Mescid-i Nebevî’nin bitişiğinde yoksul sahâbîlerin barınması için yapılan ve giderek bir eğitim kurumu haline gelen yerin adı olarak İslam Medeniyetinin insanlığa kazandırmış olduğu öğretilerin akıl ve kalplerde nakşedildiği mekânın mücessem halinin adıdır. Diğer bir tabirle birbirine bağlı zincirin halkaları misali, en hayırlı nesiller olarak başta şehadet nesli olan sahabilerin ve sonrasında tabiin ve etba’i tabiin neslinden sonra gelenlerin de bu ulvî öğretiler ile mücehhez olduğu mekânın özel adı olarak literatürde yerini almıştır. Sözlükte “gölgelik” anlamına gelen suffe[1], Mescid-i Nebevî’nin giriş kısmında Medine’de evleri ve kalabilecek yakınları olmayan sahâbîlerin barınması için yapılan mekânın adı olmuştur. Burada kalan ve çoğunluğunu muhacirlerden oluşan topluluğa “ashâbü’s-Suffe/ashâb-ı Suffe” veya “ehlü’s-Suffe/ehl-i Suffe” denilmiştir. Ashâb-ı Suffe, ihtiyaçları Resûl-i Ekrem ve zengin sahâbîler tarafından karşılandığı için “adyâfü’l-İslâm” (müslümanların misafirleri)[2], çeşitli kabilelere mensup olmaları dolayısıyla “evfâd” diye de isimlendirilmiştir.[3]
Bu kavramsal çerçeveden sonra konumuzla alakalı olması itibari ile “eğitim” kavramı kısaca toplumsal hayatta yer edinebilmek için gerekli bilgi, beceri ve anlayışları elde etmek ve belli amaca ulaşmak veya ulaştırmak için yapılan planlı çalışmalar ile insan yetiştirme süreci şeklinde tanımlanabilir.[4] Eğitimin başlıca hedeflerinden biri insanın özellikleri dikkate alınarak en iyiye ulaştırmak olduğu gibi bireyin sosyal-kültürel gelişimine katkıda bulunulması, doğuştan beraberinde gelen yeteneklerin açığa çıkarılarak geliştirilmesi, toplumsal değerleri öğreterek yaşanılan sosyal çevreye uyumun sağlanması, bireyin hem kendisine hem ailesine ve hem de topluma yarar sağlaması gibi amaçları da bulunmaktadır.[5]
İnsanın doğumundan itibaren tüm hayatı boyunca yaradılışa uygun duygu ve davranışları ile bedensel, zihinsel ve duyusal becerilerinin geliştirilmesi noktasında eğitimin büyük önem arz ettiği hiç şüphesizdir. Eğitimin en önemli ve öncelikli hedefi, insana olumlu davranışlar kazandırmak, insanın yetişmesine ve gelişmesine katkıda bulunmaktır.
İnsanla eğitim arasında süreklilik arz eden, dinamik ve fonksiyonel bir ilişki söz konusudur. İnsanda fıtraten var olan iyi insan olma ihtiyacının eğitim tarafından karşılanacak olması, insanla eğitim arasındaki ilişkiyi zorunlu kılmaktadır ve iyi insan yetiştirme konusu eğitimin ana gündemidir. Bu noktada bir eğitim kurumu olarak Medine toplumunda Suffe akla gelen ilk düzenli ve kurumsal yapı olarak yerini almaktadır. Bu kurumun baş muallimi Hz. Peygamber (s.a.v.) başta olmak üzere Medine’ye hicret etmeden bu kudsî yolculuğuna zemin hazırlayan Mus’ab b. Umeyr gibi sahabenin önde gelenleri yer almaktaydı.
Bilindiği üzere Allah Resûlü (s.a.v.) Yesrib’i Medine’ye dönüştürme ve Medine’den cihana İslâm mesajlarını yayma işine ilk olarak Dârü’l-Erkam Suffesinde yetişen bir muallim olan Mus’ab bin Umeyr’i (r.a) görevlendirerek başlar. Büyük İslâm medeniyetini kurma düşüncesi hicret ile güçlenir. Öncelik, kurumsal nitelikte yepyeni bir medeniyetin kurulmasına adım atmaktır. İslâm medeniyetinin temelinin sağlam olmasına yönelik olarak atılacak bu adımlar sonraki dönemler için de bir esas teşkil edecektir.
