Bu dünya memleketine uğrayan her bir yolcunun kafasını kurcalayan, beynini zonklatan bir
hadise vardır. Yaradılış hikmeti hadisesi! Niçin dünya yaratıldı? İnsanlar dünyaya neden gönderildi?
Biteviye sürüp giden bu akış nereyedir? Evrenin sonu ne olacaktır? Yaşadıklarımız, duyumsadıklarımız,
gördüklerimiz “gerçek” midir yoksa aldatıcı bir hayal midir? Yaradılış gününden bu yana insan aklını
kurcalayan sorulardır bunlar. Bunlara daha başka sorularda ekleyebilirsiniz.
İnsan aklının bu sorulara vereceği cevaplar yetersiz olduğu gibi kendi içinde tutarlılık da arz
etmiyor. Aklın ürünü olan felsefi yaklaşımlar birbirini tutmadığı gibi birbirleriyle çelişebiliyor da.
İşte insanları muhatap oldukları bu çetin sorulara, verecekleri doğru ve kesin cevaplarla
rahatlatacak… Onlara mutlu yaşam yollarını gösterecek… Her türlü yanlışlardan ve
sapkınlıklardan onları koruyacak. peygamberlerin gönderilmesi bir zaruretti. Her ne
kadar kelam tartışmalarında “saf akl”ın Allah’ı bulmada yeterli olduğu savı ileri sürülmüş ise de,
peygamberlerin gönderilmemesi halinde insanın sorumlu tutulamayacağı görüşü naslarla
pekiştirilmiştir. İnsani hayat peygamberlerle başlamıştır. Hz. Âdem’in peygamber olduğu göz
önünde tutulacak olursa, insanoğlunun ta başından beri bir yol göstericiye olan gereksinimi
ortaya çekiyor. Peygamberler gönderilmeden insanlar akıl
yoluyla Allah’ı bulabilirler miydi? Ya da yukarıda ibaret ettiğimiz hayati sorulara cevaplar bulabilirler
miydi? Hiçbir şeyden etkilenmemiş “saf akıl”, evrende cereyan eden olayların kendi kendine
olamayacağı, eserin eser sahibine işaret edeceğine, sanatın sanatkârını göstereceği
hikmetinden hareketle evrenin de başıboş ve sahipsiz olmayacağı sonucuna varabilir. Bunun
içindir ki bir kısım İslam âlimleri, uzun süre kendilerine peygamber gönderilmeyen toplumların, başka bir
deyimle “fetret” dönemlerinde yaşayan insanların akıl yoluyla Allah’ı bulmalarının ve O’na iman
etmelerinin zaruretini belirtmişlerdir. Nitekim Kur’an-ı Kerim, insanların nazarlarını gece ve gündüzün
değişmesine, dört mevsimin birbirini takip etmesine, yağmurun yağışına, gök gürlemesine,
bulutların hareketine, güneşin, ayın ve yıldızların belli bir düzen içinde seyretmelerine, daha doğrusu tüm
kevni olaylara çevirmektedir. Bu yolla akıl sahiplerini düşünmeye, araştırmaya ve ders almaya
çağırmaktadır. ”Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ve
gündüzün değişmesinde, insanların faydasına olan şeylerle denizde yüzen gemilerde, Allah’ın gökten su
indirip onunla yeryüzünün ölümünden sonra dirilmesinde, yeryüzünde her türlü canlıya
yaymasında, rüzgârı ve yerle gök arasında emre hazır olan bulutları çeşitli yönlere çevirmesinde,
aklını kullanan için muhakkak ki ibretler vardır.”(1) “Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve
renklerinizin değişik olması, o’nun varlığını gösteren delillerdendir. Şüphesiz ki
bunda, bilenler için nice deliler vardır.” “Gece uyumanız ve gündüzün o’nun lütfundan
rızık aramanız o’nun varlığını gösteren delillerdendir. Muhakkak k i bunda dinleyenler için deliller
vardır.” “ Size korku ve ümit vermek için şimşeği göstermesi, gökten su indirip onunla
ölümünden sonra yeryüzüne hayat vermesi, o’nun varlığını gösteren delillerdendir.
