Close Menu
  • Sayılarımız
  • Editörden
  • Kategoriler
    • Düşünce Deneme Yorum
    • Toplum Aile
    • Edebiyat
      • Öykü
      • Şiir
    • İz Bırakanlar
  • Yazarlarımız
    • Doç. Dr. Cuma Karan
    • Osman Tekin
    • Yunus İpek
    • M.Emin Yıldırım
    • M.Arif Koçer
    • Osman Tunç
    • Selami Yüksel
    • Tüm Yazarlar
  • İletişim
Facebook X (Twitter) Instagram
Ortak ZeminOrtak Zemin
  • Sayılarımız
  • Editörden

    Editörden 33

    25 Nisan 2025

    Editörden 32

    17 Ocak 2025

    Editörden 31

    29 Nisan 2024

    Editörden 30

    29 Mart 2024

    Editörden 29

    28 Şubat 2024
  • Kategoriler
    • Düşünce Deneme Yorum
    • Toplum Aile
    • Edebiyat
      • Öykü
      • Şiir
    • İz Bırakanlar
  • Yazarlarımız
    • Doç. Dr. Cuma Karan
    • Osman Tekin
    • Yunus İpek
    • M.Emin Yıldırım
    • M.Arif Koçer
    • Osman Tunç
    • Selami Yüksel
    • Tüm Yazarlar
  • İletişim
Ortak ZeminOrtak Zemin
Anasayfa»Kategoriler»Düşünce Deneme Yorum»Bir güzellik düşünün
Düşünce Deneme Yorum

Bir güzellik düşünün

Ortak Zemin» Ortak Zemin17 Ocak 2025Gûncelleme:13 Mart 2025Yorum yapılmamış5 dakikada okunur
Facebook Twitter Email Telegram WhatsApp Copy Link
Paylaş
Facebook Twitter WhatsApp Telegram Email Copy Link

Bir güzellik düşünün, duvarda asılı kalmış bir gelinlik gibi yerinde olmamanın tüm emanet duruşu üzerindedir. Bir gelinlik düşünün gelinini bulamadıktan sonra nasıl bir güzellik olacağını?

Bir gelin düşünün yüzünde güzelliğin her çehresi var ama yüzü çehre eden, sima eden anlamdan ve manadan yoksun. Asılı bir gelinlik, bir gelin ve bir yüz. Asılı… Yani yerini bulamamış ya da olması gereken yerde olmayışın boşluğu, kabalığı, darlığı… Dün akan, bugün ise durağan bir suda boğulan Botan gelinidir. Kezer gelinliğidir ve Başur simasıdır. Asılı kalmış, hayatından koparılmış, hareketsiz ve tecridi bir hal. Ortada su var mı var ama akmıyor, sessiz, gürültüsüz. Yüzünde anlamını kaybetmiş donuk bir güzellik gibi duruyor. Gözlerinde ferini kaybetmiş gibi bakıyor, sesinde heyecanını yitirmiş kupkuru bir akış içinde.

Nehirler ile insan arasındaki güçlü bağ kendini en çok da yerleşim yerlerinde kendini gösterir. Nerde bir nehir var, kıyısında insan yeşermiştir. Bu, su ile insanın hayati bağındandır. Sudan yaratılan insanın doğasındaki bu güçlü bağ, suyun halleri ile insan halleri arasında, kaderi arasında kimlik oluşturur. Suya varış ve suyu kullanış şeklimiz, yaşam tarzımızın, düşünme şeklimizin, ufkumuzun, edebimizin, medeniyetimizin, kendimize saygımızın ne seviye ve durumda olduğunun da en açık belgesi, sikkesi, tuğrasıdır. Hangi bin yıllar boyunca tabiat emanetini bu denli hoyratça kullanmış bir çağ görürsünüz? Bu kadar hodgam, bencilce, saygısızca, hırsla ve hızla kullanılmış başka bir zaman dilimi olmuş mudur? Kendi rahatımız ve konforumuz için dinin, medeniyetin, geleneğin, kültürün, doğanın bu derece heba edildiği, ayaklar altına alındığı, kendi haklılığına peşkeş edildiği kaç yüzyıl gelip geçmiş acaba, yaşanmış mıdır bu denli? Son iki yüzyıl dünyamızın başına getirdiğimiz olsa olsa, medeni bir sohbet veya ibadet yerine gelen bir insanın boş boş gürültüler çıkarıp raks edenin görgüsüzlüğüdür. Hakiki manada ne geçmiş tanıyor, ne miras, ne saygı ne de sevgi… Binlerce yıldır suyun etrafındaki bunca medeniyetin, mezarın izlerini daha çok kazanmak, zengin olmak için suda boğmak değil midir barajlar?

Bu, orada yaşayanların, köylerine, mezarlarına, ovalarına, taşlarına her bir taşına kadar, kendinden, geçmişinden, ecdadından yüklediği manayı ve yaşamı, rüşvet karşılığında rehin almak değil midir?