Bunu oluşturmak adına İslâm toplumunun temeli sayılan Mescid-i Nebevî’nin inşasına başlanır ve yanında hurma dallarıyla yapılan gölgelik ve sundurma şeklindeki “Suffe” oluşturulur ve burada kalan Müslümanlar “Ashâb-ı Suffe” olarak anılır.
Mescid-i Nebevi, sadece namaz kılınan bir yer olmayıp Kur’ân ve Sünnetin öğretildiği mekânlardı. İslâm eğitim tarihinde büyük önem arz eden camii, mektep ve tekke üçlüsünün temeli burada atılmıştır. Ehl-i Hadisin sahabeden temsilcisi sayılan Abdullah b. Ömer (r.a.) ve Ehl-i Rey’in temsilcisi Abdullah b. Mes’ud’da (r.a.) Suffe’de yetişmişlerdi. Diğer taraftan tasavvufun doğup gelişmesinde önemli olan ilk zahidlerin temsilcileri de yine Suffe’dendir. Aslında sufi ve tasavvuf kelimesinin Suffe’den geldiğini söyleyenler de bulunmaktadır.[6] Nitekim Bediüzzaman Said-i Nursi Ebu Hureyre’yi (r.a.) anlatırken “Fahr-i Alem Aleyhisselatü vesselam’ın kudsi medresesi ve tekkesi olan Suffenin demirbaş bir mühim talebesi ve müridi ve kuvve-i hafızasının ziyadesi için duayı Nebevi’ye mazhar olan Hz. Ebu Hureyre (r.a.)…”[7] diyerek Suffe’yi Hz. Peygamber’in (s.a.v.) mektebi ve tekkesi, Ebu Hureyre’yi de (r.a.) onun talebesi ve müridi olarak vasıflandırmıştır.
Hz. Peygamber’in (s.a.v.) yakından ilgilendiği İslâm’ın bu ilk ilim yolcularının yanı sıra İslâm’ın temel esaslarını öğrenmek ya da Allah Resûlü’nü bizzat görmek için dışarıdan gelen misafirlerin de Suffe’de kaldığı bilinmektedir. Kalmak için bekâr olmanın ön şart olduğu Suffe’de evli kişilerin kalması mümkün değildi. Bununla birlikte geceleri kalmasalar da dersleri takip etmelerine bir engel yoktu.
İslâm tarihinde tanınmış pek çok ünlü sahabinin ders gördüğü Suffe’de; Muaz b. Cebel, Ebû Zer el-Gıfârî, Bilâl-ı Habeşî, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Mes’ud, Talha b. Ubeydullah, Ebû Said el-Hudrî, Ukbe b. Âmir el-Cuhenî[8], Ebû Hüreyre gibi isimlere rastlanmaktadır. Suffe’nin öğrenci sayısının genelde 70-100 kişi arasında değiştiği, bazı zamanlarda gelen yoğun misafirler sebebi ile bu sayının 400’e kadar çıktığı bilinmektedir.
Muhammed Hamidullah’ın ifadesi ile “Suffe” İslâm tarihinde ilk sistemli örgün eğitim kurumu, “ilk İslâmî üniversite[9] aynı zamanda da bir mektep, bir yurt, bir aşevi, bir mescit, bir misafirhane, bir ibadetgâh, bir medrese ve ilmin yeşerdiği bir talim ve terbiye yeri olan bu çok yönlü kurum faaliyete başlamış olur. Her yaştaki insan profiline yönelik eğitim içeriği ile yaygın eğitimin İslam toplumunun ilk nüvelerini oluşturan Mekke Döneminde teşekkül eden Erkâm b. Ebi’l Erkâm’a ait evi “Daru’l Erkâm” adıyla İslâm’ın ilk eğitim merkezi olarak vücud bulmuş ve Medine’de “Suffe” ile yeni bir evreye intikal etmiştir. İlk emri “oku” olan bu dinin önceliklerini belirleme açısından son derece önemli olan bu husus okuma ve yazmayı emreden ilk ilâhî mesajın[10], sadece peygambere değil, bütün Müslümanlara yüklenen bir sorumluluk olduğunu göstermektedir. Tabiatı ile vahyin ilk muhatabı olan Hz. Peygamber (s.a.v.) ve onun etrafında kenetlenen muhacir ve ensarı ile tüm müslümanlar bu vahyi, sahih bir düzlemde anlama ve amele dönüştürmede aktif bir rol üstlenmişlerdir.
