Close Menu
  • Sayılarımız
  • Editörden
  • Kategoriler
    • Düşünce Deneme Yorum
    • Toplum Aile
    • Edebiyat
      • Öykü
      • Şiir
    • İz Bırakanlar
  • Yazarlarımız
    • Doç. Dr. Cuma Karan
    • Osman Tekin
    • Yunus İpek
    • M.Emin Yıldırım
    • M.Arif Koçer
    • Osman Tunç
    • Selami Yüksel
    • Tüm Yazarlar
  • İletişim
Facebook X (Twitter) Instagram
Ortak ZeminOrtak Zemin
  • Sayılarımız
  • Editörden

    Editörden 33

    25 Nisan 2025

    Editörden 32

    17 Ocak 2025

    Editörden 31

    29 Nisan 2024

    Editörden 30

    29 Mart 2024

    Editörden 29

    28 Şubat 2024
  • Kategoriler
    • Düşünce Deneme Yorum
    • Toplum Aile
    • Edebiyat
      • Öykü
      • Şiir
    • İz Bırakanlar
  • Yazarlarımız
    • Doç. Dr. Cuma Karan
    • Osman Tekin
    • Yunus İpek
    • M.Emin Yıldırım
    • M.Arif Koçer
    • Osman Tunç
    • Selami Yüksel
    • Tüm Yazarlar
  • İletişim
Ortak ZeminOrtak Zemin
Anasayfa»Kategoriler»Düşünce Deneme Yorum»Çağın Ağır Ve Genel Hastalığı: Ülfet
Düşünce Deneme Yorum

Çağın Ağır Ve Genel Hastalığı: Ülfet

Selami Yüksel» Selami Yüksel8 Nisan 2025Gûncelleme:5 Mayıs 2025Yorum yapılmamış8 dakikada okunur
Facebook Twitter Email Telegram WhatsApp Copy Link
Paylaş
Facebook Twitter WhatsApp Telegram Email Copy Link

 

Hayatın anlam arayışında en büyük engellerden biri ülfet yani alışkanlık veya sıradanlık ile hakikati bildiğimiz zannına kapılmaktır belki de.

Sözlükte “alışmak, birleşip kaynaşmak, sevmek” anlamındaki ilf (elf) kökünden türeyen ülfet insanların birbirine ilgi ve sevgi duymasını, destek olmasını sağlayan, toplumsal uyum, birlik ve beraberliği güçlendiren kaynaşma ve birlikte yaşama eğilimini ifade eder.[1] Fakat bu yazıda ülfet kavramının alışmak, alışkanlık ve sıradanlık anlamı üzerinde durulacaktır.

Lübbü bulmayan, kışır ile meşgul olur. Hakikatı tanımayan hayâlâta sapar. Sırat-ı müstakimi göremeyen, ifrat ve tefrite düşer. Muvazenesiz ve mizansız olan çok aldanır, aldatır….[2]

Özü bulamayan, kabuk yani varlığın maddesi ve şekli ile meşgul olur. Alışkanlık maalesef özü kaybetmeye yol açmakta ve hakikati keşfedemeyen hayaller peşinde koşar. Hakikati ve özü kaybedenler aşırı uçlarda gezerler ki bu da istikameti kaybetmeye yol açar. Aşırı uçlar insanı erdemsizliğe, erdemsizlik de mutsuzluğa götürür. İfrat ve tefrite düşen yani aşırı uçlarda hareket edenler, iffet, şecaat ve hikmetin mezcinden ibaret olan adalete yani sırat-ı müstakime erişemezler. Ülfet perdesi kalınlaştıkça insanın olayları ve hayatı anlamlandırması zorlaşır. Denge ve ölçüyü kaybeder. Dengeyi kaybedenler çok aldanır ve aldatır.

Varlık alemindeki her şey bir mucize gibi iken her gün görmüş olmamız maalesef varlıkta güzelliği ve mükemmelliği ülfet ile yani alışkanlık ve sıradanlık gözlükleri ile hakikati göremiyoruz. İnsanlar, yüzeysel bir bakış açısı ile sebepler arkasında gizli olan ruhani güzellikleri zevk edemediğinden ancak görünüşe aldanıp asıl hakikat ve güzellik o zannediyorlar. O kadar görünüşe bağlanmış ki sadece olağandışı olanı dikkatine çekmeye başlamış ve olağan olan her gün muhatap olduğu varlık alemine yüzeysel, sıradan bir bakış ile görmeye başlamış. Bu yanlış bakışı düzeltmek için Kur’an insanın nazarını iç alemine ve dış aleme çevirerek olağan gördüğü her şeyin aslında birer mucize eseri olduğunu gösterir…[3] İşte o ayetlerden bazıları;

