Muhatabımızı ne kadar dinliyoruz? Dinliyor muyuz yoksa işitiyor muyuz? Dinlemek ve işitmek aynı şeyler mi? İyi bir dinleyici olmanın bize faydası var mı? Gerçekten iyi bir dinleyici miyiz ya da kendimizi öyle mi zannediyoruz? Nasıl bir dinleyici olduğumuzu anlamak ister miyiz? Hayatımız boyunca kötü giden bazı durumlarımızda, iyi bir dinleyici olmamamızın etkisi var mıdır?
İletişimin ana unsurlarından biri olan “dinleme”, aynı zamanda bilgi edinmenin de temel taşlarındandır. Dinleme; anlatılanları işitip anlamlandırmanın yanı sıra duyduklarımıza tepki vermeyi de içine alan süreci kapsar. Dinleme olayı, kişinin, sesleri isteyerek algılaması ve bu seslerin beyne ulaşarak beyin merkezinde bir anlam kazanmasıdır. Tüm dinlemeler, aynı amaçlı olmayabilir. Ancak etkin bir dinleme, yani cankulağı ile dinleme, muhatabımızın sadece söylediğini değil, belki söylemeyeceği şeyleri dahi anlamaktır. Bu ise, bir beceri ve sanat işidir. Kimisi bu özelliğe doğuştan sahiptir. Yani iyi bir sanatçı ve iyi bir dinleyicidir. Nitekim, karşımızdakinin söyledikleri iç sesimizi bastırıyorsa, en derin duygularımızla onu dinlemeye çalışıyorsak, dinlerken de zihnimiz kaygı ve problemlerimize takılmıyorsa ve ona cevap yetiştirmeye çalışmıyorsak, ona hak verme adına değil baştan aşağı kulak kesiliyor ve kendini ifade etmesine imkân tanıyorsak iyi bir dinleyiciyizdir.
Herhangi bir önyargı, eleştiri ve yönlendirme gibi bir yola tevesül etmeden dinlediğimiz kişinin söylediklerine yoğunlaşmak, dinleme sanatının olmazsa olmazlarındandır.
Toplumun değer yargılarıyla olmuş ve olacakları değerlendirmek, bazen karşımızdakini gerçek anlamda dinlemeyi engelleyebilir. Zira toplumun değer yargıları, kişilerin eğitiminde, ruhsal şekillenmesinde etkindir. Bu durum, aynı halde dinleme becerilerinde de etkilidir. Yetmez, duygu dünyamıza da ayna tutar; o aynaya, bizzat kendi kişiliğimizi yansıtacaktır.
Psikolog Carl Rogers, “Birini ve o an onun için önemli olan anlamları gerçekten duyduğumda, yalnızca sözcüklerini değil, onu duyduğumda, ve onun özel anlamlarını duyduğumu bilmesini sağladığımda, pek çok şey olur. Herşeyden önce minnettar bir bakış olur. Gevşediğini hisseder. Dünyası hakkında bana daha çok şey anlatmak ister. İçinde yeni bir özgürlük duygusu kabarır. Değişim sürecine daha açık hale gelir” der.
Karşımızdakinin rahatlayıp özgürlük hissine kavuşmasını sağlamak, bunu herhangi bir çıkar gözetmeden yapmak, duygularımızı katarak gerçekleştirmek, kişiliğimizin oluşmasında önemli rol oynar. Bu da, ancak fıtrata yerleştirilmiş özgürlük bilincinin işlettirilmesi, ona kastetmeye yeltenen manevi ve deruni kirlenden arınmayla bağlantılıdır.
“İnsanlar beni anlamıyor, dinlemiyor; kendimi kimselere anlatamıyorum” isyan ve naraları günbegün artış gösteriyor. Günümüz insanı, ihtiyaçlarını birden bine çıkardığından daha çok çalışma ihtiyacı duyuyor ve büyük-küçük herkes, bu acımasız tempo içinde adeta “kulaklı sağırlar”a dönüşüyor. Buna bir de “sosyal medya” anaforları, siyasi ve ekonomik dengesizlikler, sansasyonel ve provokasyonel tuzaklamalar, küçültülmüş ancak yoğunluğu alabildiğince artmış dünyanın beyinlere, omuzlara yüklediği sayısız sorun ve sıkıntıları, bırakın “can kulağı” ile dinlemeyi, işitmeyi bile perdeler olmuştur.
