Close Menu
  • Sayılarımız
  • Editörden
  • Kategoriler
    • Düşünce Deneme Yorum
    • Toplum Aile
    • Edebiyat
      • Öykü
      • Şiir
    • İz Bırakanlar
  • Yazarlarımız
    • Doç. Dr. Cuma Karan
    • Osman Tekin
    • Yunus İpek
    • M.Emin Yıldırım
    • M.Arif Koçer
    • Osman Tunç
    • Selami Yüksel
    • Tüm Yazarlar
  • İletişim
Facebook X (Twitter) Instagram
Ortak ZeminOrtak Zemin
  • Sayılarımız
  • Editörden

    Editörden 33

    25 Nisan 2025

    Editörden 32

    17 Ocak 2025

    Editörden 31

    29 Nisan 2024

    Editörden 30

    29 Mart 2024

    Editörden 29

    28 Şubat 2024
  • Kategoriler
    • Düşünce Deneme Yorum
    • Toplum Aile
    • Edebiyat
      • Öykü
      • Şiir
    • İz Bırakanlar
  • Yazarlarımız
    • Doç. Dr. Cuma Karan
    • Osman Tekin
    • Yunus İpek
    • M.Emin Yıldırım
    • M.Arif Koçer
    • Osman Tunç
    • Selami Yüksel
    • Tüm Yazarlar
  • İletişim
Ortak ZeminOrtak Zemin
Anasayfa»Kategoriler»Kapak Dosyası»Risale-i Nur Mutaassıp Değil, Medeni Bir Toplum Hedefler
Kapak Dosyası

Risale-i Nur Mutaassıp Değil, Medeni Bir Toplum Hedefler

Ubeyd Kudat» Ubeyd Kudat16 Nisan 2025Gûncelleme:5 Mayıs 2025Yorum yapılmamış12 dakikada okunur
Facebook Twitter Email Telegram WhatsApp Copy Link
Paylaş
Facebook Twitter WhatsApp Telegram Email Copy Link

Risale-i Nur; Kur’anî düsturlar rehberliğinde medeni ve ahlaklı bir toplumu inşa etmeyi hedeflemektedir. Bu konuda rol alacak şahıs ve kurumlar için Risale-i Nurlardan ilham ve istinbat ettiğim birkaç noktayı nazara vermek istiyorum: Devasa yapılar yerine sağlam ilkeleri ve esnek yapıları inşa etmenin önemi, millilik yerine medeni bir eğitim felsefesinin ikamesi, marifet-i tam ile mücehhez şahs-ı manevilerin rolü, ilimden hikmete yolculuk, din ve fen ilimlerinin mezci, ilkeli ve çoklu diyalog geliştirme becerisi, ritüellerden evvel insani değerleri inşa ve sadece kitaptan değil hayattan alınacak dersleri tazammun eden bir eğitim anlayışı ve model önerisi.

Yol işaretleri hükmünde gördüğüm bu sekiz nokta hakkındaki kanaatlerimi aşağıda tafsil edeceğim:

Devasa yapılar değil sağlam ilkeler ve büyük zihinler inşa edilmeli.

Yapılar sağlam ilkeler üzerine bina edilmelidir. Kurumsal büyüklükten ziyade, güçlü prensiplerin ve bu prensiplere sahip zihinlerin inşa edilmesi önemlidir.

Hiyerarşisi gevşek, disiplini yüksek, ayakkabısız girilen küçük ders halkaları daha etkilidir. Bu tür yapılanmalar, devasa kurumların karşısında daha esnek ve amaca uygun olabilir. Çünkü zamanla birçok kurum, kuruluş felsefesinden uzaklaşabilmektedir. Amacından saparak varlığını sürdürmenin araçlarını geliştirme çabası içine girer. Süreç içinde bazı sınıfların payandası ve hizmetçisi zorunlu yapılar haline gelir. Bu, tarih boyunca birçok örnekle sabittir. Halbuki her şeyin fıtri bir ömrü var. Hayattan çıkması gereken birçok yapının, zamanla korunması gereken zaruriyetler sınıfına dahil olması hakikatin ruhuna aykırı olduğu gibi terakkinin önünde de birer settirler. İlkeler ile kurumlar yani kitabın içindekiler ile yapılar çeliştiğinde ancak cesur olanlar ilkeden ve kitaptan yana tercih yapabilir.

