Öncelikle belirtmeliyim ki başlıkta kullandığım “inkârcılık” kavramı, “din” ve “Allah” gibi itikadî değerlerin inkârı anlamındaki klasik ve şablonik inkârcılık değildir, kastım, geneldir; yaşamın tüm katman ve alanlarında rastladığımız inkârcılıktır. Bir başka ifadeyle, “inkârcılık” vurgusundan, sadece dinî değerlerin inkârı değil, yanı sıra, insan yaşamının sosyolojik, psikolojik, politik, ideolojik, etik ve hukuksal boyutları da anlaşılmalıdır. Kavrama yaklaşımım bu temelde olacaktır inşaallah.
Arapça, “nekr” ve “nükûr” kökünden gelen “inkâr”; yok saymak, yalanlamak, kabul etmemek, reddetmek, ortadan kaldırmak, hayat hakkı tanımamak gibi anlamlara gelir. En hafif şekliyle, görmezlikten gelmek, lakayt kalmak, hor ve hakir görmek, ötekileştirmek, değersiz bulmak/değersizleştirmek, önemsememek, sıradanlaştırmaktır. Bunlar, inkârcılığın şablonlarıdır; bu şablonları inanca da, insan hak ve hürriyetlerine de uygulayabilirsiniz.
Adına ne derseniz deyin, sistemasını inkârcılık üzerine kurmuş ya da kurgulamış bütün felsefelerin, ideolojilerin, rejimlerin yaklaşımları hep bu temeldedir; red, inkâr ve imha esaslıdırlar. Adına ne derseniz deyin; cumhuriyet, demokratik cumhuriyet, laik ve demokratik cumhuriyet, İslâm cumhuriyeti, krallık, şahlık, sultanlık, tiranlık, diktatörlük… fark etmez; “inkârcı”ysa, aynı kapıya çıkarlar. Çünkü inkârcılığın hiç bir “olumlu” yanı yoktur; yıkıcıdır, yakıcıdır, bozguncudur…
İnsan yaşamında iki temel hak vardır; “hukukullah”(Allah’ın hakkı), “hukuk-u ibad”(kulların hakkı). Bunlar bir bütün olup ayrılma ve ayrışmaları mümkün değildir. İnkârcılıkta iki hakka da yer yoktur; ikisini de yok sayar, red ve imhasına çalışır. Hukukullah’ın geçersiz olduğu en “demokratik” ülkelerde bile, hukuk-u ibadın uygulamadaki şekli ya “robotlaştırma”dır ya da salt “biyolojik” bir derekeye indirgemedir.
Bakmaz mısınız, bu “en demokratik” ülkelerin halklarından hangisinin, dünyayı ateşe veren gaddarların yer ve gökleri sarsan zulümlerine “artık yeter!” feryatları yükselmektedir? şüphesizdir ki inkârcılıkta asıl belirleyici renk; yaratıcının inkârını hesaba kattığımın bilinmesini isterim. Ne var ki inkârcılığın bu kapsamlılığına rağmen, onu en güzel özetleyen ifade başlıkta kullandığım cümledir. Nasıl mı?
İnkârcılıkta, “körlük”, “sağırlık” ve “dilsizlik” hep ön plandadır. Güneş kadar açık hakikatlere gözünü yumar, haykırılan gerçeklere karşı sağır sultanlığa sapar, doğruların ifadesinde dilsiz şeytanlığa oynar. Meşhur ifadesiyle “üç maymun”u en iyi kendisi oynar. Bu noktada yaratılış yasalarını da çiğner; zira göz görmek, kulak işitmek, dil konuşmak içindir. Ancak onun bu hassaları sadece görmek, duymak ve konuşmak istediklerine duyarlıdır, onlara ayarlıdır. Yani asla objektif değildir; hiçbir şeyi olduğu gibi kabule yanaşmaz. Son derece bağnaz ve egosantrik bir karaktere sahiptir.
