İnsanlık varoluş itibarıyla birçok evreler geçirdi. Bazı pozitivist kaynaklar ve materyalist filozofların iddia ettiğinin tam aksine insan, yaratılışın ilk gününden itibaren medeni olarak kabul edilebilir. İlk insan, yaşama standartlarıyla birlikte evrendeki tüm eşyanın ismi öğretilmiş bir şekilde dünyaya gönderilmiştir. (Bakara 31)
Beşerin, kutsal sahifeler ve kitaplarda verilen bilgiler ve işaretler bağlamında düşünüldüğünde medeniyetin zirvesine ulaş (tırıl)ma birikimine sahip olduğu görülecektir. Zira Kur’an’da “Yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta olmasın” (En’am 59) ayeti insanın öğrenebileceği bilginin alanını tarif etmektedir. Yaratan dışında tüm evren eşya olarak kabul edildiğinde medeniyetin daha doğrusu medeni buluşların doruk noktası sırrının insanın eline verildiği sonucuna varılabilir.
Bugün insanlığın icat ettiği ve edeceği olgular, keşifler yaratıcı tarafından seçilmiş bireyler olan peygamberlerin bilgisine verildiği ve somut alana dökebilecek zirve ve olağandışı durumların (mucizeler) gerçekleşmesi kutsal metinler ve nihayetinde Kur’an ayetleriyle vahye dayalı tarihsel bir gerçekliktir.
Hz. İsa’nın tıp (Al-i İmran 49), Hz. Nuh’un gemi, Hz. Davud’un demir (Sebe 10), Hz. Musa’nın su (Bakara 60) ve Hz. Süleyman’ın rüzgâr (Sebe 12) ve ışınlama (Neml 40) alanlarındaki mucizeleri bunlara bazı örneklerdendir. (Konuyu detaylı incelemek için bknz: 20.söz ikinci makam)
Evrene bakışımız, taktığımız bilgi gözlüğümüze göre şekillenebiliyor. Hakikatte, kemale ulaşma ve birbiriyle yardımlaşma amaçlı yaratılmış eşya, materyalist bir bakış açısıyla güçlünün güçsüzü ezdiği veya yenmesi gerektiği, her şeyin düşman ve rakip varlıklara dönüştüğü bir hal alabiliyor. (23.söz)
Dolayısıyla hakikate ulaşma yolunda istifade edilen kaynaklar problemi, ciddi bir mesele olarak karşımıza çıkıyor.
İnsan kâinattaki hakikate, bizzat var olanı (mana-yı ismi) inceleme amaçlı kaynakları merkeze almakla değil, var edeni (mana-yı harfi) bulma merkezli okumalar yaparak ve incelemeler geliştirerek ulaşabilir. Ancak Batı medeniyeti eksenli okutulan kitapların birçoğu maalesef pozitivizmin etkisinde kalarak zihin dünyamızda gerçekleri veya işaret edileni örterek tefekkür dairesini daraltıp bir düşünce tutulmasına neden olabilmektedir. Ülkemizde okullarda okutulan birçok ders kitabı içeriği de buna örnek olarak verilebilir. Malumat edinmeyle birlikte ilahi olanla bağ kurma yerine her şeyin kendi kendine olduğu, bir gaye ve düzen yerine her daim çarpışmaya hazır tesadüflerle dolu bir evren tasavvuru aşılamaktadır.
Kur’an hikmetine göre insan, halife olarak nitelendirilmiş ve kâinatta çok özel bir yere sahip olduğu belirtilmiştir. (Bakara 30, En’am 165, Fatır 39) Bu özelliğe sahip oluşunun şüphesiz en ayırt edici unsuru kendisine bahşedilen akıl olgusudur.
İnsanın diğer varlıklardan farklı olarak, “Ben kimim?” Nereden geldim?” ve “Nereye gidiyorum?” gibi ciddi sorularla karşı karşıya kaldığı gerçeği düşünüldüğünde insanlık olarak muhatap olduğumuz söz konusu eserlerin ilahi olan bilgiyle barışık bir süzgeçten geçirilerek genç nesillere ulaştırılması gerekmektedir.
Bu şekilde muhatap kitlenin kâinatla ilgili eşya bilgisini öğrenmesinin yanında eşyanın işaret ettiği hakikate de (marifetullah) ulaşma ihtimali artacaktır.
Bediüzzaman’ın “fen ve din ilimlerinin imtizacı” mefkûresinin altında, akıl ve kalp birlikteliği sağlanmış nesillerle yeniden medeniyet inşası olduğunu söylemek yerinde olacaktır. (Münazarat) Zira o bu gaye ile yüzyıllardır alışıla gelmiş Kur’an’ı anlama yöntemini yeniden yorumlayarak hem kurumsal inşa hem de metinler üzerinden insanlığa yeni bir bakış açısıyla sunmuştur.
Günümüz müfredat çalışmalarına baktığımızda her dönemim siyasi ya da dünya görüşüne göre şekillenen ufak çaplı denilebilecek çalışmalar yapılsa da bahsettiğimiz müfredata yansıyacak külli bir değişime gidilememiştir.
Medeniyetler kurmuş geçmişe sahip bizler eğer yeniden medeniyet inşası iddiamız varsa ki olmalıdır eğitim felsefemizi ve eğitimde kullanılan lakin düşünce tutulmasına sebebiyet veren eserleri (müfredatı), kısa vadeli düşünerek gözden geçirerek değil, bilgiyi ilahi olanla ilişkilendirecek kazanım odaklı detaylandırılmış planlarla farklı bir paradigmayla yeniden ele almalıyız.
Sinan Okur