İnsanoğlu hayat macerasında karşılaştığı problemlere çözüm arayışı içerisinde olduğu bu günlerde hangi beşeri kapıyı çalsa muvakkat (geçici) çözümlerle kendini avutmaya çalışıyor. Geliştirdiği projelerin, sosyal hayat içerisinde insanların kültürüne ve yaşam tarzlarına uyarlama stratejileri, birilerini memnun ederken büyük çoğunluğu yeni kâbusların içerisine sürüklüyor. Bu problemleri aşma noktasındaki NEBEVİ uygulamalara da kapısını önyargı ile
kapamış olanlar kendi ekseni etrafında dönüp duruyor. Öyleyse bu problemler nasıl aşılacak? Kim bu noktada nasıl çözüm getirecek? Sistem içerindeki önyargılı beyinlerle bu kaos nasıl çözülecek? gibi daha birçok sorular beynimizi kemirip durmaktadır. Ülkemizdeki insanların saatlerce televizyon izleme alışkanlıklarını, kitap okuma alışkanlıklarına çevirmek için, yeniden seviyeli kültürlü bir toplum yapısını yakalamak için neler yapabiliriz. Ciddi manada projelere ihtiyaç olduğu ve bu projelerle elimizdeki genç nesillere daha iyi zeminler hazırlayarak fenni anlamda geri kalmışlığı ortadan kaldırarak bize verilen özellikleri ifade etme imkân ve zemini hazırlamış oluruz. Evlerimizdeki çocuklarımızla daha müsbet manadaki iletişimi (yani anne, baba ve çocukların tam bir aileyi oluşturan maddi ve manevi kaynaşmayı) tesis etmedeki özelliklerimizi keşfetmeliyiz. Maneviyattan yabanileşmiş bu asırdaki en büyük sıkıntılarımızdan biri de bu değil mi? Öyleyse daha neyi bekliyoruz? Çocuklarımız… Bizim en değerli varlıklarımızı daha ne kadar bekleteceğiz? Televizyon kumandasını yere atarak evlatlarımızı kucaklama zamanı daha gelmedi mi?
Ya yallı ANNE ve BABALARIMIZ! Onlarla olan ilişkilerimiz ne durumda. Onların çocuklaşırken bizim olgunlaşmamız. Onların yapmış oldukları (ki ihtiyarlıklarından dolayı) küçücük hataları çok önemliymiş gibi sinirle sağımız ve solumuzdakilere kahramancasına bir iş yapmış gibi anlatmak. Onların biran önce öbür tarafa gitmelerini beklemek ve daha bir sürü şeytani düşünceler. Bir gün; EVET bir gün bizim için de aynı duyguları evlatlarımızın hissedecek olması ne kadar acı değil mi? Halbuki onlar ömürlerini bizim daha iyi ortamlarda yaşayabilmemiz ve başarılı ve kaliteli bir insan olabilmemiz için bildikleri doğruların en iyisiyle bizleri yetiştirmeye gayret ederek, tüm sermayesi olan ömürlerini bizim için harcayan anne ve babalarımız… Evet, kebairden olan sıla-i rahimi terk ederek neler kaybettiğimizin farkına ne zaman varacağız? Erkek ve kız kardeşlerimizin kapılarını çalma yiğitliğini, hiçbir beklenti içinde olmadan ve kalbimizi muhabbet ve sevgi çiçekliğine dönüştürerek o çiçeklerden kardeşlerimize ve onların en sevgilisi olan evlatlarına sunma civanmertliğini gösterme zamanı gelmedi mi hala? O sevgililerin bahar gibi temiz ve saf olan kalplerine amca, dayı, hala, teyze olarak girebilme ve bizi gördüklerinde o tertemiz ifadelerle bize olan sevgilerini ifade edebilme özgürlüklerini o pırlanta kalplilere ne zaman vereceğiz? Bu onların bizim üzerimizdeki en fıtri hakları değil mi? Ve değil mi ki onlarda bizim sevgililerimizin amca, dayı, hala, teyzeleri!
İç çekmemize neden olan özlemlerimizi niye hep erteleyerek çıkacağımız belli olmayan yarınların sırtına yüklüyoruz. Neden tatlı bir tebessümü, billur bir sevgi ifadesini esirgiyoruz o sevgililerden ve esirgetiyoruz canımız gibi sevdiğimiz evlatlarımızdan… Çocukluğumuzda acıyı ve tatlı günlerimizi beraber paylaştığımız kardeşlerimizi, bisikleti olmayan kardeşimizin bisiklete binen çocuklara hayranlıkla bakarken ve bir gün… Belki bir gün babamda belki… Ve umutsuzlukla öne eğilirken başı… Hayallerinde belki de rüyalarında bindiği o bisikleti… Kardeşimize alabilme hayallerimiz… Hastalandığında sabaha kadar ateşler içinde yatan kardeşimize yaptığımız samimi dualarımız… Bayramlarda akrabalarımızı ziyaret ederek ellerini öptüğümüzde, bayram bütçelerimizi ve bize en çok harçlığı veren amcamızı, dayımızı, halamızı, teyzemizi, bizi ne kadar sevdiğini kahramancasına anlattığımız ve bizim
özelimiz olan o bayramdan tatlı beraber paylaştığımız o geceleri…Kardeşimizin yeni bir hayat başlarken duyduğu heyecanları ve onları kızdırmaktan aldığımız tatlı hazzı, ve onun yaşamış olduğu tatlı heyecanları paylaşmak ve
onun için bir şeyler yapabilme heyecanı ve daha paylaştığımız birçok acı ve tatlı duygular… Acaba şimdi o duygular
bizden mi uzaklaşmış? Yoksa biz mi dünyamızda o duyguları unutmuşuz? Kalbimizdeki solan bu duygu çiçeklerini yeniden mis kokularıyla yapacağımız ziyaretlerle açtırma zamanı gelmedi mi?