Suffe Ashâbına İslâm’ı ilk öğreten ve uygulayan bu meclisin en büyük öğretmeni Peygamber Efendimiz (s.a.v)’dir. Allah Resûlü (s.a.v) bizzat kendisinin ifadesiyle; “Ben, ancak ve ancak muallim olarak gönderildim.”[11] buyuran Hz. Peygamber’in (s.a.v.) eğitim-öğretim faaliyetlerini Medine’de daha organize bir hale dönüştürdüğü görülmektedir. Burada yaptırılan Mescid-i Nebevî, hem ibadet edilen, hem ilim tahsil edilen, hem de sosyal ve siyasî işlerin görüşüldüğü çok işlevli bir yerdi. “Ya öğrenen ol, ya öğreten ol, ya dinleyen ol, ya da onları sevenlerden ol ama sakın beşincisi olma. Yoksa helâk olursun.”[12] buyurarak eğitimin ve ilmin önemini vurgulamış, uygulamasında da dili, rengi, asabiyeti ne olursa olsun tüm insanlığı kucaklayan bir anlayış ortaya koymuştur. Allah Resûlü (sas) “Kolaylaştırınız! Zorlaştırmayınız! Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz! Birbirinizle anlaşın, iyi geçinin, ihtilâfa düşmeyin!”[13] buyurarak her alanda örnek olduğu gibi eğitim ve öğretimde de örnekliğini göstermiş ve izlenecek yöntemlerin şifrelerini bildirmiştir.
Suffa’daki Eğitimin Özellikleri
- 1- Suffa’da eğitim karşılıksız idi.
- 2- Suffalılar Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından denetlenirdi.
- 3- Haram-helal duygusunun yerleşmesi esas prensip idi.
- 4- İslâm’ın tebliği için cihad aşkı ve fedakârlık ruhlarında benimsenmiş idi.
- 5- Suffa; ilk İslam Üniversitesidir.
- 6- Alimin zahide olan üstünlüğü ve fıkhu’l mizan yerini korumuştu.
- 7- Mescidler, ilim tahsili ve ibadet içindi.
- 8- Hanımlara belli bir gün tayini programda yerini almıştı.[14]
Suffe İlim Meclislerinin Ve Ders Halkalarının Özellikleri
1- Mescid-i Nebevi’deki ilim meclisleri, Hz. Peygamberin etrafında iç içe daireler şeklinde idi. Aynı zamanda bu meclislere “حلقة” deniliyordu. Bu halkalarda Hz Peygamber’in (s.a.v.) dışında diğer bazı sahabiler de dersler veriyorlardı.[15] Mescid-i Nebevi’deki bu ilim halkaları zamanla bütün İslam dünyasına yayılmış, birçok meşhur alim camilerdeki bu ilim halkalarından yetişmiştir.
