Bireylerin aile kurma yolunda “evlilik ciddi bir müessesedir” lafına zannediyorum ki her birimiz aşinayız… Peki ya sonrası?
Ciddiyet mi bozuluyor yoksa müessese mi? Sorumluluklarımızı bilmiyor muyuz? Yoksa onlardan kaçıyor muyuz? Çocuklarımızı kim yetiştiriyor? Biz mi yoksa içinde kayboldukları mı? Tüm bu sorulara cevap verirken, “anne olun, baba olun ve sonra çocuk olun, son olarak geri çekilip yalnızca izleyici olun ve bu enkaz görünümlü ailelere şahit olun…”
Aile değerlerimiz bizi biz yapan kültürlerimiz ve yanı başında çürük, kokuşmuş, bilhassa modern hayatın yenilik diye önümüze sunduğu prensipler…
Evlilik karşılıklı anlaşma, hayatı paylaşma ve müşterek bir yaşamdır.
Kadın yapı itibariyle kırılgan ve narindir, bu yüzdendir erkeğin evin direği olması. Korunması gereken kadındır, öyle ki kadınlara ve çocuklara dokunmamak savaş ahlakıdır. Döndürüp dolaştırıp kadını gündem ortasına atmak ve eşe itaati azaltmak, kadın hakları altında yapılan propagandalar, kadını yüceltmez! Kadının değerini bilmek için batının sapkın kimliğinden özenti kavramlar getirmeye gerek yoktur. İslam gereken kıymeti Cenneti annelerin ayakları altına sererek vermiştir. Örnek alınması gereken ekonomik özgürlüğünü eline alıp “ben özgür bir kadınım hesap vermek zorunda değilim” diyen asi eş değil, kocasından müsaade istemeden evine Hz. Fatıma’yı almayan ve eşinden izin almadan Peygamber torunları Hasan ile Hüseyin’i evinde ağırlamayan en nihayetinde Peygamber efendimizin cennetle müjdelediği kadındır. Örnek eşi, örnek kadını, modern çağın lüks teknolojisinden değil, Asr-ı Saadet evlerinde buluruz.
Sahi teknoloji demişken teknoloji bize ne yapıyor? Bu uzay çağı, bu konuşmayı sökmeden interneti çözen çocuklarımız, ne yapıyorlar?
Şimdi biraz düşünelim. Güzel bir akşam güzel bir sofra, aile fertleri sofranın başına dizilmiş, evin annesi sıcacık yemekleri dolduruyor, evin babası günün tüm yorgunluğuna rağmen çocuğunu ilgiyle dinliyor ve sonra diğerine dönüp gününün nasıl geçtiğini soruyor…
Ne kadar da basit bir betimleme değil mi? lakin bir o kadar huzurlu… Şimdi dönün ve kıyaslayın sizin akşam yemekleriniz nasıl geçiyor?
Şimdi biraz gerçeklerden bahsedelim. Yorgunluğunu atamayan baba yemeğin, tuzuna, sofranın suyuna, tatlının muzuna bahane bulur, heyecanını içinde biriktiren çocuk elindeki telefona gömülmüş durumda, anne yemekleri koyar memnuniyetsizliğe alışık sakince yemeğini yer kalkar ve bu hal bazen sakince değildir; evin küçük çocuğunun sorduğu sorulardan bıkılmıştır, azarlanan çocuk keşfetmeye çalıştığı dünyayı anlamayınca hırçınlaşır ve herkes sofradaki görevini tamamlayıp kalkar.
Aile bu mudur? Gerçekten bu kavramın içi böyle mi dolar? Televizyon karşısında kumandaya yapışık el çocuğunun saçlarını okşaması gereken el değil midir? Rahat üslubu ve asi tavırlarıyla klavyeyi parçalarcasına oyun oynayan çocuk keşfedilecek kitapları keşfedip taze zihnine yeni fikirler oluşturmuş mudur? Telefon kullanırken on parmağında on tuş kızlarımız annesine yardım etmesi gerektiği vakitte aynı beceriklikte midir? Dizi karşısında çekirdek yiyip oyasını işleyen anne değil midir çocuğuna rol model? Peki, tüm bunlardan sonra ektiğimize bakmayıp biçtiğimizden şikâyetçi olmamız ironi değil mi? Biz geleceğimizi, çocuklarımızı nasıl yetiştiriyoruz, zihinleri ne ile dolu, hayat gayeleri var mı? Amaçları ne? Hayalleri ne? Onları doğru yönlendiriyor muyuz?
Hulasa-ı kelam; çocuklarımızın tap taze akılları ve tertemiz zihinleri var ve boş kaset misali gördüklerini, duyduklarını hızlıca kaydedebiliyorlar. Onların bilinçaltlarını kirletmek, teknolojiye gömülmelerine izin vermek, onun zeki bir çocuk olabileceği anlamına gelmez. Onların farkına varın, onlara doğruyu yanlışı ayırt ettirin ve onlara gerçek bir yuva verin, aksi taktirde o birey yetişip, aynı bozuk düzeni döndürmeye devam edecek ve biz bu enkazları konuşmaya devam edeceğiz ismine “Aile”! diyerek. “Kuran’ın edebiyle edeplenmeyenin zamanın te’dibiyle müeddep olunacağı” hakikatini unutmayalım.
Kübra AÇAR
