İnsan fıtratında derc olunmuş bazı kuvveler (hisler) vardır. Bunları kuvve-i akliye, kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye diye sınıflandıranlar olduğu gibi bunlara ek olarak kuvve-i iştahiye, kuvve-i musavvire, kuvve-i tahayyüle gibi kuvvelerden de bahsetmek mümkündür.
Fatır-ı Zülcelal, bu hisleri, insan olma hasebinden, kişinin hürriyetini ve şahsiyetini koruyabilmesi için nefsin eline vermiştir. Bu hisleri ifrat ve tefrite düşmeden itidalle kullanmak üzere de kişiyi mesul tutmuş ve sınırlandırmamıştır.
Temelde ilk üç kuvveyi ele alacak olursak; kuvve-i akliye için ifrat noktası, cerbeze (ölçüsüz, düşüncesiz, kurnaz), tefrit noktası gabavet (ahmaklık) olur. Bunun itidalinde ise hikmet ortaya çıkar. Kuvve-i şeheviye için ifrat, şereh, fücur (şiddetli hırs, tamahkârlık) olurken, tefrit, humud (helale de harama da iştihası olmamak) olur. Bu kuvvenin itidalinden iffet meydana gelir. Kuvve-i gadabiye için ifrat, tehevvür (saldırganlık), tefrit ise, cebanet denilen korkaklık olarak ortaya çıkar. Bunun itidali de şecaat, yani cesarettir.
“Cenab-ı Hak, havf (korku) damarını hıfz-ı hayat için vermiş, hayatı tahrip için değil. Ve hayatı ağır ve müşkül ve elim ve azap yapmak için vermemiştir.”[1] Evet diğer bütün teçhizatlarımız ve kuvvelerimiz gibi korku hissi de hayatın muhafazası ve insaniyetten sükût etmemek için verilmiş. Peki, biz, zamanın hızla tükendiği bu âlemde “havf” duygusunu nasıl anlıyoruz? Havf ile muhafaza ne demektir? Havf, neye ya da kime karşı olmalıdır?
Havfı iki türlü tanımlamak mümkündür. Günlük kullanımda havf korkmak, ödleklik, yüreksizliktir. Istılahî manada havf, çekinmek manasında ‘saygı’ ifadesi ile beraber düşünülmesi gereken bir kavramdır. Nitekim saygı, bir başkasını incitmekten çekinme duygusu diye tanımlanır. Bunun neticesinde ortaya çıkan şu mana ile havf, Allah’a karşı haddini ve sınırını bilmek ve Zat’ına karşı saygı ve ta‘zim halinde bulunmaktır ki, “Aman ha, Yaradan ile muhabbetimiz bozulmasın”, kaygısını yaşatmalıdır.
Havf ile muhafaza bu noktada vuku bulur. Allah-kul ilişkisinin muhafazası, aynı zamanda Mahbub’un koyduğu şeriatın muhafazası, kendinde bulundurması ve buna sebat edilmesi ile mümkün olmaktadır.
Kişinin dinini koruması gibi evini ve ehlini koruması da bir hak ve vazifedir. Kuvve-i gadabiyeden neşet eden, orta yol şecaat, haksızlığa ve zulme karşı bir savunma ihtiyacında kişiyi harekete geçiren histir. Bu his olmazsa, din de olmaz, hayat da.
“Zalimin karşısında susan, dilsiz şeytandır.” kelamı, korkunun kime ve neye karşı olması gerektiği hususunda ipuçları taşır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle bildirilir: “ Eğer müminlerden iki grup birbirleriyle kavgaya tutuşursa hemen aralarını düzeltin. İkisinden biri diğerinin hakkına tecavüz etmiş olursa Allah’ın emrine geri dönünceye kadar haksızlığa sapanlara karşı savaşın. Dönerlerse aralarındaki anlaşmazlığı adaletle çözüme bağlayın ve herkese hakkını verin. Allah, hakkı yerine getirenleri sever.”[2] Bu ayet bize bir mikyas belirliyor. Hakka tecavüz ve haksızlık karşısında Allah’ın emri mutlaktır. Esasında önünde korku ile diz çökülecek yegâne zat, Allah-u Teâlâ’dır.
Yeni iş yerinde tepki çekmemek için namaz kılmayan bir çalışanın korkusu rızık endişesinden ise Mün‘im-i Hakiki’yi unutmuş demektir. Ya da, Rezzak’ın emirlerini makam-mevkisini korumak adına erteleyen, reddeden bir kişinin durumu… Her ikisi de içinde şirki barındıran bir durumdur.
Bugün sahip olduğumuz, üzerinde tasarruf hakkımızın bulunduğu ne varsa her birini Cenab-ı Hakk’a borçluyuz. Dolayısıyla, elimizden çıkacak diye endişe ettiğimiz, korktuğumuz nimetlerin hakiki sahibini bulan ve O’na abd olan, havf mekanizmasının da neye hizmet etmesi gerektiğinin farkına varmıştır, denebilir. Böylece, mahiyetindeki acziyeti ile birlikte insan, aşkın varlık olan, Kemal sahibi Zat huzurunda haddini ve hakkını bilerek bir iman dengesi kurar.
Hülasa, Rab istiyor ki, kıymet verip, eşref-i mahlûk kıldığı insan, kıymetten düşmesin, aziz huzurda huzursuz olmasın, Mevla’sıyla muhabbeti bozulmasın ve kendini ziyan etmesin. Vesselam…
[1] Risale-i nur külliyatı-mektubat, 29. Mektup, 6. Kısım
[2] Hucurat suresi, 9. ayet