Hz. Ali, maddi ve politik bir devlet kuramadı. Fakat hak ve adalet ilkelerinden müteşekkil manevi bir saltanat miras bıraktı. Hakeza Üstad Bediüzzaman, Cumhuriyet hükümetinin nezaretinde bir medresenin cismani ve fiziki inşasına razı olmadı. Fakat Risale-i Nur Külliyatı ile zihin ve kalplerde Medresetü’z-Zehra’nın yüzbinlerce manevi şubesini inşa etmesi bu iddiaya bir bürhan-ı bahirdir. Binaenaleyh; önemli olan devasa fiziksel yapılar değil, sağlam ilkeler, güçlü bir zihniyet, dünyayla entegre, değişime açık ve hızlıca mobilize olabilen yapılar ve teşekküller inşa edilmelidir. Bu şekilde amaca uygun, esnek ve topluma daha iyi hizmet eden bir sistemin kurulmasına katkı sağlar kanaatindeyim.

Milli ve modern değil, Asr-ı Saadet’in ruhunu taşıyan medeni bir eğitim felsefesi Kanun-i Esasi olmalı.

21.yy’da yeni bir İslam Medeniyeti’nin inşası için eğitim felsefesi, modern ve milliyetçi yaklaşımlardan uzak, Asr-ı Saadet ruhunu taşıyan bir anlayış üzerine inşa edilmelidir. Müspet fenler ve bilimler değil fakat pozitivist ve materyalist paradigmalara dayanan eğitim felsefesi reddedilmelidir. Hakeza; İslam kumaşından her milletin kendi kametine ve örfüne göre bir elbise dikmesi doğru ve fıtri fakat mutaassıp, üstünlük kompleksi ile malul, asimilasyoncu ve dışlayıcılık üzerine mebni ve devlet eliyle geliştirilen her nevi milliyetçi ve ırkçı eğitim mantığı reddedilmelidir.

Müspet fenler, tekvini âyâtın keşfiyatından ibarettir; fakat pozitivist, materyalist ve ulusçuluk paradigması ile malul modern eğitim; hikmet-i hilkatın keşfi ve esrarı önünde kesif bir perde oluşturuyor. Yüzlerce yıl devam eden klasik dönem eğitim usul ve esaslarından alınacak tecrübeler var. Ancak mazinin angajmanına takılmak maksaddan geri bırakır ve terakkinin önünde bir set oluşturur. 14 asır önce bedevi Arap çölü ortasında büyük bir inkılab ve tecrübe yaşandı. Hz. Muhammed (asm) önderliğinde insana, dünyaya, kozmosa ve hayata dair yeni bir ufuk penceresi açıldı. Kur’an rehberliğinde yeni bir bilinç ve çağ ortaya çıktı. Hususan ilk üç yüz yılda büyük bir aydınlanma yaşandı. Fakat siyasi hakimiyet savaşları, saltanat idarelerinin ilmi çalışmaları kontrol altına alma ve hür düşünceleri baskılama çabaları ve Moğol ve Tatar istilaları sonrası büyük bir medeniyet ve düşünce krizine girildi. Müslüman dünyasında en az 700 yıl süren bir durgunluk yaşandı. Hakeza; Haçlı Seferleri, Batıda tecrübe edilen pozitivist “aydınlanma”, kapitalizm ve ulusçuluk ideolojileri ve dünya savaşları küresel çapta bir kriz doğurdu. Vahiy yerine salt aklı ikame eden pozitivist ve modernist paradigma, manevi anlam ve değerleri reddederek yaralı bir yılan gibi bütün klasik medeniyetleri zehirledi.

Hülasa; modern dönem fikri ve siyasi cereyanlarının materyalist doğası insanlık için maddi ve manevi hercümerclere sebebiyet verdi. Postmodern bir döneme girdik. Eğitim felsefesi yeniden tartışılıyor. Yeni bir dünya için yeni anlayışın parametreleri, referans alınacak değerler ve modeller araştırılıyor. Hem Ortaçağ mistik ve mitolojik anlayışının hem de modern dönem felsefik zihniyet ve anlayışının derde deva olmadığı tecrübelerle anlaşılmıştır. Bütün tarihi tecrübeler gösteriyor ki; maddi ve manevi saadet veren bütün hak düsturlar ve nurani kanunlar peygamberlerin eliyle beşere hediye edilmiş. Hz. Muhammed (asm) rehberliğinde en az 50 yıl süren asr-ı saadetteki pratik tecrübe, hakikat-ı semaviyenin beşerin zihin ve ruh dünyasını dönüştürmedeki kudretini göstermesi açısından bir numune-i imtisaldir.