Üstlerinde kanatlarını aça kapaya uçan kuşları hiç görmediler mi? Onları (havada) Rahmân’dan başkası tutmuyor. Şüphesiz O, her şeyi görmektedir. (19) Peki, Rahmân’a karşı size yardım edecek askerleriniz kimler? İnkârcılar sadece derin bir gaflet içinde bulunmaktadırlar. (20) Yahut Allah lutfettiği rızkı kesiverse size rızık verebilecek olan kim? Hayır! Onlar azgınlıkta ve haktan sapıp uzaklaşmakta ısrar ediyorlar. (21) Şimdi (düşünün, önünü görmeden), yüzüstü sürünen mi hedefe erişir, yoksa doğru yolda düzgün yürüyen mi? (22) De ki: “Sizi yaratan, size işitme duyusu, gözler ve kalpler veren O’dur. Ne az şükrediyorsunuz!” (23) De ki: “Sizi yeryüzünde çoğaltıp yayan O’dur; sadece gelip O’nun huzurunda toplanacaksınız.”(24)[4]

İnsanları fikren dalâlete atan sebeblerden biri; ülfeti, ilim telâkki etmeleridir. Yani me’lufları olan şeyleri kendilerince malûm bilirler. Hatta ülfet dolayısıyla âdiyata teemmül edip ehemmiyet vermezler. Halbuki ülfetlerinden dolayı malûm zannettikleri o âdi şeyler birer harika ve birer mucize-i kudret oldukları halde, ülfet saikasıyla onları teemmüle, dikkate almıyorlar; ta onların fevkinde olan tecelliyat-ı seyyaleye im’an-ı nazar edebilsinler…[5] Bu sırra binaendir ki, Kur’an, ayetleriyle insanların nazarını alışılageldikleri şeylere çeviriyor. Ayetler, yıldız gibi ülfet perdesini deler atar. İnsanın kulağından tutar, başını eğdirir. O ülfetin altındaki harika mucizeleri o sıradan, basit olarak gördüğümüz varlık içerisinde gösterir.[6]

Kuşkusuz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün değişmesinde, insanlara fayda veren yüklerle denizde seyreden gemilerde, Allah’ın gökten indirerek onunla ölü haldeki toprağa can verdiği ve orada her çeşit canlının yetişmesini sağladığı yağmurda, rüzgârları ve gökle yer arasında emre hazır bekleyen bulutları evirip çevirip yönlendirmesinde aklını işleten bir topluluk için elbette nice deliller vardır.[7]

İşte, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyanın bütün kâinattaki âdiyat namıyla yâd olunan, harikulâde ve birer mucize-i kudret olan mevcudat üstündeki âdet ve ülfet perdesini keskin beyanatıyla yırtıp, o hakaik-ı acibeyi zîşuura açıp, nazar-ı ibretlerini celb edip, ukule tükenmez bir hazine-i ulûm açar.

Felsefe hikmeti ise, bütün harikûlade olan mucizat-ı kudreti âdet perdesi içinde saklayıp, cahilâne ve lâkaydâne üstünde geçer. Yalnız harikulâdelikten düşen ve intizam-ı hilkatten hurûc eden ve kemal-i fıtrattan sukut eden nadir fertleri nazar-ı dikkate arz eder, onları birer ibretli hikmet diye zîşuura takdim eder. Meselâ, en câmi bir mucize-i kudret olan insanın hilkatini âdi deyip lâkaydlıkla bakar. Fakat insanın kemal-i hilkatinden hurûc etmiş, üç ayaklı yahut iki başlı bir insanı, bir velvele-i istiğrabla nazar-ı ibrete teşhir eder… [8]