Bin yıllardır yaşamın bin bir renk ve desenini baraj suyunda boğduk. Binlerce yıldır aka aka, döğe döğe, çağlaya çağlaya oluşmuş dere ve nehir yatakları gözlerimiz önünde dolgu malzemesiyle kapatılmış. Suyun binler yıldır yatağındaki kıvrımları, bazen azalan bazen aniden artan sesleri, yükselişi, alçalışı, türküsü, deseni, cilvesi, halayı, nazı, haylazlığı, uysallığı, sonsuz sayıdaki çakılları, taşları, kayaları… Hatıraları, hayatları, anıları, mezarları, bağları, bahçeleri, ağaçları, koyakları… Her şeyi… Her şey şimdi suda boğuk bir halde… Baktığımız artık su değil, mezardır. Suyun boğduğu nehirdir. Bir dolgudur. Altında kıymeti bilinmemiş hazin bir hazinenin olduğu görüntüdür.

İlginç değil mi? Suyu boğan yine sudur. İnsan gibi, en çok da insan, insanda boğulur. İnsanı en çok yoran ve sızlatan yine insan olduğu gibi.

Doğallığıyla alakası kesilmiş her bir varlık, ağaçla ilişiği kesilen meyve gibidir. Ya da annesinden koparılan bir bebek. Eski hali dışında hiçbir şeyde sükûnet bulamaz bir yetimdir artık. Baraj suları ile köyünden, dedesinin mezarından kopan birinin eline tutuşturulan dünyalık, ruh sızısını üç beş sene sustursa da mezarlar konuşur rüyalarda, vicdanlarda. Mezarlar konuşur mu demeyin, en çok da sessiz şeyler sağır eder. “Şeytan bile ölüden kaçar” diye bir söz vardır. Bu kadar mezarın yerlerinin değiştirilmesi ahmak cesareti. Diriyi kolundan tutar atarsın ses çıkarır anlam verebilirsin, olmaz parayla razı edersin, ama ölüyü nasıl razı edeceksin? Razı mı değil mi bilmeden. Ona hangi istatistikle, hangi matematikle laf anlatacaksın? Biz dirilerin zihinlerini muğlak hale getirmek için matematik, dünyalık ve siyaset işler. Nasılsa doğuda gerçeklerin üzeri sayılar ve kelimelerle örtülüdür. Ama ortada yıllardır yerinde yatan, yattığı yerde sessiz duran bir mezarı yerinden kıpırdattığınız an diriden daha beter ses çıkarır, hareket eder, duramaz. İnsana laf anlatırsın, ikna edersin ama mezarlar öyle mi? Maaşla mı, mevkiyle mi neyle razı olur? Burada geçen akçe onda geçmiyor işte. Döner dolaşır, huzursuzluk, kaos, sebep veremediğin bir his olup çıkar insanda, devlette, her kimin parmağı varsa… Kabağın da sahibi var. En çok da sahipsiz bildiklerimizin sahibi vardır. En çok korkulası, çekinesi şeyler de sahipsiz bildiklerimiz olmalı. Bir mazlum, bir yetim, bir fakir. Bunlar ile Allah arasında perde-sebep yok.

Halbuki insan, şimdiki hazır medeniyet doğayı, mezarı, yetimi, fakiri öyle sahipsiz sanıp istediğinde ensesinden tutup çekiştirecek bir mal olarak bakıyor ki? Dünyayı kendi malı sanan sömürge kafasının iki dünya savaşıyla ancak terbiye olabildiğinden ders çıkarmak gerek.

Ey efendiler, ey devletlular… Bu nehirler, ormanlar, vadiler, dağlar, tepeler tapulu malımız değil, bize emanet. İhtiyacımızı görmek için emanet verildiği gibi onu tüketmeden, bozmadan, hıyanet etmeden dedelerimizin verdiği gibi biz de torunlarımıza verelim. Eline geçen mirası bir kaç günde har vurup harman savuran görgüsüz bir evlat gibi etmeyelim. İhale adına, enerji adına, siyasetler adına, güç putu adına, etraftan daha iyi olalım sarhoşluğu adına kendimize, kıymayalım, emanete sahip çıkalım. Kendimizi misafir bilelim. Misafir olan evden bir şey almaz, evdeki bir şeyi bozmaz. Kendinden sonra gelen misafirler için temiz bırakır ta ki gelenler gidenlere rahmet okusun, dua etsin, hayırla yad etsin. Yoksa geçmiş elini ensemize koyup davacı olduğu gibi gelecek de bizden davacı olacaktır.

Serkan NAZLI

2025 Ocak 32. Sayı Deneme Düşünce Ortak Zemin Ortak Zemin 32 Serkan NAZLI Yorum
Paylaş Facebook Twitter WhatsApp Telegram Email Copy Link
Ortak Zemin
  • Website

İlişkili İçerikler

HZ. İBRAHİM VE HZ. İSMAİL’İN TESLİMİYETİ (KURBAN ÖRNEĞİNDE)

26 Mart 2026

Çağın Ağır Ve Genel Hastalığı: Ülfet

8 Nisan 2025

İnsan Nedir, İnsan Kimdir?

7 Nisan 2025

Uzaklığın Nihayeti: Yalnızlık

6 Nisan 2025
Bir Yorum Ekle
Leave A Reply Cancel Reply

© 2026 Ortak Zemin. Geliştirici RX.

Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.