Binaenaleyh; 21.yy’ın müspet sosyal ve fen bilimlerinden de kuvvet alarak asr-ı saadet devriminin ruh ve esaslarından ilham ve istinbat edilmeli. Kur’an’ın anlattığı peygamberlerin tecrübeleri güncellenmeli. İlm-i siyaset ve içtimaiyat gibi pedagojik ve terbiyevi bütün hakikatın esasları ve esrarı hakikat-ı semaviye şemsiyesi altında yaşanan o tarihi tecrübelerde olduğu unutulmamalı. Farklı alan ve disiplinlere ait onlarca anayasa Kur’an ve sünnetten istinbat ve istihraç edilebilir. Sağlam bir bina ancak sağlam bir zemin üzerine inşa olabilir. Sadece teknolojik ve maddi terakki ile saadet düsturları tahsil edilmez. Her şeyden evvel müspet manada bir zihniyet devrimi gerekiyor.

“Ey evliya-yı umur! Tevfik ister iseniz, kavanin-i âdatullaha tevfik-i hareket ediniz. Yoksa tevfiksizlik ile cevab-ı red alacaksınız” (makaleler/içtimai Dersler 535.sh)

“İttifak hüdadadır, hevada değil. Olsa da muvakkattır” (makaleler/İçtimai Dersler 525.sh)

Üstad Bediüzzaman’ın bunun gibi onlarca ifadesi, bize çareyi hangi esaslarda aramamız gerektiğini ders veriyor. Materyalist felsefe, insanlığı anlamsız ve manevi bir boşluğa dûçar etti. Boş retoriklere dayalı ve bir ideolojiye dönüştürülen dincilik anlayışı da bunun antitezi olamaz. Mutaassıp, mezhepçi, resmi ve ırkçılıkla malul bir eğitimden ancak onun izdüşümü olan riyakar, kaba ve softa bir dindarlık çıkar. Milli siyasetlerin yedeği ve gölgesinde dindar bir nesil ideali; elitist, bencil, israfçı ve konfor düşkünlüğü ile neticelenir.

Günümüzde Hakikat-ı semaviye’den mülhem gayrı müslim diyarındaki insani usul ve esaslar, asr-ı saadeti anlamada bize bir ufuk penceresi açabilir. Emevi, Abbasi, Osmanlı vb. gibi Müslüman camiaların resmi eğitim modelleri ise daha çok devletin yedeğinde ve onun ihtiyaçlarını merkeze alan bir formatta gelişmiş olduğundan ancak tarihsel bir hatıra olarak hafızalarda yer alabilir.

Binaenaleyh; Asr-ı saadet misali medeni ve ilerici bir toplum ancak sağlam bir itikad ve inanç üzerinde terakki edebilir. Sağlam bir itikad ve inanç temelinde ilerleyen bir medeniyet, ancak Asr-ı Saadet’in dünya görüşü ve terbiye anlayışıyla mümkün olabilir.

Çünkü orada büyük bir menba ve hazine var. İlhamını oradan alan bir anlayışa ihtiyaç şedittir. Her zaman ve mekânda yeniden üretilebilir ve güncellenebilir.

Marifet-i tam ve amel-i salih ile mücehhez şahs-ı maneviler rehber olmalı.

Camiaları ayakta tutan faziletli insanlar, çelik çekirdek gibi veya yapıyı taşıyan bir binanın ana kolonları gibi çok mühim bir vazifeyi deruhte ederler. Ancak bu zaman şahıs zamanı olmadığından, iman-ı tahkiki, marifet-i tam ve amel-i salihle mücehhez ferdlerden müteşekkil kollektif yapılar hakiki mürşid olabilirler. Yani erdemli şahısların bir araya gelerek oluşturduğu bir manevi liderlik yapısı ile topluma rehberlik edilebilir. İlmi ve hasbi bir tebliğ ile hak dine hizmet edilebilir. Muhammed (asm)’ın dini; ruhları ve kalbleri cezbeden manevi bir manyetizma gibidir. Otoritelerce ikraha lüzum yok, iyi bir temsile ihtiyaç var. Hakeza; duygu ve düşünceleri zehirleyen; mübalağa, fanatizm ve taassup; cehalet, ene, heva ve hevesin neticesidir. Hak dinin muktezası değildir.