2- Bazen Rasulullah (s.a.v.) anlatmak istediği meseleyi üç defa tekrarlıyordu. Buhari Kitabü’l İlim’de, “Anlaşılması için sözün üç defa tekrarlanması” şeklinde özel bir bab açmıştır.[16]
3- Hz. Peygamber (s.a.v.) ve sahabeleri sözün anlaşılmasına çok dikkat ediyorlardı. Hz. Ali’nin (r.a.) şöyle dediği rivayet edilir: “İnsanlara anlayacağı şeyleri anlatın. Allah ve Resul’ünün tekzib edilmesini ister misiniz?”[17]
4- Abdullah bin Mesud’un (r.a.) rivayetine göre, Rasulullah (s.a.v.) vaaz ve nasihatte bıkkınlık gelmemesi için onların durumlarına bakar ve uygun saatleri kollardı.[18] Ebu Hureyre (r.a.) halkın anlayamayacağı endişesi ile bir kısım hadisleri rivayet etmediklerini söylemişlerdir.[19]
5- İbn Abbas (r.a.) da halkın usandırılmamasını özellikle tavsiye etmiş ve sözlerini şöyle bağlamıştır: “Zira ben Rasulullah (s.a.v.) ve Ashab-ı Kiram’ın devrinde yaşadım. Onlar böyle yapıyorlardı.”[20]
Sözün özü; Asrı Saadet’den sonra camiler birer üniversite gibi çalışmış her direğin dibinde müderrisler dersler vermeye devam etmişlerdir. Bağdat’ta Azamiyye, Mısır’da Ezher, Tunus’ta Zeytuniyye ve Kayravan, İstanbul’da Fatih, Beyazıt ve Süleymaniye, Van’da Horhor Medreselerine bitişik camilerin her biri ve Bediüzzaman’ın gaye-i hayalim dediği ve vücuda gelmesi için bir ömrünü vakfettiği Medresetü’z Zehra bütün bir müştemilatı ile hem ibadet yeri hem de yüksek seviyede din eğitimi veren müesseselere enmuzec sadedinde günümüze kadar ifa ettikleri ile bugün ve yarınlara da taşınması gereken Suffe’nın şubeleri olarak geçmiş nesillerin bugüne taşıdığı emanetler arasında yerini almaya devam edecektir.
[1] Bkz. Lisânu’l Arab, İbn Manzûr, c.8./s.253.
[2] Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 36, Hadis No: 2477; Buhârî, Rikâk, 17, Hadis No: 6452.
[3] İbn Sa‘d, eṭ-Ṭabaḳāt Muhammed b. Sa‘d, eṭ-Ṭabaḳātü’l-Kübrâ (nşr. İhsan Abbas), I-IX, Beyrut 1388/1968; Ebû Nuaym el-İsfahânî, Ḥilyetü’l-evliyâ’, I-X, Kahire 1394-99/1974-79.
[4] Eğitim Bilimine Giriş, Komisyon, Seda Gündüzalp, Eğitimin Temel Kavramları, Amaç ve İşlevleri, ASOS Yayınları, 1. Baskı, Ankara-2018, s. 17-19.
[5] Bkz. Eğitim Bilimine Giriş, s. 27-30.
[6] H. Kâmil Yılmaz, “Tasavvufî Açıdan Ashâb-ı Suffa”, Tasavvuf, sy. 7, Ankara 2001, s. 9-31.
[7] Nursi, Bediûzzaman Said, Mektubat, Zehra Yayıncılık, İstanbul, 1. Baskı, 2004, s. 139.
[8] Usdu’l Gabe, İbnu’l Esir c. 3 /s. 417; el-İsabe fi Temyiz es-Sahabe, İbn Hacer Askalânî, c.2/ s. 482; Siyer A’lâmun Nübelâ, Şemseddin Muhammed b. Ahmed b. Osman ez-Zehebî, c.2/ s. 468.
[9] Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, (Çev. Salih Tuğ), II. 75.
[10] Bkz. Ankebût, 29/43, Fâtır, 35/28, Zümer, 39/9.
[11] İbn Mâce, “Mukaddime”, 17.
[12] Taberânî, Mu’cemü’s-Sağir, 541.
[13] Buharî, İlim, 11.
[14] Bkz. Mustafa Baktır, İslam’da İlk Eğitim Müessesesi Suffa Ashabı, İstanbul 1984; TDV İslâm Ansiklopedisi, Suffe Maddesi, c.37/s.469, 470.; İslâm Tarihi ve Medeniyeti, Komisyon, İslâm Medeniyeti-I (Asr-ı Saadet- Selçuklular), Hazırlayan: Mefail Hızlı, c. 14 / s. 489-494, Siyer Yayınları, İstanbul, 1. Baskı, 2018; Ehl-i Suffe (Dirase Tahliliyye), Cemal Ferhan Reymî, Yüksek Lisans Tezi, 160 Sahife.
[15] Buhari, İlim, 8, 1, 24.
[16] Müslim, Taharet, 25, H.No:240.
[17] Buhari, İlim, 49.
[18] Köksal, Asım, Efendimiz ve Yolu, İstanbul, 2004, s.134.
[19] Kütüb-i Sitte, XI, 257.
[20] Buhari, Da’avat, 20.
Mehmet Zeki Serdaroğlu