İnkârcılık, ontolojik bir gerçeklik değildir; gerçekler dünyasında esaslı bir yeri ve varlığı yoktur. O, “dolayısıyla” vardır; imana musallat olan “arızî” ve “haricî” bir gerçekliğe sahiptir. Varlığı, zıddının varlığıyla anlaşılır. Tıpkı aydınlıkla karanlık, sıhhat ile hastalık gibi. Karanlık, aydınlığı bastıran değil, fırsatçıdır, aydınlığın gitmesiyle ortaya çıkar. Hastalık yoktur, hasta vardır; sıhhatin izalesiyle zuhura gelir. Canlı yaşamında sıhhat esastır, semptomlar arızîdir; bazen canlıda dinamizme, bazen de araştırma ve arayışlara sevk etmeye vesiledirler. Semptomlar(arıza ve bozukluklar) sadece organizmalarda değil, aynı halde inançta, düşüncede, yaklaşımlarda, uygulamalarda da ortaya çıkar; bu anlamda, inkârcılığın sosyolojik, psikolojik, ideolojik, politik, etik boyutlarını da görmekte fayda vardır.
İnkârcılar, inkârı bilimsel bir tez ya da teori olarak sunmazlar, sunamazlar; onun yerine, karşıtlarında buldukları yanlışlar ve kusurlar üzerinden ortaya çıkarlar. Varlığını, başkasının yokluğuyla hissettirir. Haddizatında zıddının varlığına rağmen o bir varlık gösteremez; varlıklar âleminde yer edinemez. Çünkü elle tutulur, gözle görülür bir tutarlılığı yoktur. Ne kalp ve kafaları ne göz ve gönülleri ne de cep ve cüzdanları dolduramaz. Zira bütün bir varlık dünyası “kusursuzluk” ve “düzen” üzerine oturtulmuştur; serapa kusur, düzensizlik ve yıkımı esas alan inkârcılığın, böyle bir dünyada rakiplik potansiyeli yoktur, olamaz. O, rol almak yerine rol çalan bir fırsatçıdır; rakiplerinin düştüğü yerden peydahlanır, onun rolünü kapmaya çalışır. Ama kendine benzeterek…
Yukarıda da değindiğim gibi, inkârcılık, sadece şahıslarda, toplumlarda olmaz; o, sistemlerde de olur, sistemlerin oturtulduğu kanun ve hukuk normlarında da ortaya çıkar. Mesela; bir sistem ve hukuk mekanizması ki, işleyiş ve uygulamalarını bir ırk, inanç, mezhep, klik, ideoloji, tasavvur ve felsefik ekol üzerine konumlandırmışsa, bu durumda kendisinden olmayan, yani farklı ırk, inanç ve düşüncede ise, ona karşı mesafe koyar, önlem ve tedbirlere başvurur, plan ve stratejiler geliştirir ve ila nihaye… Eğer hasım ve tehlike bellediği zıddını bünyesinde sindiremezse, ya bünyesinden istifra ettirir (göçe zorlar), ya da “aciz, yıkıcıdır” kuralınca imhasında karar kılar. Çünkü inkârcılar imhacıdırlar… İnançlılık ise, hem “özgüven”, hem de “karşı güven” vardır; benzetme(asimile) ve benleşmeyi değil, benzeşme ve bizleşmeyi esas alır.
İnkârcılık; sorumsuzluk ve sınırtanımazlık üzerine kurulmuştur. Sorumsuzluk, inkârcılığın olumsuzluklarından bir olumsuzluktur. Yukarıda da değindiğim gibi, inkârcılığın hiçbir olumlu yanı yoktur; yalnızca dolaylı bir faydası vardır ki o da imanın tadına ve bilincine erişmiş olanlar için bir teşvik kamçısıdır. Evet, inanmak ne kadar sorumluluk ise, inançsızlık da bir o kadar sorumsuzluktur. Onda, helal-haram, emir-yasak, meşru-nameşru, kayıtlılık-lakaytlık, mükâfat-ceza gibi telakkiler yoktur; o, burnunun hizasında hovardaca bir yaşamı yegâne doğru ve meşru kabul eder. Dilediğince yaşamak, yaşamın bütün kayıt ve sorumluluklarında azade olmak onun hayat felsefesidir. Çünkü; onun için bir tek hayat vardır, o da dünya hayatıdır. “Vur patlasın, çal oynasın” onun inanç ve ibadetidir. Bu anlamda, Allah, din, kulluk, sorumluluk, emirlere itaat, yasaklardan sakınmak onun en uzağındaki telakkilerdir. Hatta bu tür inanç ve insanî telakkileri ayak ve bileklerine vurulmuş prangalar kabul eder, inkâr ve inançsızlığı kendisince “özgürlük” bilir.