“Bid’alara müsamaha suretinde ve tevilat ile bir nevi tahrifat içinde hizmet-i diniye tam olamaz” (Emirdağ Lahikası)

“İslâmiyetin şe’ni; metanet, sebat, iltizam-ı hak olan salâbet-i diniyedir. Yoksa cehilden, adem-i muhakemeden neşet eden taassub değildir” (Münazarat)

Binaenaleyh; Bediüzzaman, ahirzamanın enva-ı tür fikri ve ameli fitneleri karşısında sarsılan, istikametini muhafazası çok müşkilleşmiş olan şahsi liderliklere bağlı tekçi yapılar yerine, bütünsel bir yaklaşım ile umuma rehberlik eden ve milletin mutemedi olan kollektif yapılara ve liderliklere çok ehemmiyet verir. Ona göre ilim, bilim, ibadet ve sosyal hayatın iç içe olduğu bir toplumsal yapının inşasında, bir meclis-i şura vazifesini gören ve mektep, medrese, tekke birlikteliğini ve ruhunu temsil eden kurumlar ve şahs-ı maneviler aydınlanmacı bir rol üstlenebilirler. (Münazarat)

İlimden hikmet mertebesine terakki eden maksad-ı âlâya uruc eder.

İlim’den hikmet’e geçiş yapan hakikate vasıl olur. Modern eğitim sistemleri ve bilimsel anlayışları yalnızca teknik bilgi sunabilir. Ancak marifetullahı netice vermeyen bir yaklaşım hakikatten uzak kalır. Hikmete ermeyen hoca ve talebe malumat sahibi olabilir. Hakiki bir alim ve imanı kamil bir mü’min olamaz. Okul veya medreseden mezun olana şehadetname ve icazet verilir. Fakat “kime hikmet verildiyse ona büyük bir hayır verilmiştir.” ayeti sırrınca hikmet sahibinin mertebesi ise ancak Allah tarafından bilinir. Ferasetli ve basiretli mü’minler de bunu hisseder.

Modern paradigma ile teşekkül eden kurumlar ancak eşyanın teknik bilgisini ve diploma verebilir. Hikmet ise hakikate âşık olanların kalbinde hasıl olan bir nurdur. Takdiri Allah’a aittir. Rıza-i ilahiden başka bir merci arayan o nuru ve feraseti kaybeder. Her şeye manay-ı harfi ile nazar edilmeli. Her ilmi ve bilimi marifetullah’ın mertebelerinde terakki etmeye bir basamak kılmalı. Semavi bir nazar ile hadisata bakma istidadı kesb edilmeli. Hak, Allah’ın bir ismidir. Bütün hakikatler bu ismin tecellisine mazhardır.

“Hakikat ilmini, hakiki hikmeti istersen, Cenâb-ı Hakkın marifetini kazan. Çünkü, bütün hakaik-i mevcudat, ism-i Hakkın şuaatı ve esmasının tezahüratı ve sıfâtının tecelliyatıdırlar.” (26.söz)

 

“Meselâ, tıb bir fendir, hem bir sanattır. Onun da nihayeti ve hakikati Hakîm-i Mutlakın “Şâfi” ismine dayanıp eczahane-i kübrası olan rû-yi zeminde rahîmane cilvelerini edviyelerde görmekle, tıb, kemalâtını bulur, hakikat olur.

“O isme yetişmekle ve ona dayanmakla, şu hikmet hikmet olabilir. Yoksa, ya hurafata inkılâb eder ve malâyaniyat olur veya felsefe-i tabiiye misillü dalâlete yol açar.” (20.söz)

Marifetullahı netice vermeyen bilimsel anlayış ve usluplar; hakikat noktasında modern bir cehaletin telkininden ibarettir. Maddeperest insanların ellerinde devasa bir canavara dönüşen teknolojik keşif ve silahların tahribatı herkesin malumu. Mana-yı ismiyle talim edilen sosyal bilimlerden geveze feylesoflar ve koçlar, fenni ve teknik bilimlerden de insanlığa yabani vahşi karakterler ve robotlar peydah olur. Halbuki; dünyanın güneş etrafında dönmesi gibi fizik alemindeki tekvini kanunlar, insanların dillerinin farklı olması gibi sosyal alemdeki fıtri sabiteler hak burcunda esma-ı ilahinin tecelisinden ibarettir.

