Dayatılmış öğretilerle, demode olmaya mahkûm beşerî yasalarla hayat ve hareketini tayin edenler, asla özgür değillerdir; irade ve amel rotalarını başkaları belirlemektedir. Hayat ve var oluşunu anlayamayanlar; kendi öz çabalarıyla anlamlandıramayanlar, başkalarının -dilediklerince- anlamalarına ve anlamlandırmalarına meydan açmış olurlar. Bir süreç olarak, varlık ve yokluk ortasında kalan hayatı, sadece düşünerek değil, aynı zamanda sorgulayarak, ne amaçla yaşadığımızı ve sonumuzun ne olacağıyla ilgili gerçek bir bilince erişmek zorundayız. Nitekim içsel ve fıtrî bir saikla sorgulanmayan hayatlara, başka sorgulayıcılar karışmakta; hayatımızın kontrolü, zamanla başka beyinlerin denetimine ve tasallutu altına girmektedir.
Maalesef, modern dünya, mevcut olan sorgulama istidadını, insanın elinden almış, beyni geçici haz, heves ve mutlulukların, uyutucu zevk ve keyiflerin ana üssü ve odağı haline getirmiştir. Tıpkı ağlara takılan balıklar misali, insan beynini “sosyal ağlar”a bağlamıştır. Malum, günümüz teknolojisinin birinci derecede kaynağı ve aktörü “Batı”dır. Batı’nın dünyaya sunduğu tüm bilgiler ve bu bilgilerle etkileşime giren toplumların ana rengini kendisi tayin eder. Batı tandanslı bilgiler, aynı halde onun ideolojisinin baskın karakterini taşırlar. Dolayısıyla, buna muhatap olan toplumumuz, özellikle de genç ve yeni yetme neslimizin şekillenmesinde bu baskın renk ve karakter etkili olmaktadır; ciddi değişim ve dönüşümlere neden olmaktadır. Batı’nın dayattığı bu yeni hayat ve düşünce tarzı, bilinçli analiz ve sentezden yoksun olan toplumlarda -ki biri de bizim toplumumuzdur- bir salgın gibi, ciddi çıkmazlara yol açmakta, sosyal travmalara zemin hazırlamaktadır.
Hayata, insana ve insancıllığa dair hiçbir derdi, tasası olmayan günümüz gençliği, tüm gayretini ve enerjisini bedensel ve maddesel yönüne yoğunlaştırmakta, maddi ve cismanî cephesine hizmet etmeyen her şeyi adeta elinin tersiyle ilgi alanının dışına itmektedir. Egoist, hedonist (hazperest) ve egosantrik olan bu yeni kişilik, haz, heves ve şehvetini merkeze alırken, buna müsait düşmeyen ya da engel teşkil eden bütün tarihsel, sosyal, ahlakî, vicdanî, imanî değerlerini ayaklar altına alabilmekte; red ve inkârla mukabele edebilmektedir. Ve derken, vicdanen çürür ve kokuşur; tümden kontrol dışına çıkar. Artık, şehvet, servet ve şöhret üzerine kurguladığı yeni yaşamın uğrunda, anne, baba, evlat, akraba, dost, millet, toplum, insanlık… Hiç biri ilgisini çekmez, tümüne karşı kör, sağır ve dilsizce bir tutum içine girer. Onun yaşamına hükmeden, yalnızca hazdır, şehvettir; beyin, bütün komutlarını bu odaklardan alır, ona teslim olur, esir olur; onunla yatar, onunla kalkar, onunla yaşar…
Bu tarz bir esareti görmezden gelen -sözüm ona- özgürlük ve serbestlik (aslında başıboşluk) savunucuları, onların zihniyetinin müşahhas temsilcisi “ahtapot sistem” de bütün varlığıyla ve gayretiyle bu esareti meşrulaştırmakta, yasal güvence altına almaktadır. Nitekim, hedonistçe (hazperestçe) bir yaşam tarzı olan bu menfi ve bulaşıcı hayat felsefesi, her geçen gün daha da yaygınlaşmakta, daha çok insana sirayet etmektedir. Adeta önü alınamaz bir salgına dönüşmektedir. Bunun acı ve yıkıcı sonucu olarak, her geçen gün şiddettin, intiharın, sapkınlığın ve doyumsuzluğun başını alıp ilerlemesi; aile düzenlerinin sarsılıp yıkılmasıdır. Evet, gündemi Allah ve sunduğu hayat ve şeriatı olmayanların, fıtrata aykırı yaşam ve düşüncelerle tatmine kavuşması mümkün müdür? Ateş, hiç bir zaman oduna doymaz, “yeterdir” demez.
