Close Menu
  • Sayılarımız
  • Editörden
  • Kategoriler
    • Düşünce Deneme Yorum
    • Toplum Aile
    • Edebiyat
      • Öykü
      • Şiir
    • İz Bırakanlar
  • Yazarlarımız
    • Doç. Dr. Cuma Karan
    • Osman Tekin
    • Yunus İpek
    • M.Emin Yıldırım
    • M.Arif Koçer
    • Osman Tunç
    • Selami Yüksel
    • Tüm Yazarlar
  • İletişim
Facebook X (Twitter) Instagram
Ortak ZeminOrtak Zemin
  • Sayılarımız
  • Editörden

    Editörden 33

    25 Nisan 2025

    Editörden 32

    17 Ocak 2025

    Editörden 31

    29 Nisan 2024

    Editörden 30

    29 Mart 2024

    Editörden 29

    28 Şubat 2024
  • Kategoriler
    • Düşünce Deneme Yorum
    • Toplum Aile
    • Edebiyat
      • Öykü
      • Şiir
    • İz Bırakanlar
  • Yazarlarımız
    • Doç. Dr. Cuma Karan
    • Osman Tekin
    • Yunus İpek
    • M.Emin Yıldırım
    • M.Arif Koçer
    • Osman Tunç
    • Selami Yüksel
    • Tüm Yazarlar
  • İletişim
Ortak ZeminOrtak Zemin
Anasayfa»Kategoriler»Kapak Dosyası»Çıkmazlarımızdan Biri: Yaşadıklarımız; Hedonizm mi İslam mı?
Kapak Dosyası

Çıkmazlarımızdan Biri: Yaşadıklarımız; Hedonizm mi İslam mı?

Doç. Dr. Cuma Karan» Doç. Dr. Cuma Karan17 Ocak 2025Gûncelleme:13 Mart 2025Yorum yapılmamış9 dakikada okunur
Facebook Twitter Email Telegram WhatsApp Copy Link
Paylaş
Facebook Twitter WhatsApp Telegram Email Copy Link

İnsanlık tarihiyle özdeş olan hazzcılık/lezzetperestlik ilk dönem filozoflarının da gündeminde olduğu bir kavram olmuştur.   Grekçe kökenli Hedonizm/hazzcılık ve mutluluğun kazanılması için temel ölçüt olarak hazların tatminini öngörmüştür. Bir ahlâk felsefesinin ismi olarak felsefe tarihinde yerini almış ve İslam Fârâbî, Epikuros’a nisbet ederek hedonistler diye bilinen bu anlayışı “fırkatü’l-lezze” diye tanımlamıştır. Sokrat ise, bu hazzcılığı reddederken onun öğrencisi olan Eflatunla aynı asrı paylaşan Filozof Aristip, Cyrene okulunun kurucusu olarak hedonist tutumu;  “bütün etkinliklerimizin amacı hazzdır”[1] şeklinde özetlemiştir.

Felsefenin de ana konuları arasında yer alan ve adeta bir anlayış olarak kendini gösteren Hazzı/hazzperestlik ve buna karşı bir sistem geliştirmeye çalışan din kavramlarına biraz daha yakında bakalım.

İlk insan Hz. Âdem’den, son nebi Hz. Peygambere kadar gelip geçen bütün ümmetlerde “Hakk ve Batıl mücadelesi” diye tanımladığımız iki mücadelenin varlığına tarih şahit olmuştur.  Bu ayrışmayı; batılın üzerinde inşa edildiği, kontrol ve denetim tanımayan, şükrü ve hesabı sonuç vermeyen hazz ile ilahi dinlerin ortak ismi olan İslam’ın mücadelesi olarak tanımlamakta mümkündür.

Hazz; dışarıda insi ve cinni şeytanların, içerde de nefsani duyguların etkisiyle hayatımızdaki bütün alanlarda nefsi, tatmin adına peşinde koştuğumuz veya koşuşturulduğumuz her şeydir.