şüphesiz ki bunda aklını kullananlar için ibretler vardır.” “Göğün ve yerin o’nun emriyle ayakta durması,
o’nun varlığını gösteren delillerdendir.” (2) Buna rağmen bu konuda güçlü olan görüş, kendilerine peygamber
gönderilmeyen kavimlerin hesaba çekilmeyeceği ve sorumlu tutulamayacakları kanaatidir. “ Kendilerine peygamber gönderilmeyinceye kadar hiçbir kavime azap çektirmeyiz.”(3) ayeti bu görüşü savunanların
dayandığı açık bir nastır. Her peygamberin gönderildiği toplumun kendine özgü ayrı bir özelliği vardır. Her peygamber ayrı bir topluluğa gönderilmiştir. Aynı asır da birbirinin çağdaş olan peygamberler de vardır.
Peygamberlerin bu denli sık gönderilmesinin nedeni, insanların sık sık hidayet yolunu bırakarak
dalalete küfür yoluna sapmış olmalarındandır. Demek ki insanlar sürekli olarak uyarılmaya, ikaz
edilmeye muhtaçtırlar. Peygamberlerin gelmediği dönemler insanlığın karanlık dönemleridir. İnsanlığın cehalet
karanlığından ve küfür bataklığından kurtaran el Peygamber elidir. Peygamberlerin dinlenmediği,
ilahi vahyin göz ardı edildiği devirler nasipsiz devirlerdir. Bu devirler maddi ve manevi yıkımlarla
doludur. Nuh peygamber dönemindeki tufan Ad ve Semud kavminin başına gelenler, Şuayb ve
Salih kavminin uğradığı belalar: ve daha birçok kavmin yüz yüze geldiği çekilmez ızdıraplar, tarifi
bile kasvet ve dehşet veren belalar tarihin bize naklettiği gerçeklerin bir bölümüdür.
Her peygamber belli bir topluluğa gönderilmiştir. Ne var ki son peygamber olan Hz .
Muhammed (sav) belli bir topluluğa değil tüm insanlığa gönderilmiştir. Sadece Arap
yarım adası insanlarına değil, nerede bir insan topluluğu varsa hepsini kurtaracak
biçimde topyekûn bir insanlık âlemine gönderilmiştir. Onun getirdiği son mesajın muhatapları
arasında cinlerde vardır. Son mesajla gelen peygamber sadece belli bir bölgenin insanlarına
değil yalnızca Asya kıtası insanlarına da değil, nerede bir insan topluluğu varsa hepsini birden kuşatacak, yedi
kıtayı içine alan topyekûn bir insanlık âlemine gönderilmiştir. Bu yönüyle getirdiği son mesaj evrensel bir mesajdır.
“Eğer istersen gel, saadet asrına ve Arap yarım adasına gideriz. Hayalen olsun onu vazife
başında görüp ziyaret ederiz. İşte bak! Fiziki ve ahlaki güzellikte ayrıcalıklı bir konumda
bulunan bir zatı görüyoruz ki, elinde mucizeli bir kitap, dilinde gerçekleri tanıtıcı bir hitap… Bütün
insanoğullarına, belki cinlere ve insanlara ve meleklere, belki bütün varlıklara karşı ezeli bir
hutbeyi tebliğ ediyor. Evrenin, çözümü oldukça güç problemlerinden olan yaradılış sırrını çözüp
izah ederek ve içinde kâinatın sırrının bulunduğu kapalı tılsımı açıp ortaya koyarak, bütün
mevcudattan sorulan, bütün akılları hayret içinde meşgul eden üç büyük ve çözümü güç
sorular olan: “Necisin” “Nereden geliyorsun?” “Nereye gidiyorsun?” sorularına herkesçe kabul
edilen ikna edici cevaplar veriyor”.(4) İnsanlığa son ilahi mesajı getiren son
peygamberin gel işinden önceki insanlık manzarasına bir göz atalım. Dünyanın hiçbir
tarafında gerçek anlamda “vahdet”, yani Allah’ın birliği düşüncesi kalmamıştı. Allah’ın varlığını kabul ile
birlikte insanlar ona şirk koşuyorlardı. Eski dinler yavaş yavaş otoritelerini kaybetmiş, asli gayelerinden
uzaklaşmışlardır. Semavi kitaplar yer yer tahrip edilip değiştirilmekteydi. Uzun zamandır peygamber
gelmemişti. İnsanlık bir anlamda “fetret dönemi” geçiriyordu. Semavi dinlerde durum böyle olduğu
gibi arzi, yani insan aklının uydurduğu ve ortaya koyduğu dinler de iflas noktasına gelmiş, eski
itibarlarını yitirmişlerdi. Çin’de Konfüçyüs’ün kurduğu din, karışıklık içinde yıkılış aşamasındaydı.