İnkârcılıktan beslenen ve onu besleyen bir psikolojik travma ise “ümitsizlik”tir. Ümitsizlik ya da umudunu kaybetmek, inkâr ve imansızlığa (boşvermişliğe, nemelazımcılığa) sürüklediği gibi, inkârcılığın kendisi de umutsuzluğun “hayatsuyu”dur; onu besler, ona güç ve süreklilik kazandırır. Umutsuz kişi ve toplumlarda, egolar ön plandadır; yaşam ve idealler egosantriktir. Boşvermişlik ve nemelazımcılık had safhadadır. Şahsî haz, şehvet, şöhret, menfaat, kariyer, karizma, statü bu tip kişi ve toplumları esir almıştır. Yaşamın bu metalarına ulaşmak, bu tiplerin en büyük emeli, bu hususlardaki başarı kendilerince “en büyük sınav” başarısıdır. Bu tiplerin öteki âlemle ve başkalarının dünyasıyla alışverişi olmadığından, bütün bağları ve yegâne varlıkları bu dünyayla sınırlıdır. Bu itibarla, “insanlık”, “erdem”, “ahlak”, “diğerkâmlık” bunların semtine uğramaz, uğrayamaz. Onlar için ölüm, her şeyin sonu, her son dönüşü olmayan bitiştir. Kapitalist/materyalist dünya görüşünün tasarlayıp yetiştirdiği profil bugün tip umutsuzlar yığınıdır.
İnkârcılıkta, dine, dinî esaslara ve dince mukaddes tanınan değerlere yer yoktur. “Saygımız vardır” söylemi, sırf vaziyeti kurtarmak adına ortaya konulan bir riyakârlıktır. Gerçekte, inanmaya inat ve tezat üzerinde kurulmuş ve kurgulanmış olan inkârcılık, “dostlar pazarda görsünler” misali davranır, asıl yüzünü ve niyetini gizler, nifak ve kamuflajcılığı çok ustaca kullanır. Hedeflediği inanç (her ideoloji bir inançtır) ve dünya düzenini kurmak, esaslarını yerleştirmek, yöntemlerini cari ve uygulanır hale getirmek için “engel” kabul ettiği tüm karşıtlarını baypas etmek ister. Bu da inkârcılığın “nifakçı” ve “entrikacı” boyutudur. Özellikle bir coğrafyanın yerlisi olup benliğini beynelmilel inkârcılığa kaptıran işbirlikçilerin taktikleri bu temeldedir. Bediüzzaman’ın tabiriyle “kâselis” (çanak yalayıcı) olan bu münafık tipler, kendileriyle aynı emelde olan akıldanlarından ve ağababalarından daha heveskâr ve tahripkârdırlar. Malum, bünye içindeki ürün bünye yüzeyindeki urlardan tehlikesi kıyaslanmayacak kadar büyüktür.
Yukarıda arz etmiştik; inkârcılık, bizzat kendi erdem ve maharetleriyle ortaya atılmaz; onun mümeyyiz vasıflarından biri tökezlenen toplumlarda rol çalmaktır. Tıpkı mikrop gibi, zayıf ve cılız bünyelerde ortaya çıkar. Toplumdaki yanlış inanç ve anlayışlar, toplumun yönetiminde ortaya çıkan beceriksizce uygulama ve çarpıklıklar, toplumdaki iç kargaşa ve kapışmalar inkârcılığın neşv ü nema bulmasına en müsait zeminlerdir. Çünkü bu karakterdeki toplumlar, hasta ve arızalı bedenler gibi zayıf ve bitkin düşmüştür. Bu da yıkıcıların sirayet ve nüfuzuna en müsait fırsatlardır. İşte bu anlamda, din adına cihat ve din kılığında dünyalıklar devşirmeye çalışanların yaygınlaştığı kendi toplumumuzda, inkârcılığın eline bolca argüman ve aleyhte kullanılabilir doküman verildiğinden, bünyemizde inkârcılık kadar “dinden”, “dindardan”, “cami ve cemaatten” ciddi soğumalar ortaya çıkmıştır. Biraz daha açalım:
Birilerin din adına cihada, daha doğrusu kıtale (vurup kırma) kalkışmaları ya da meydana sürdürülmeleri, yetmez, din adına, dindarlık kisvesiyle, kutsal metinler eşliğinde istila, işgal ve yağmaya girişmeleri, işgal ettikleri köy, kasaba ve kırsallarda halkın -ki yüzde doksanı Müslümandırlar- mal, can ve namuslarına musallat olmaları inkârcılığın eline, diline ve yüreğine kuvvet vermiş, İslâm karşıtı propagandası adına ele geçmez imkânlar hazırlamış, altın fırsatlar sunmuştur. İnkârcılara, “İşte Müslüman, işte İslâm!” dedirterek Müslüman halklar arasında ciddi bir hayal kırıklığı oluşturmuşlardır. Aklı gözünde olan halk yığınları ise, ne yazık ki bu propagandalara kanmış, kendinden de inancından da mensup olduğu kültür ve medeniyetten de nefret eder hale getirtildi. İşte bu nefrettir ki, inkârcılığa giden yolu genişletmiş, inkârcılığa yönelmeye dair cesaret vermiştir. Sonuç, tıpkı Bediüzzaman’ın dediği gibi, “Sivrisinekten kaçıp yılanın ağzına girmek”ten farksızdır. Zira dinlerini kaybettikleri gibi dünyadan da nasiplenemediler…
Evet, hassas bir konudur; aklını kullanamayanlar, akil kitlelerin tuzaklarına düşer. Hiç kimse tuzağa düşürdüğünü el üstünde tutmaz, başına taç edinmez. Onu kullanmak ve harcamak üzere avlar. İnkârcılığın sinsi taktiklerinden bihaber kitleler, özellikle gençler ve kendilerini aydınlanmış sanan entelektüel kesimler, evvela kendilerine yabancılaşma kompleksinden kurtulmalıdırlar; olayları emperyalizmin propaganda araçlarıyla değil, aklıselim ve tarihin perspektifiyle okumalıdırlar. İslâm’ı ve Müslümanları şiddet ve istismar edilen kavramlar üzerinden vurmaya çalışanlara, şu tarihsel gerçeği mutlaka hatırlatmalıdırlar: Avrupa’nın mazisine bakın; Yüzyıl Savaşları, Mezhep Savaşları, Engizisyon Canilikleri, Haçlı Savaşları, Birinci ve İkinci Emperyalist Savaşlar ve daha niceleri… Bütün bunlar Müslümanların icat ve icraatları değil, bugün hümanizm çığırtkanlığı yapan Avrupalı rejimlerin mahsul ve maharetleridirler. Yetmez, cihatçı terminatörler de bizim dünyamıza ait değildirler; onların örgütlendikleri, direktif aldıkları ve nihayet teçhizatlandırıldıkları merkezler de size aittir. Ellerinde, diplerinde ve üstlerindeki her şey size işaret etmektedir…
Şüphesizdir ki, saltanat dönemlerinin -dikkat edin saltanat dönemleri diyorum- yıkımı çok büyüktür; görmezlikten gelinemez. Ancak hakkın, hukukun, adaletin, insan hak ve hürriyetlerinin keyfiliğe kurban edildiği saltanat dönemleri, İslâm’ı ve Müslümanın şahsiyetini karalamaz, bu kara leke doğrudan doğruya İslâmî seçim modelini (hilafeti) saltanata (zor ve kuvvetin hakimiyetine) dönüştürenlere aittir. Bununla birlikte, doğrudur, “hilafetin ilga ve inkârı demek olan saltanat”, inkârcılığı beslemiştir; batıcı ve seküler anlayışlara hız vermiştir. Bir taraftan dinî argümanların kullanılması (alet edilmesi) öte yandan yönetimde keyfiliğin sonuna kadar cari olması; farklı din ve mensubiyete sahip olanlara “ötekiler” muamelesinin reva görülmesi, halka yüklenen ağır ve tahammül dışı malî mükellefiyetler ve daha nice haksızlıklar inkârcılığı beslemiştir. Ne yazık ki zora, zorbalara ve zorakiliğe yöneltilmesi gereken tepki ve eleştiriler, dine ve dindarlara, teşmil edilmiştir.
Red ve inkârlar böyle başlasa bile, bu inkârcılığı haklı ve doğru saymaz. Çünkü onun çıkışı, haksızlığa karşı olmadığı gibi, varacağı nokta da hakkın ve adaletin tesisi değildir. O, fırsatların oyuncusudur.