Bir zamanların yardımsever, iç huzuru önemseyen, digergam, maneviyatta derinleşen, komşusu aç iken kendisi tok yatamayan bu toplum, çok hızlı bir şekilde dejenere olmakta, özünden uzaklaşmakta, egoist (bencil), tenperest, narsist, hedonist bir kimliğe bürünmektedir. İnsanı, sadece maddeden ve cisimden müteşekkil bir varlık olarak tanımlayan menfi felsefe ve ideolojilerin etkisiyle, ülke ve toplum olarak hayata dair tüm kuram ve kurallar da bu yönde şekillenmektedir. Aslında aşağılık kompleksine giriftar olmuş tüm geri toplumlar, aynı özelliği yansıtmaktadır. Zira “haz”ı ve “haz felsefesi”ni (hedonizmi) merkeze alan sistemler, -ki bizim de maruz kaldığımız öyledir- toplumsal gereklilikleri bu zihniyet dünyasına göre dizayn etmekte; eğitim, reklam ve propaganda kanallarıyla kendi insanına dayatmaktadır.
Yunan felsefesinin evlerimizin en dibine, yüreklerimizin ta merkezine konuşlandırıldığına dair birçok delil vardır ki bunların en göze çarpanı, her anın keyfini çıkarma tutkusu, bireyselcilik (individüalizm), bencillik, anti sosyallik, komşudan kaçmak (öldüğünü ise, ancak yaydığı kokuyla farkedip kaldırılmasını da polise bırakmak), konforculuk, kimsesizlik, ilgisizlik, vurdumduymazlık (nihayet kimsesizler yurdunda sevgi ve şefkatten yoksun büyüyen yığınla çocuk, saygısızlık ve ilgisizlikle ölüme terkedilen yaşlı anne ve babalar buna görmezlikten gelinemez), öte taraftan sayısızca hastalıklar, canilikler (biricik hayat arkadaşını dahi acımasızca doğrayacak derecede) ve daha nice olumsuzlukla, değer yargılarımızın çoktan raflarda çürümeye bırakıldığını, onun yerine felsefik ve ideolojik akım ve yaşam tarzlarının ikame ettirildiğini göstermektedir.
Evet, hedonizme terkedilmiş yığınların, “haz aldığın şey iyidir, acı duyduğunsa kötüdür” felsefesiyle, daha doğrusu iman ve itikadıyla sürdürdükleri başıboş ve hovardaca yaşamları, en küçük bir acı ve musibet karşısında nasıl yerle bir olduklarını, mukavemetsiz kaldıklarını, ne denli büyük bir hayal kırıklığına uğradıklarını her gün müşahede etmekteyiz. İsyanlar, bunalımlar, cinnetler, intiharlar ve en hafifiyle sarhoşluk ve berdoşlukta karar kılmaları, teselliyi akıl ve ruhu uyutmada, uyuşturmada aradıklarını bilmem örneklemeye gerek var mıdır?
Bu fikrin ve akımın yetiştirdiği her bir talebenin, Asrın Doktoru’nun dediği gibi, “Batnın ve fercin tatmini uğruna, geçici ve suri lezzetler adına gösterdikleri nihayetsiz zilletle nasıl da zelil bir firavuna dönüştükleri”ne dikkat edilmelidir; ibret alınmalıdır.
Sonuç olarak; ışık hızıyla ilerleyen kapitalizm, dijital devrim, sosyal kişilik ve irtibatların yerine ikame edilen “sosyal ağlar”, makyavelist kişilikler, inanç özgürlüğü adına “benlik” tımarhanesine kapatılmış inançlar ve en acısı da aile mefhumunun olmazsa olmazı olan sadakatin unutulmasıyla nameşru dairelerde aranılan zevk ve lezzetlerin, anlık mutlulukların lezzetten ziyade elem ve keder getirmesi kaçınılmaz bir sondur. Ruhun sükûn bulduğu, insanın bu dünyadaki cenneti, sığınağı ve korunağı olan aile, ne yazık ki enkaza dönüşmüştür. Malum ve göz ile görülen bu hastalık ve problemin acil tedavi ve çözümü ise, insana ve fıtrata yabancı ideolog ve ideolojilerin batıl formülleriyle değil, ancak ve ancak Yaratıcımızın “Kur’an”ıyla sunmuş olduğu ter û taze iman ve İslâm esaslarıyla mümkün olur.
Evet, madem yapan bilir, öyleyse bilen konuşmalıdır. Yapan Allah’tır, konuşması ise Kur’an’dır. Ona güvenilmeli, ona danışılmalıdır; çünkü yegane çözüm ondadır. Özgürlük de, mutluluk da ondadır. Ve bu bir hayal değildir, yaşanmış ve yaşanmakta olan bir gerçekliktir. İşte Asr-ı Saadet, işte hakiki mü’minlerin mesudane hayatları… Anlayana!
Gülcan AKYOL