Ülfet ve âdet ve yeknesaklık perdeleri altında çok harika hakikatler gizleniyor gördüm. Bilhassa ehl-i gaflet ve ehl-i tabiat ve felsefenin dinsiz kısmı, bu âdetullah kanunlarının perdesi altında çok mucizat-ı kudret-i ilahiyeyi görmeyip; dağ gibi bir hakikatı, zerre gibi bir âdi esbaba isnad eder; yükletir. Kadir-i Mutlakın, her şeydeki marifet yolunu seddeder. Ondaki nimetleri kör olup görmeyerek, şükür ve hamd kapısını kapıyorlar. Meselâ: … Radyo namı verdikleri ayn-ı hakikat ile sabit olmuş ki, içinde hadsiz bir ilim ve hikmet ve irade bulunan gayr-i mütenahi bir kudret-i ezeliyenin cilvesi, her zerre-i havaîde hazır ve nazırdır ki, hadsiz ayrı ayrı kelimeler her bir zerre-i havaînin küçücük kulağına girip, incecik dilinden çıktığı halde karışmıyor, bozulmuyor, şaşırmıyor. Demek bütün esbab toplansa, tek bir zerrenin bu vazife-i fıtriyesindeki cilve-i kudret-i kudsiyeyi hiçbir cihette yapamadığı ve bu her zerrenin hadsiz ince küçük kulağında ve dilinde gayet harika sanata hiçbir cihette hiçbir parmak karışmadığı için, ehl-i dalâlet ve ehl-i gaflet ülfet, âdet, kanunluk, yeknesaklık perdesi ile saklayıp; âdi bir isim takıp, muvakkat kendilerini aldatıyorlar.[9] Bu kendini aldatmanın bir başka örneği benlik duygusunda ortaya çıkmaktadır. “Ene, haddizatında bir hava, bir buhar gibi iken, verilen ehemmiyete göre mayi haline gelir. Sonra ülfetle kalınlaşır. Sonra gaflet ve isyan ile öyle kalınlaşır ki, sahibini yutar. Halkı, esbabı da kendisine kıyas ederek Hâlikın evamirine mübarezeye başlar. Küçük âlemde yani insanda ene, büyük insanda yani kâinatta tabiata benziyor. İkisi de tağutlardandır.”[10]

SONUÇ olarak kendimize gelmek ve üzerimize serilmiş bu ölü topraktan çıkarak yeni bir ruh ve diriliş ile sorumluluk bilinci ile Kur’an hakikatlerine kulak vermeli, onları yaşamalı ve yaşanması için gayret edilmelidir. “Kur’an’ın gerçek olduğu kendileri için apaçık belli oluncaya kadar onlara çevrelerinde ve kendilerinde (afaki ve enfüsi) bulunan kanıtlarımızı hep göstereceğiz. Rabbinin her şeye tanıklık etmesi (onlar için) yeterli değil midir?[11] Mülk süresi:19.20.21.22.23.24. ayetler. Bakara: 164. Nebe, Rahman Süreleri vb birçok süre ve ayet bize ışık tutmaktadır. Ve insanı ürperten şu ayetlere dikkat etmek elzemdir;

“İman edenlerin, Allah’ı anmak ve vahyedilen gerçeği düşünmekten dolayı kalplerinin heyecanla ürperme zamanı gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilmiş ve üzerlerinden uzun zaman geçip kalpleri katılaşmış kimseler gibi olmasınlar. Onlardan birçoğu yoldan çıkmışlardır.[12] Bu ayetin tefsiri ise şöyledir: Hicretten sonra bazı mü’minler, refah seviyelerini yükseltmek ve daha rahat yaşamak için ticarete yoğunlaşmaya başlamışlardı. Öyle ki çok az da olsa bazıları infak etmekte cimrilik ediyorlar, namazlara bile zar zor gidiyorlardı. Oysa inandıkları dava devamlı fedakârlık istiyordu onlardan. Zira Kur’an gerçek mü’mini tarif ederken çok farklı nitelikler ortaya koyuyordu: “(O mü’minler) kendilerine verdiğimiz Kitaba (Kur’an’a) hakkıyla uyanlardır…”(Bakara 2/121) “Mü’minler, ancak o kimselerdir ki; Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir, Allah’ın ayetleri kendilerine okunduğu zaman imanları artar/kuvvetlenir ve (her işlerinde) Rablerine güvenip dayanırlar.”(Enfal 8/2) “Onlar ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperen, başlarına gelen her türlü sıkıntıya göğüs geren, namazı dosdoğru kılan ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden (Allah rızası için hayır yolunda) harcayanlardır.”(Hac 22/35) İlgili ayetle, inananların bu derece rahat ve sorumsuz yaşamaları yeriliyor ve yaşamlarının Yahudi ve Hristiyanların geçmişte kitaplarıyla çelişen hayatları gibi olmaması gerektiği vurgulanıyor. Daima ihlaslı bir mümin bilinci ile hayatımızı idame ettirmemiz gerektiği ifade ediliyor.[13]