Hakkın zıddı batıl, hakikatın zıddı hurafedir. Batıl ve hurafe olan her şey bir tevehhüm ve yalandan ibarettir. Hakikat-ı semaviyenin ruhuna muğayyır; ideolojiler, rejimler, yasalar, adetler, retorikler, pedagojiler, mitolojiler, her nevi ile modern mit’ler ve bunların bir aynası olan okullar, kitaplar ve sinemalar hakikatın önünde birer perdedir, oyun ve oyalanmadan başka bir şey değildir. Beşeriyete yıldız gibi yol gösteren rehberler ve ilkeler peygamberlerden miras kaldı. Safsata ve cerbeze üzerine inşa olunan bin bir türlü; sistemler, putlar, piramitler, anıtkabirler gaflet, dalalet ve heva ile sarılı ego’nun eseri olarak ortaya çıktı. Tekvini ayatın keşfine vesile olanları tenzih ederek birçok okul ve kurum modern dikili taşlardan ibarettir. Klasik çağ mitoloji ile modern çağ ise pozitivizm ve materyalizm ile malul. Modern paradigma eleştiri oklarıyla nüfuz ettiği dini anlayışı da zehirlemiş.

Hülasa; ilim hikmet ile birleşmelidir. Modern dünya bu bağlantıyı kaybetti. Hakikate ulaşmak için ilahi rehberlik takip edilmelidir. Binaealeyh; aşk ve şevk ile tahkik eden ancak hakiki hikmete ulaşır. Birbirine sarılı bir gül goncası gibi her bir hakikat’ın bin bir mertebesi var. Gaflet ve atalet kuyusunda sabit ve ezberci sloganlar değil son nefese kadar hakikat aleminde teceddüd ve seyr ü sefer teşvik edilmelidir. Şeytani olandan kurtulmanın çaresi; müceddidlerin açtığı yolda yürümek, vahyin rehberliğinde bir formasyon, akıl ve zihniyeti inşa etmektir.

Şari’in muradına muvafık olan; din ve fen ilimlerinin mezcidir.

Din ile bilim arasında bir çelişki düşünülemez. Çünkü din, bütün varlıkların varoluş hikmetinden bilim de bu varlık hakkındaki bilgileri keşiften ibarettir. Din; kelami şeriatın talim ve tatbikini; bilim, tekvini şeriatın keşif ve icraatını konu alır. Gerçek bilim ile çelişen bir din hak olmadığı gibi hak din ile çelişen bir bilim de hakikat değildir. İnsani mahiyetin merkezi olan kalb ve ruh dairesi, fıtrat-ı zişuur olan vicdan ve akıl bu iki şeriatın rehberliğinde nurlanabilir.

Hakeza “Akıl; nurunu kalpten alır.” (Hakikat Çekirdekleri) kalb ise imanın mahallidir. Saf bir kalbe sahip olanlar hikmet ve ferasete ulaşabilir. Bundan mahrum kuru ve sivri zekalar ise aldanır ve aldatır bir cerbezeden fazla bir şeye malik değildir. Binaenaleyh; din ile bilimi; ilim ile ameli mezc eden bir eğitim anlayışı, pedagoji ve formasyon zaruridir. Bunun için münasip mekanlar elzemdir. Mekanlardan maksad da sadece binalar değil. Çadırlar, mağaralar, dağ başları, ağaçlar altında, nehirlerin kenarlarında olması mümkündür. En fıtri ve verimli medreseler ayağı toprağa, gözü güneşe ve yıldızlara değen mekanlar. Sadece laboratuvara hapis olan zihinler fıtrattan ve hakkikatten uzak düşebilir. İnsanlığın baş belası olabilir.

İlkeli ve çoklu diyalog becerisi medeni olmanın alametidir.

Medeni olmanın en önemli göstergesi ilkesel ve çok yönlü diyalog becerisidir. İslami ekoller içinde, insanın ufkunu açan, farklı disiplinler ve kültürlerle iletişim becerisini geliştiren ve medeni bir anlayış inşa eden yegane hareketin Risale-i Nur olduğu erbabınca malumdur. Enva-ı tür taassuplar, resmi otoritelerce geliştirilen ırkçılık, farklı kimlikleri red ve inkâr bu hareketin doğasına aykırıdır. Binaenaleyh; harici tesirlere girmeden Risale-i Nur eserleri derinlemesine incelenmelidir. Bu eserler ile İslam’ın ruhunu ve Kur’an’ın temel amaçlarını anlamada hissi, ruhi, kalbi ve akli bir istidat ve kabiliyet kesb edilir.