Hayatımızın bütününü yönlendiren ve bunu şekillendiren ilahi sistemi din olarak tanımladığımızda karşımıza şu soru çıkıyor; birey ve toplum olarak bugün yaşadığımız hazz dini mi yoksa İslam dini mi?  Bu konuyu Kuran da ciddi bir şekilde gündemine alıyor. Zira Mekke toplumunda da o dönemde hazzcılık denilen hedonist anlayış toplumda egemendi. Tarihe baktığımızda bu hedonist yaşam bütün toplumların ortak yaşantısı, adeta ortak dini olmuştur. Zira yaşam bu arzunun etrafında şekilleniyordu. Başta Pompei ve Lut kavmi olmak üzere birçok benzeri toplumlar bu hazcılık/hedonizsm hastalığının neticesinde felaket ve helakete uğramışlardır. Biz onlardan önce nice insan nesillerini helâk ettik. Sen, onlardan herhangi bir kimseyi görüyor veya onların cılız bir sesini olsun işitiyor musun? (Meryem, 98)

“Her şey bu dünyada yaşanmalı” anlayışı temel felsefeleri olmuştu. Hatta Belçikalı filozof Raoul Vaneigem Zevkler Kitabı’ nda: “Daha az acı için değil, daha çok eğlence/hazz için savaşmak istiyorum.” der. Bu tür anlayışlara dair Kuran’ın ifadelerinden birkaçı:

Hevasını (arzularını, tutkularını çıkarlarını, kuruntularını)  ilahlaştıranı gördün mü? (Casiye,45/23-24, Furkan 25/43.) Bu dünya hayatımızdan başka bir hayat yoktur. …(Casiye,45/24)

Sonra bunların ardından öyle bir nesil geldi ki, namazı terk ettiler, heva ve heveslerine uydular; onlar bu taşkınlıklarının karşılığını mutlaka göreceklerdir.(Meryem, 19/59)

Böylesi düşünenlere adeta ilahi bir cevap aynı şekilde şu şekilde Kuran’da verilir:

Yesinler, içsinler, zevk etsinler, haz ve emel onları oyalaya dursun, yakında bilecekler.(Hicr 15/3)

Hazz dinine kendini kaptıran, arzu ve isteklerini ilahlaştırmıştır artık. Bu sebeple ilahi bir ceza olarak bile bile yapılan bu tercihin bir sonucu olmalı, o da çok net bir şekilde Kuran’da şöyle belirlenmiştir: Arzularını tanrı yerine koyan, Allah’ın -bilgisine rağmen (sapmayı tercih ettiği için)- saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözüne de perde çektiği kimseyi bir tasavvur et! Allah’tan sonra onu kim yola getirecek? Düşünmüyor musunuz? (Casiye 45/23.)

Hazzlarıyla baş başa kalıp onda kaybolanların ve Allah’ı unutup da o hazları ilahlaştıranların akıbetlerini Allah şöyle bildiriyor:

Allah’ı unutup da Allah’ın da kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın onlar, yoldan çıkan kimselerdir.” (Haşir, 59/19)

İşte onlar ahirete karşılık dünya hayatını satın alan kimselerdir. Bu yüzden ne azapları hafifletilecek ne de kendilerine yardım edilecektir.” (Bakara 2/86)

Hz. Peygamber de aynı şekilde bu hazz dininin tahakküm ve baskısından bakın nasıl Allah’a sığınmış:

Hz. Peygamber; “Allah’ım! (Beni yaşattığın sürece) göz açıp kapayıncaya kadar olsun beni nefsimin yönetimine bırakma.” (Ebu Davut, Edep,110)

Hazzların Yaşantımızda Makes Bulduğu Bazı Alanlar:

Kuran, Hz. Yusuf (as)’ın dilinden nefsin durumunu; Gerçekten nefis kötülüğü emreder.(Yûsuf, 12/53) tespitiyle nefis ve şeytanın en çok kişiyi hazzlara boğdurmak suretiyle saptırdığını duyurmaktadır. Bu hazzlar hayatımızın birçok alanında kendini göstermektedir.  Birçoğumuzun farkında olamadığımız ancak hayatımızı adeta çepeçevre saran bu hastalığın en çok yayıldığı noktalardan birkaçını şöyle sıralamak mümkündür:

1.Giyinme: Giyinmenin amacı sağlık ve iffet açısından örtünmek, onur ve haysiyetiyle toplumda beraber yaşamaktır.  Bedenimizin sağlığını ve tesettürünü sağlaması için giydiğimiz bu giysiler, bugün gerçekten sadece bu işlevde mi yoksa nefsimizi okşayan,  bizi gurura, çalım atmaya, üstünlük taslamaya, böbürlenmeye götüren bir işleve mi sahip? Elbise dolaplarımız kaç takım elbise ile doludur? Ve bunlar ne kadar sıklıkla giyilmektedir? Ya da ne kadarı ihtiyaçtır?  Daha da önemlisi; bunlarla kendimizi örtüp korunuyor muyuz yoksa bunlar üzerinden başkalarına farklı mesajlar mı veriyoruz? Bugün maalesef bazı insanlar kişilik problemlerini, komplekslerini elbise üzerinde gidermenin acziyeti içerisindedirler. Bilgili kişilerden çok cahil insanların sık sık elbise değiştirmeleri, israfa varan bu bağımlılıkları bu kişilik probleminin bir yansıması olarak görülebilir. Son dönemlerde özellikle genç kızlarda topuklu ayakkabıyla erkeklerin gözünde uzun boylu görünme adına katlanılan o eziyetin cahiliye Arap kadının, erkeğin dikkatini çekmek için ayak bileklerine taktığı halhaldan ne farkı vardır? Bu da hedonizmin, kendi fıtri durumu için olamamanın, ancak başkasının zevkine, eğlencesine kendini feda etmenin (!) en talihsiz ameli olsa gerek.

Temiz, düzgün, uygun giyinmek yukarıda bahsi geçen konun dışında olan ve bir Müslümanda olması gereken bir tutumdur. “Allah’ın kulları üzerinde görmek istediği nimet” de bu olmalıdır. (Müsned, II, 403) Ayrıca giyimiz; ilahi, İslami ölçekli ve ihtiyaç merkezli mi yoksa tatmin dediğimiz hazz/hedonist odaklı mı?

  1. Beslenme: Hedonizmin en çok kendini gösterdiği hususların başında beslenme gelmektedir. İnsanoğlu, yaşamak için yeme ve içme ile mükellef iken adeta tersi bir durumla yemek ve içmek için yaşamaktadır. Bir yandan açlıktan ölen, hayatta kalma mücadelesi veren insanların varlığı diğer taraftan da hazzcılığın esiri olarak aşırı kilolarla mücadele eden hedonizst/hazz(zedeler)in(!) mücadelesi. Nitekim Hz. Peygamber; “Her iştah duyduğun şeyi yemen israftır.” (İbn Mace, Et’ime, 51) Bugün toplumun bir kısmı israfın cezasını çekerken bir kısmı da açlığın sefilliğin dayanılmaz acısını yaşıyor.

Hazzcılığın faciasını Hz. Peygamber asırlar öncesinde şöyle uyarmış;  Âdemoğlu midesinden daha şerli bir kap doldurmamıştır. Âdemoğluna belini doğrultacağı kadar birkaç lokma yeterlidir. Eğer daha fazla yemek istiyorsa, (midesini üçe ayırsın), üçte biri yemek, üçte biri su, üçte bir de nefesi için.” (Tirmizi, Zühd, 47) bu ölçüye insanlık uyabilse hedonizmden de israftan da ve daha ötesi açlığa insanları mahkûm etmekten de kurtulmuş olur. Beden sarayının kapıcısı konumunda olan tat duygusunun hazzı uğruna beş paralık bir lokma adeta yüzlerce kat fazla bir bedel ile kontrolsüz bir şekilde kısa bir zevk uğruna beden sarayına alınarak bedeni de hayatı da zehir etmeye yetiyor. Bugün maalesef insanlık, açlara gitmesi gereken yiyeceği, hazzlarına yenik düşerek kendi bedenini onun işgaline daha sonra da o fazlalıklardan kurtulmanın mücadelesinin garabetini yaşamaktadır.   Hz. Peygamber’in bu tespitini de hikmetleriyle etraflıca düşünmek lazım: “Mü’min bir midede içer, kâfir yedi midede içer.”(Buhari, Et’ime, 12)