Ya hemen yanı başımızdaki komşularımız! Onlarla komşuluk bağlarımız nasıl. Yapmacık, riyakâr, davranışlarımızla mı onların selamını alıyoruz. Selamını alırken iç dünyamızdaki nefretlerimizi yenme zamanı gelmedi mi? Samimi, kalbimizde muhabbet kıpırtılarını ifade eden ve ifade ederken karşıdaki insana bu samimiyeti anlatan duygu sofralarımızı o komşularımıza açarken kendimizdeki huzuru tatmak için daha ne kadar bekleyeceğiz. Bu duygu yoğunluğunu okuduğum şu kıssada yakaladığım da sizinle paylaşmak gerekiyor herhalde. Ebu Bekir’in Kızı Esma’nın Çektiği Açlık: Esma (r.a.) anlatıyor: “Bir defasında, Peygamber Efendimiz’in Beni Nadir topraklarından Ebu Seleme ile Zübeyr’e tahsis ettiği arazide bulunuyordum. Zübeyr, Allah Resulü ile birlikte çıkmıştı. Yahudi bir komşumuz vardı. Koyun kesip pişirdi. Etin kokusunu aldım, canım çok çekti. O zaman kızım Hatice’ye hamile idim.
Dayanamadım, belki bana tattırır diyerek, ateş almak bahanesi ile Yahudi karısına gittim. Gerçekte ateşe ihtiyacım yoktu. Etin kokusunu yakından alıp kendisini de görünce isteğim iyice kabardı. Aldığım ateşi söndürdüm. Gittim tekrar ateş istedim. Sonra üçüncü kez tekrar ateş istedim. Daha sonra oturdum; hem ağlıyor, hem Allah’a dua ediyordum. O arada, Yahudi kadının kocası geliyor. Karısına: “Yanınıza kimse girdimi?” diye soruyor. Kadın: “Bir Arap kadın geldi, ateş istedi,” diyor. Adam: “O kadına bundan göndermedikçe bir lokma yemeyeceğim,” karşılığını veriyor. Bunun üzerine bana bir kepçe et gönderiyorlar. O kadar memnun kalmıştım ki yeryüzünde hiç bir şey o birkaç lokmalık etten daha fazla beni sevindirmezdi” (Hayatü’s Sahabe, M.Y.Kandehlevi, s..282)
Belki kapımızı çalan komşularımız veya onların çocukları… Herhalde bu kıssa bize anlatmamız gereken ve anlamamız gerekeni yeteri kadar anlatıyor. Müfritane muhabbet vasiyeti herhalde bizler için söylemiş olmalı, ve bu vasiyeti yerine getirirken arkadaşlarımızı öğrencilerimizi mahallelerde bizleri bekleyen masum evlatlarımızı
tüm kalbi sevgilerimizle kucaklarken, Risale-i Nurlardan aldığımız iman nurlarını onlara dağıtma heyecanını yaşamak için daha ne kadar bekleyeceğiz. Bu asrın büyük bir İslam âlimi olan Bediüzzaman (r.a.) “Bütün geri kalmışlıkların ve sefihliklerin anası meylül rahattır.” derken herhalde günümüzde bu geri kalmışlıkları ve sefihlikleri yenmenin temelinde zahmette rahat vardır anlayışıyla hareket etmemiz gerektiğine işaret etmektedir. Sosyal projelerimizi geliştirirken insanlığı en sefih durumdan en medeni duruma getiren âlemlerin efendisi olan MUHAMMED ( a.s.m.) efendimizin getirmiş olduğu metotlar bizim için vazgeçilmez plan ve prensipler olarak algılanmalı. Temelinde bu prensipleri kendine düstur ittihaz eden sosyal proje geliştiriciler aynı zamanda kendi iç dünyasındaki sıkıntılara da çözüm üretebilirler.
İnsanlığın maddi ve manevi problemlerine çözüm üretmek için hala NEBEVİ uygulamanın dışında çözüm arayışında olanların ve yüzyıllardır ürettikleri projelerle insanlığa yine problemden başka bir şey getirmediklerini bütün sosyologlar ifade etmektedirler. HÜLASA; yukarıda sadece sıla-i rahim ile ilgili başların kopması noktasında yaşanılan ve yaşanılacak sıkıntıların hayatımızı ne kadar etkileyeceğini acizane kasır fehmimizle ifade etmeye
çalıştık. Bu örnekten diğer sünnetlerin uygulanmamasının hayatımızda ve insanlığın hayat-ı içtimaiyelerinde neler kaybettireceğini bilmem saymaya gerek var mı..? İnsanların ve bütün Kâinatın ve Ahiretin; Hesap Günü, Cennet, ve
Cehennemin RABBİ olan ALLAH (c.c), bizlere göndermiş olduğu Kur’an ve Peygamberinin (a.s.m) bizlere bildirdiği yaşam tarzından, yatma şekline kadar sosyal, siyasal, sağlık, ekonomik v.s. gibi uygulamaların tüm insanlığa göre olduğunun şahidi asr-ı saadettir. Vesselam…