Yoğun çalışma hayatının gereği asansörde giyinmek, metroda yarım kalmış uykusunu almak, kırmızı ışıkta sabah kahvaltısı niyetine simidini ısırmak ve daha nice çarpık yaşantı biçimleri, binbir ismin kalemiyle yazılmış bir manzum kaside hükmündeki insanın, nihayetsiz Semi’ olanı ne kadar temsil edebileceği tartışılır.
Ruhu bu denli yaralanmış, adeta meçhullerin yorgun yolcusu olan bu insan, etkin bir dinleyici olmaya aday değildir. “Söz söylemek için önce duymak, dinlemek gerek. Sen de söze ‘dinlemek’ yolundan gir!” diyor Mevlana. Kulaklarını, kalbini, tüm dikkatini karşısındakine odaklamak, bunu yaparken de empatik ve sempatik davranmak, o kişinin gözünden dünyayı ve olayları gözlemlemek, deneyimlerini anlayabilmek hiç şüphesiz dinleyici olarak bize çok şey katacaktır.
Dale Carnegie, “dost kazanma ve insanları etkileme prensiplerini” ortaya koyarken, özellikle “İyi bir dinleyici olun!” tavsiyesinde bulunmuştur. Çünkü “İyi bir dinleyici olduğunuzda, insanlara kendileri hakkında konuşma cesareti vermekle kalmaz, kendilerini önemli hissetmelerini de sağlamış olursunuz” diyor.
İyi bir dinleyici, karşısındakini etkilemek ve ilgi çekmeye çalışmak isteyen birinden daha kısa zamanda güven verir. O halde, konuştuğumuz insanlarla aramızda nasıl bir bağ kurmak istediğimiz konusunda net olmamız lazım.
Kişi, dinlerken aklı ve hayali başka başka yerlerde ise, dinleme büyük ölçüde ortadan kalkmış demektir. İyi bir dinleyici, zamanının % 70’ini dinlemeye, % 30’unu konuşmaya ayırmalıdır. Dakikada 500 kelimeye ihtiyaç duyan beyin, konuşmacının gönderdiği 150 kelimeyi yetersiz bulmakta, kelimeler arasındaki sessizliklerde başka konulara atlamakta, konuşanın ifadelerine sadık kalmamaktadır. Bu yüzden, karşımızdakinin konuştuklarıyla ilgili zihnin boş kalan bölümünü anlatılan şeylerle ilgili verimli kullanabiliyorsak iyi bir dinlemeden bahsedebiliriz. Zira dinleyicinin düşünme hızı konuşmadan yaklaşık dört kat daha hızlıdır.
Konuşulanları anlamakta zorlanmak zihnin meşguliyetiyle ilgilidir. Manevi bir fabrika hükmünde olup, Rahmani defineleri açmak ve anlamak için yaratılmış olan zihni, çerçöple doldurmanın sorumlusu şüphesiz ki biziz. Bu sebeple sağlıklı iletişim kuramamak ve karşımızdakiyle problem yaşamak hususunda kendimizi de sorgulamamız gerekiyor. Voltaire’nin dediği gibi, “Kulak, yüreğe giden yoldur.” Bu yoldan yürüyüp yürek evlerine ulaşmak ve orada yer edinmek, bu yolu göze almamıza bağlıdır.
Dinlemek, ilgili olmanın, özen göstermenin, dikkate almanın, adam yerine koymanın, karşıdakinin “benimle ilgilen” talebine olumlu cevap vermenin, bir nevi davete icabetin göstergesidir. Aslında farkında olmadan kendimiz için iyi niyet adımlarının atılmasına sebep olan bu davranış, aynı zamanda ne kadar anlayışa sahip olduğumuz ve bunun günün birinde farklı boyutlarda bizi bir şekilde etkileyeceğini düşünmemiz lazım. Bir çeşit “yardımseverlik”, “iyilik” anlamını da taşıyan bu davranış “İyilik yap iyilik bul”, “Balık bilmezse Hâlık bilir” gerçeğini de hatırlatıyor.