  1. Eğlence: Eğlencelerimiz derken meşru olarak örf ve adetlerimizden esinlenen toplumsal değerlerimizden saydığımız eğlenceleri kast etmekteyiz. Bunların başında yer alan düğünlerimiz vb. mutlu anlarımızda da maalesef bu hazzcılığın etkisinden kurtulamamıştır. Buna en tipik örnek düğünlerimizdir. Düğün salonları, eğlence/müzik masrafları, bir gecelik ve birkaç saatlik için alınan nişan ve kına elbiselerimiz, bir seferinde giyilecek olan gelinliklerimiz, kilolara varan takılarımız….. evlerde ömrümüzde nadiren kullanılacak olan bazı çeyiz malzemelerimiz, ihtiyacın değil hedonizm/hazcılık inancın baskısıyla eşyaya esir olmuş bizi de kuşatan toplumumuzun hazin tablosudur. Senelerin birikmiş emeği ve daha yıllar sonra da kendisinde kurtulamayacak olan borçların esiri olarak yaşamak, olsa olsa hedonist bir yaşamın tezahürüdür. Ancak bu hazzcı yaşamın da en büyük problemi; kişiye fark ettirmeden; bir habbe üzüm yedirmeye bedel on tokat da vurdurmasıdır. İnsanlık, bu önü alınmayan israf selinin önünde az önce kurulmuş olan nice görkemli yuvaların kısa süre sonra nasıl yıkıldığına da şahididir. Boşanma vakaların, evlilikleri geçtiği günümüzde hudavarî bir başlangıç ile başlanmayan bu eğlencelerin hedonizmin/hazzcılığın etkisiyle nasıl inhidama uğradığının acısını yaşamaktadır.

4.Evler: Bugün hazzcılığın etkisinden kurtaramadığımız yerlerden biri belki de en önemlisi; dünya cenneti olması gereken evlerimizdir.  Müslüman ailesine yakışır bir İslam evi ile hazzların etkisiyle kurulmuş ve bu sistem üzerine devam eden hedonizmin mekân ve makarrı olmuş evler düşünüldüğünde pek de olumlu bir cevap bulamıyoruz. Zira israf, ihtiyaçlara göre değil isteklere göre düşenmiş, doldurulmuş, başkasının nazar ve duygularını tatmin veya gıpta damarlarını tahrik edecek bir evler dünya cennetinden uzak evlerdir. İnanç ve kültür dünyamızdan uzak bir içerikle donanmış evlerde kendi inanç ve örfümüzün havasını solamayacağımız gibi, mekânı kendine değil kendini mekâna uyduran uydu bir aileden öteye geçmekte mümkün gözükmemektedir. Ayrıca her evde çocuklarımıza bile giriş izni vermediğimiz misafir karşılama adına adeta kutsal mekân dediğimiz salonlarımız, mutfak raflarını belki de senede bir bile kullanmayacağımız malzemelerimiz, bize haftalık ve yıllık temizlik külfetinden başka israf ve bunların ödemelerine adanan bir ömrün hebası, hedonist anlayışın bize vurduğu en büyük darbedir. Eşyaya feda edilen ömrümüz, ibadetlerimiz, değerlerimiz, sıla-ı rahimlerimiz, ahirete müteveccih olması gerek duygularımız hepsi tek tek bu fani dünyanın metaına feda edilmektedir.  “Dünya hayatı sizi aldatmasın.” (Fatır, 35/5) ilahi emre rağmen hala aldatılmaya ve aldanmaya devam ediyoruz. Hâlbuki “Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Muttaki olanlar için şüphesiz ki ahiret yurdu daha hayırlıdır. Hâlâ akıl erdiremiyor musunuz?” (En’am, 6/32)  hakikatı bile bizi dünyanın hazzından, hedonist gafletten uyandırmaya yetmemektedir. Kitap raflarının yerine duvarları boydan boya kaplayan televizyon ekranları,  evi adeta tv kanalının insafına bırakılmış bir dünya esaretine açık hale getirmektedir. Kısacası dünya cenneti olması gereken evlerimiz,  bize ve ihtiyaçlarımıza göre mi? yoksa hazz dünyamızın azgın taleplerine göre mi?