Üstad Bediüzzaman talebelerine bu meyanda zaman zaman uyarılarda bulunur. “Aziz kardeşlerim, bahar ve yazın meşgaleleri, hem gecelerin kısa olması, hem şuhur-u selasenin gitmesi ve ekser kardeşlerin bir derece hisse alması ve daha sair bazı esbabın bulunması elbette bir derece neşeli kış dersine fütur verir. Fakat onlardan gelen fütur size fütur vermesin. Çünkü o dersler, ulûm-u imaniyeden olduğu için bir insan yalnız kendi nefsine dinlettirse yeter. Bahusus siz daima bir iki hakiki kardeşi de bulursunuz. Hem o dersi dinleyenler yalnız insanlar değil. Cenab-ı Hakkın zîşuur çok mahlukatı vardır ki, hakaik-ı imaniyenin istimaından çok zevk alırlar. Sizin o kısım arkadaşınız ve müstemi’leriniz çoktur. Hem mütefekkirane o çeşit sohbet-i imaniye, zemin yüzünün bir manevî ziyneti ve medar-ı şerefi olduğuna işareten biri demiş: Semavat zemine gıpta eder ki; zeminde halisen-lillâh sohbet ve zikir ve tefekkür için bir-iki adam bir-iki nefes yani bir-iki dakika beraber otururlar; kendi Sâni-i Zülcelâlinin çok güzel âsâr-ı rahmetini ve çok hikmetli ve süslü âsâr-ı sanatını birbirine göstererek Sânilerini sevip sevdirirler, düşünüp düşündürürler.

Hem de ilim iki kısımdır: Bir nev’i ilim var ki, bir defa bilinse ve bir iki defa düşünülse kâfi gelir. Diğer bir kısmı, ekmek gibi, su gibi her vakit insan onu düşünmeye muhtaç olur. Bir defa anladım, yeter diyemez. İşte ulûm-u imaniye bu kısımdandır. Elinizdeki Sözler ekseriyet itibariyle inşaallah o cümledendir.[14]

Hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi eder, kemal bulur, kuvvet bulur, terakki eder, netice verir, tekemmül eder, vazife-i hayatiyeyi yapar. Yeknesak istirahat döşeğindeki hayat, hayr-ı mahz olan vücuttan ziyade, şerr-i mahz olan ademe yakındır ve ona gider.[15] Son nefese kadar iyilik yolunda çalışmaya devam. Hayat hareketle kemal bulur.

[1]  Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “elf” md.; Lisânü’l-‘Arab, “elf” md.; Gazzâlî, II, 157, 158

[2]  Nursi, Bediüzzaman Said, Muhakemat sh.43-44, Zehra Yayınları.

[3]  A.g.e.

[4]  Mülk süresi:19.20.21.22.23.24. ayetler

[5]  Nursi, Bediüzzaman Said, Mesnevi Nuriye sh. 213, Zehra Yayınları.

[6]  Nursi, Bediüzzaman Said, Mesnevi Nuriye sh. 213, Zehra Yayınları.

[7]  Bakara: 164

[8]  Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler, 13.Söz.sh.170. Zehra Yayınları.

[9]  Nursi, Bediüzzaman Said, Emirdağ Lahikası sh. 398-399, Zehra Yayınları.

[10]  Nursi, Bediüzzaman Said, Mesnevi Nuriye sh. 217, Zehra Yayınları.

[11]  Füssilet süresi: 53.ayet

[12] (Hadid: 16

[13]  Cemal Külünkoğlu Meali, Hadîd Suresi, 16. Ayet Açıklaması

[14]  Nursi, Bediüzzaman Said, Barla Lahikası sh. 36-37. Zehra Yayınları.

[15]  Nursi, Bediüzzaman Said, Lem’alar sh. 17. Zehra Yayınları.

Selami Yüksel

 

Ortak Zemin 33 OZ33 Selami Yüksel Ülfet
Paylaş Facebook Twitter WhatsApp Telegram Email Copy Link
Selami Yüksel

İlişkili İçerikler

HZ. İBRAHİM VE HZ. İSMAİL’İN TESLİMİYETİ (KURBAN ÖRNEĞİNDE)

26 Mart 2026

Editörden 33

25 Nisan 2025

Serlevha 33

24 Nisan 2025

Sürgün, Esaret, Şehadet: İsmail Heniyye

23 Nisan 2025
Bir Yorum Ekle
Leave A Reply Cancel Reply

© 2026 Ortak Zemin. Geliştirici RX.

Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.