İnkârcılığı besleyen, daha doğrusu ona fırsat tanıyan bir uygulama da taassupçu yaklaşımdır. Din adına söz sahibi olduğu sanılan ya da kendilerini öyle sanan hoca ve şeyh unvanlı kimselerin klasik ve gelenekçi medrese metotlarıyla edinmiş oldukları bilgilerde ısrar etmeleri, bu bilgilerin realite ya da bilimle çeliştiği noktalarda hakperestlik yerine taassuba sarılmaları -aklı ve bilimi dışlama pahasına- gelenekçi ve nakilci bilgilerinde ısrar ve inat etmeleri, onların şahsında dine ve din adamlarına güvensizliği pekiştirmiş, din, onların aktardıkları gibi kabul görmüş; neticede yetersiz, cevapsız ve tatminkârlıktan uzak bir din anlayışı ortaya çıkmıştır. Böylesi bir din anlayışı, hakiki ve şuurlu din adamlarını ve dindarları ciddi üzerken, din düşmanlarına dini inkâr cesareti ve din adamlarına hakaret fırsatı doğurmaktadır. Bu noktada, Gazali’nin, “Cahil dost, düşman kadar zarar verir” sözünün ne kadar doğru ve isabetli olduğunu bilmem izaha gerek var mıdır?
İnkârcılıkta rol oynayan bir faktör de başta Avrupa olmak üzere gayr-ı Müslim ülkelerde gelişen bilim ve teknolojidir. Bu gelişme, tarih ve uygarlık bilincinden yoksun olan ve daha çok seküler eğitim ve kültürün tornasından geçmiş sözde Müslümanlarda “aşağılık sendromu”na yol açmıştır. Marksizm ve komünizm gibi materyalist ideolojilerin de katkısıyla inançları sarsılmış bu sözde Müslümanlarda, dine ve dinî değerlere karşı önce saygısızlık şeklinde baş gösteren furya, süreç içinde inkârcılıkta karar kılmayı intac etmiştir. Bu ideolojilerin telkin ettiği, “Din, insanları uyuşturan bir afyondur” telakkisi ve “Tanrı inancı, aciz ve çaresizlerin başvurduğu bir sığınaktır” tezi ve algısı, inkârcılığın önemli sac ayaklarındandır. Materyalist doktrinler, inkârcılığı beslerken, inkârcılığa meyyal olanlar için tam bir cesaret dopingi olmuştur. Ancak şu bir gerçektir; dinin yerine bilimi yerleştirmeye çalışanlar, zor ve tezvir yöntemleriyle imajını bozmaya çalışanlar her zaman olmuştur, olacaktır da. Lakin din; su, hava, gıda ve ışık gibi temel ve hayatî bir ihtiyaçtır; bu ihtiyaca yönelimi hiç kimse durduramaz. Yavaşlatma olabilir, ancak yok etmeyi başaramazlar. Nihayet bu ülkede dine kastedildiği dönemler olmuştur, ama “Su akar, mecrasını bulur” misali, halk da fıtratını bulmuş aslına dönmüştür.
Şunu da belirtmekte fayda vardır; inkârcılık İslâm coğrafyasının mahsulü değildir, bu yıkıcı, yakıcı ve yok edici akide batı patentlidir, oradan sirayet etmiştir. Örneğin; Ortaçağ Avrupası’nı hatırlayalım; o çağlarda, o coğrafyada hüküm süren Katolik mezhebinin din adına yaşattığı akıl almaz vahşetleri, uyguladıkları engizisyon mezalimlerini derhatır edelim. Çoğumuz okumuşuzdur. Din ve mezhepçilik adına yaptıkları yüzlerce yıllık savaşlar, hassaten Haçlı Seferleri, bu uğurda sebep oldukları kitlesel ölümler ve daha nice mezalimler… Din tandanslı olan bu vahşetli ve dehşetli hadiseler, o günün Avrupa aydınlarında -ister istemez- dine ve din adamlarına karşı nefreti kamçılamış, toplumsal ve kitlesel felaketlerin yegâne sebebi olarak din ve din adamları görülmüştür. Dini inkâr, din adamlarını istihkar ve derken dinin sahibine karşı duyulan “entelektüel kin” yaygın inkârcılığın ilk dinamiklerinden biridir. Bu inkârın ana üssü Avrupa’dır, sebebi de Katolizm bağnazlığıdır. Diğer din ve coğrafyalara sirayeti çok sonralarıdır.
Farklı boyutlarıyla inkârcılığı ele alıp işlemenin, bir yazının sınırlarına sığamadığı ortadadır. Her şeye rağmen, “Niyet-i halise, muvaffakıyetin refikidir” düsturunu rehber ettik, “İnkârcılığın Psikolojisi” gibi ciddi bir konuda tecrübe-i kalemde bulunduk. Az da olsa, muvaffak olmuşsak “Haza min fadli rabbi” diyor, konunun mufassal tahlilini ehil kalemlere bırakıyoruz.