Hulasa bugün yaşantımızı kuşatan ve onu yönlendiren değerlerimiz, inanç ve ihtiyaçlarımızdan çok hazz ve başkaları merkezli talepler olmaktadır. Bu durum hayatımızın birçok noktasında kendini göstermektedir. İbadetlerimizde bile Allah’ın rızasından çok riya virüsünün bulaşmasıyla adeta başkalarının bu durumdaki etkisi kendini göstermektedir. Allah’ın bize şükür için verdiği nimetleri, nefsin ve hazzın emrine harcamak öncelikle nimet sahibine en büyük saygısızlıktır. “Size in‘âm ettiğim nimetimi hatırlayın” (Bakara 2/40, 47, 122) emrince hatırlayıp şükre dönüştürmek yerine bununla yetinmeyen doyumsuz hedonist ihtirasların kurbanı olmaktadır. Hâlbuki gerçek hayat ve hazzın mekânı Hz. Peygamberin de buyurmasıyla; ” Gerçek hayat, sadece ahiret hayatıdır.” (Buhari, Rikak 1) Bu sebeple insanın vazifesi nefsin tatmini değil, ıslahıdır, dünyada, hazza ulaşmak değil, hazz diyarı olan cennete hazırlanmaktır. Serbest ve kontrolsüz bir yaşam değil, kontrollü ve murakebeli, denetimli bir hayat sürdürmektir. Kısacası insan hedonist değil hudaperest olmalıdır.

Kuran’ın Kasas Suresindeki şu ayetler bahsetmeye çalıştığımız bu durumu çok net bir şekilde özetlemektedir:

Kārûn, “Bu serveti sahip olduğum bilgi sayesinde elde ettim” diye karşılık verdi. Bilmiyor muydu ki Allah ondan önceki kuşaklardan, ondan daha güçlü ve daha çok servet biriktirmiş kimseleri helâk etmişti. Ama suçluluğu kesinleşmiş olanlara artık günahları sorulmaz!  Kārûn gösterişli bir şekilde kavminin karşısına çıkardı. Dünya hayatını arzulayanlar, “Keşke Kārûn’a verilenin bir benzeri bize de verilseydi! Doğrusu o çok şanslı!” derlerdi. Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise şöyle derlerdi: “Yazıklar olsun size! İman edip iyi işler yapanlar için Allah’ın mükâfatı daha üstündür. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir.” Sonunda biz onu ve evini barkını yerin dibine geçirdik. Artık Allah’a karşı ona yardım edecek adamları olmadığı gibi, kendi kendini kurtarabilecek durumda da değildi. Daha dün onun yerinde olmayı isteyenler bu defa, “Yazıklar olsun bize! Demek ki Allah rızkı kullarından dilediğine bol, dilediğine de ölçülü veriyormuş. Allah bize lütufta bulunmuş olmasaydı, bizi de mutlaka yerin dibine geçirmişti. Vah ki vah! Demek inkârcılar iflâh olmazmış!” der oldular.(Kassas 28/79-83)

[1] İlhan Kutluer, “Lezzet” DİA, İstanbul 2003, 27/170-2

Doç. Dr. Cuma KARAN

2025 Ocak 32. Sayı Hedonizm İslam Kapak Dosyası Ortak Zemin Ortak Zemin 32
Paylaş Facebook Twitter WhatsApp Telegram Email Copy Link
Doç. Dr. Cuma Karan

İlişkili İçerikler

İslamî ve İnsanî Şahsiyetin İnşası

20 Nisan 2025

Dinî Bilgi Ne Zaman Ahlaka Dönüşür?

19 Nisan 2025

Nur Eğitim Modelinde İdeal Eğitim

18 Nisan 2025

Peygamberimizin (s.a.v.) Mirası Suffa ve Bize Öğrettikleri

17 Nisan 2025
Bir Yorum Ekle
Leave A Reply Cancel Reply

© 2026 Ortak Zemin. Geliştirici RX.

Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.