalkavuklara deyiniz ki: “Yüz binler ihtimalden bir ihtimal değil, yüzden yüz ihtimalle bir helâket gelse, zerre kadar aklımız varsa, korkup, onu bırakıp kaçmayacağız.”

Çünkü mükerrer tecrübelerle görülmüş ve görülüyor ki, büyük kardeşine veyahut Üstadına tehlike zamanında ihanet edenlerin, gelen belâ en evvel onların başında patlar. Hem merhametsizcesine onlara ceza verilmiş ve alçak nazarıyla bakılmış. Hem cesedi ölmüş, hem ruhu zillet içinde mânen ölmüş. Onlara ceza verenler, kalblerinde bir merhamet hissetmezler. Çünkü derler: “Bunlar madem kendilerine sadık ve müşfik üstadlarına hain çıktılar; elbette çok alçaktırlar, merhamete değil tahkire lâyıktırlar.”

Madem hakikat budur. Hem madem bir zalim ve vicdansız bir adam, birisini yere atıp ayağıyla onun başını kat’î ezecek bir surette davransa, o yerdeki adam eğer o vahşî zalimin ayağını öpse, o zillet vasıtasıyla kalbi başından evvel ezilir, ruhu cesedinden evvel ölür. Hem başı gider, hem izzet ve haysiyeti mahvolur.[9]  tavsiyesi olmuştur.

Yapılması gereken, şu Kur’anî tavsiyeye uymaktır. “İşte, ey nefis ve ey arkadaş! İnsanın, havfa ve muhabbete âlet olacak iki cihaz, fıtratında derc olunmuştur. Alâküllihâl, o muhabbet ve havf, ya halka veya Halık’a müteveccih olacak. Hâlbuki halktan havf ise, elîm bir beliyyedir; halka muhabbet dahi belâlı bir musîbettir. Çünkü, sen öylelerden korkarsın ki, sana merhamet etmez veya senin istirhâmını kabul etmez. Şu halde, havf elîm bir belâdır.

Madem öyledir bu havf ve muhabbeti öyle birisine tevcih et ki, senin havfın lezzetli bir telezzüz olsun, muhabbetin zilletsiz bir saadet olsun. Evet Halık-ı Zülcelalinden havf etmek, Onun rahmetinin şefkatine yol bulup iltica etmek demektir. Havf bir kamçıdır, Onun rahmetinin kucağına atar… Madem havfullahın böyle lezzeti bulunsa, muhabbetullahta ne kadar nihayetsiz lezzet bulunduğu malum olur.[10]

Umarım ki, korkaklığı değil, Müslümana yakışan vasıf olan cesareti kuşanır, nefsimiz, insî ve cinnî şeytanlar ve zalimlerle mücadelede azimle sebat edenlerden oluruz. Çünkü hayat çetin bir sınavdır. “İnsanlardan korkmayın, benden korkun” (Al-i İmran,3/175) ayeti kılavuzumuz olmalıdır…


[1]  Nursi Said, İşarat-ül İ’caz, Zehra Yayınevi, 2006, İstanbul,

[2]  Hadislerle İslam,DİB. 5.Baskı, Ankara, 2013, lll, 337

[3]  N5478 Nesai, İstiaze, 25

[4]  Hadislerle İslam,DİB. 5.Baskı, Ankara, 2013, lll, 339

[5]  Nursi, Said, Zehra Yayıncılık, İstanbul, 2006, Mektubat, 473-474

[6]  Nursi, Said, Zehra Yayıncılık, İstanbul, 2006, Mektubat, 473- 474

[7]     Hadislerle İslam,DİB. 5.Baskı, Ankara, 2013, lll, 347,348

[8]     Nursi, Said, Zehra Yayıncılık, İstanbul, 2006, Mektubat, 58

[9]  Nursi, Said, Zehra Yayıncılık, İstanbul, 2006, Mektubat, 475

[10]  Nursi, Said, Zehra Yayıncılık, İstanbul, 2006, Sözler, 434

M. Arif Koçer Ortak Zemin 30
Paylaş Facebook Twitter WhatsApp Telegram Email Copy Link
M.Arif Koçer

İlişkili İçerikler

Serlevha 33

24 Nisan 2025

Sürgün, Esaret, Şehadet: İsmail Heniyye

23 Nisan 2025

Türkiye’de Suriyeli Mülteci Olmak

22 Nisan 2025

Öğretmenlerde Tebliğ Bağlamında;  İdeal, Amaç ve Pratik

21 Nisan 2025
Bir Yorum Ekle
Leave A Reply Cancel Reply

© 2026 Ortak Zemin. Geliştirici RX.

Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.