Konfüçyüs’ün kurduğu sosyal düzen çözülüyordu. Hindistan da Budizm, İran da mazdeizm insanları
tatmin edemiyordu. Hıristiyanlık ve Yahudilik gibi iki semavi din yapılan tahripler sonucu itibarını yitirmişti.
Cansız varlıklardan, taşlardan, dağlardan tutunda bitkilere, hayvanlara ve insanlara kadar
uzanan ve insanda olgunluk noktasına erişen hayat dediğimiz vahdet tecellisi anlaşılmaz ve içinden zor
çıkılır bir karmaşıklığa ve çıkmaza girmişti. Her şey birbirine yabancı idi. Değerler yıkılmış, kıymetler yok
olmuştu. Dünya çapında bir devrimin, yeniden bir var oluşun, yeni baştan yoğuruluşun tüm koşulları
mevcuttu. Dağ, taş, bitki ve insan, kısacası bütün bir varlık bu zaruretin ağırlığını, bu gereksinimin önemini
derinden hissediyordu. Putların yüzüstü devrileceği, zulmün son bulacağı, kölelerin, ezilenlerin, baskı altında
olanların özgürlüklerine kavuşacakları… Adaletin, eşitliğin, kardeşliğin, sevginin ve barışın
egemen olacağı günler yaklaşıyordu. Peygamberin gelişi ile son mesajın okunuşu: Zulüm ve haksızlık altında inleyenlerin, her türlü özgürlükleri ellerinden alınmış kölelerin ve mazlumların kurtuluş müjdesi olacaktı.
Son peygamberin son mesajı ile gelen devrim tüm dünya müstekbirlerinin statükolarını temelinden
sallıyordu. Önce Mekke aristokratlarının şirke dayalı dünyalarını ve bunun üzerine bina etmiş oldukları
hâkimiyet son bulacaktır. Çağlar boyu taklit ede geldikleri atalar dini bir anda hallaç pamuğu gibi
dağılıyordu. Köklü değişimler getiren ödünsüz bir devrimdi bu. “İşte bak: şu geniş yarım adada, vahşi ve
adetlerine oldukça bağlı ve inatçı insanları, ne çabuk kötü ve vahşi adetlerini söküp atarak onları
güzel ahlakla donatıp bütün dünyaya eğitici ve tüm medeni toplumlara üstad eyledi. Bak! Görünürdeki
bir tasalluta bedel, akılları, ruhları, kalpleri, nefisleri fethederek etkisi altına alıyor. Kalplerin sevgilisi,
akılların muallimi, nefislerin terbiyecisi ve ruhların sultanı oldu.” “Bilirsin ki, sigara gibi küçük bir âdeti, küçük bir
toplumda büyük bir hâkim büyük bir gayretle ancak sürekli olarak kaldırabilir. Hâlbuki bak! Bu zat, çok
sayıda büyük adetleri, hem de inatçı, bağnaz olan büyük kavimlerden, görünürde küçük bir kuvvetle,
az bir gayretle az bir zamanda kaldırıp yerlerine, kanlarına ve damarlarına karışmış derecede sabit
bir şekilde yüksek seciyeleri oturtup yerleştiriyor. Bunun gibi daha pek çok icraatı yapıyor. İşte şu
“saadet asrı”nı görmeyenlere Arap yarım adasını gözlerine sokuyoruz. Haydi, yüzer feylesofu alsınlar
oraya gitsinler. Yüz sene çalışsınlar. O zatın, o zamana oranla bir senede yaptığının yüzde birini
acaba yapabilirler mi?”(5) Evet Hz. Muhammed’in (s.a.v) yaptığı devrim ve getirdiği yeni ve eskimez düzen lokal sınırları aşarak evrenselleşmiştir. İnsanlık Onun getirmiş olduğu düzene bugün her günkünden daha çok
muhtaçtır. Çağımızın bunalımlı toplumları için gerçek İslam düzeni bir kurtuluş sığınağıdır.
Çağımız bunalımlar çağıdır. Dünya insanlığı geçirdiği bunalıma çare arayışları içindedir. Bir
başka deyişle çağımız akıl çağıdır. Vahye teslim olmayan akıl ne yazık ki beşeri mutlu
edememiştir. İçine düştüğü çıkmazdan kurtulmak için vahye teslim olmak zorundadır.
Başka çıkış yolu da kalmamıştır.
Dipnotlar
1- Bakara suresi. 164.
2- Rum suresi 22-25
3- İsra suresi, 15
4- Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, s 236, Envar Neşriyat 1991
(metin sadeleştirilmiştir.)
5- a.g.e, s 237- 238