Dinleme sanatını hakkıyla icra eden gerçek bir dinleyici, fikir ayrılıklarına takılmaz, eleştirel ve benmerkezli yaklaşmaz. Yani egosunu arka plana atar, nasıl söylediğini değil ne söylediğini önemser. Karşısındakini dinlerken vereceği cevapları düşünmek, onun yerine konuşmaya çalışmak, ne diyeceğini, -anladığını zannederek- konuşmaya katılmak, göz kontağı kurmamak ve daha buna benzer birçok olumsuz yaklaşım, iyi bir dinleyici olmadığımızın alametleridir.
“Baştan aşağı kulak kesilmek”, öncelerin deneyimleriyle günümüze aktarılmış bir sözdür. “Bütün azalarınla konuşana odaklan!”, “Konuşanı aktif dinle!” gibi anlamları barındıran bu ustaca söz, “karşındakini her halükârda onayla” ya da “ona her halükârda hak ver” anlamına gelmez, gelmemelidir. Bağlantı kurmak, tartışmamak, karşımızdakinin sözlerini cımbızlayıp onun aleyhine kullanmak gibi bir plan gütmeden, karşımızdakini mağlup etmek gibi menfi ve menfur hislere kapılmadan, hayatımızı paylaştığımız kişilerle ciddi bir bağlantı kurmak, temel ruhsal ihtiyaçlarımızdandır.
Aslında problemlerimizin çoğu iyi ve etkin bir dinleyici olmayışımızla da alakası var. Yanlış anlamalar ya da olaya vakıf olamama, meseleye tam anlamıyla kulak kesilmediğimizin sonucudur. Bu sebeple birçok hane yıkılmış, bir çok insanın ayrılığına ve küskünlüklere sebep olmuştur. Sağlıklı bir aile, ancak etkili iletişimle sağlanır. Bu da “sağlıklı toplum” anlamına gelir.
Aslında sevdiğimiz insanların bizi dinliyor gibi davranıp, gerçekte dinlememesi can yakıcı bir durumdur. Hepimiz fıtri olarak duygularımızın anlaşılmasını ve anlaşıldığımıza dair karşımızdakinden bir ileti veya tepki bekleriz. Bunu görmediğimiz zaman hayal kırıklığına düşer, güven kaybı yaşarız. Günümüz maddeci yaşam tarzı, dinleyicilik potansiyelini ortadan kaldırdığı için insanlar soluğu psikolog kapılarında almaktadır. Ne acıdır ki para karşılığında önerilen “etkin dinleme”ler, çoğu zaman -çeşitli sebeplerden- asıl hedefine ulaşmamaktadır.
Karşıdaki kişiyi dinlemeden konuşmak, kontağı çevirmeden arabanın gaz pedalına basmaya benzer. Etkin dinleme becerisinin önündeki en büyük barikat iletişime engel olan ifade ve davranışlardır. Mesela, kazadan kıl payı kurtulduğunu dostuna anlatan birine, “Neden dikkat etmedin ki? Oradan araç çıkacağını az çok bir şoförün bilmesi gerekir!” gibi ders verici ya da “Ben sana dememiş miydim eşine böyle davrandığın takdirde sonuç bu olur!” mahiyetinde öğüt nitelikli dinleme şekli gerçek dinleme değildir. Yargılayan, eleştiren, suçlayan, gülünç duruma düşüren bir yaklaşımla etkin dinleme gerçekleşmez.
Her durumda etkin dinleme uygulanmaz; “Çaylar soğumadan içelim!” ve benzeri sözler için duymak yeterlidir.
Duygularımızın anlaşılmasına duyduğumuz ihtiyacı hiçbir zaman ortadan kaldırayamayız. “Gerçekten dinliyor yoksa sadece işitiyor muyuz?” sorusunu kendimize sorup buna göre ilişkilerimizi gözden geçirmek için bir süre kendimizi test edebiliriz. Gerçek bir dinleyici olup olmadığımız konusunda gerçekçi davranıp sağlıklı bir iletişimin temellerini atabiliriz.