Hakiki insan olmayan gerçek bir mü’min olamaz.

Fıtrat dini olan İslam; hakiki bir mü’min olmadan önce gerçek bir insan olmayı iktiza ediyor. Nasıl ki malı olana cömertlik, mert olana cesaret yakışıyor öyle de İslam elbisesi şahsiyetli insanlara yakışıyor. Fazilet ve adaletten şefkat ve merhametten yoksun bir karakter hakiki bir insan olmadığı gibi hakiki bir mü’min de olamaz. İnsaniyet-i kübra’yı inşaya muktedir ve müstaid olan İslamiyet; sadece bir kısım ritüeller, ezberler ve sosyal alışkanlıklarla tezahür etmez. Hırsızlık parasıyla hacca gidenler, gasp ettiği mülklerde çokça namaz kılanlar, faiz yemez fakat fahiş fiyatla mal satanlar, içkiyi haram masumların kanını helal görenler ve tevhid bayraklarıyla masumları katledenler zahirde Müslüman. Gaddar, mutaassıp ve ırkçıların giydiği İslam elbisesi insanlığı korkutuyor. Bunların fetva eminlerinden insanlık ilham değil, dehşet alıyor. Müslim, gayr-ı müslim fark etmeksizin herkes için teminat altına alınan; can, mal, namus, ifade hürriyeti ve din özgürlüğünün tehlikede olduğu bir toplum şeriat ile yönetildiği iddia edilse de bir İslam toplumu olamaz.

Binaenaleyh ilmihalden evvel sağlam bir itikad, vicdan, fıtrat, insaniyet ve medeniyet şuuru yani şekilden evvel İslam’ın asıl maksadı ve ruhu ders verilmeli ve ders alınmalıdır.

İslam sadece kitaptan değil hayattan talim edilir.

İslam sadece kitaptan değil, hayattan da talim edilmelidir. Maddi hayatın merkezinde rızık var. Bunu temin için en esaslı yol ticaret ve iktisadi hayatı bilmektir. Maişet için memuriyet modern bir ecirlik ve toplumsal bir realite olması bahs-ı diğerdir. Ticaret ve iktisadı bilmek kitabı anlamanın en esaslı yolundan biri. Fakirlerin sokağı da zenginlerin fabrikaları da toplumsal hayatın farklı realiteleri. Hz. Muhammed (asm) hem bir avam mesleği olan çobanlığı hem de bir elit mesleği olan ticareti yaptı. Kitabi bilgiler, pratik hayat deneyimleri olmadan doğru anlaşılamaz. Binaenaleyh ifrat ve tefritten, her türlü taassup ve radikalizmden uzak mutedil bir toplum için teori-pratik yani kitap-hayat dengesi muhafaza edilmelidir.

Hülasa

İslam’ın temel öğretileri ve Risale-i Nur eserlerinden ilham alarak ve yaşadığım tecrübeler ışığında toplumun medeni, ahlaklı ve dengeli bir yapıya kavuşması için dikkat etmesi gereken ilkeler hakkında bazı kanaatlerimi yazdım. Elbette bu, bireylerin ve kurumların nasıl bir rol üstlenmesi gerektiğine dair kişisel bir analiz olsa da modern İslam toplumlarının yaşadığı düşünsel sorunlara bir çözüm sunmayı amaçlıyor.

Ubeyd KUDAT

Ortak Zemin 33 OZ33 Ubeyd KUDAT
Paylaş Facebook Twitter WhatsApp Telegram Email Copy Link
Ubeyd Kudat

İlişkili İçerikler

Editörden 33

25 Nisan 2025

Serlevha 33

24 Nisan 2025

Sürgün, Esaret, Şehadet: İsmail Heniyye

23 Nisan 2025

Türkiye’de Suriyeli Mülteci Olmak

22 Nisan 2025
Bir Yorum Ekle
Leave A Reply Cancel Reply

© 2026 Ortak Zemin. Geliştirici RX.

Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.