Close Menu
  • Sayılarımız
  • Editörden
  • Kategoriler
    • Düşünce Deneme Yorum
    • Toplum Aile
    • Edebiyat
      • Öykü
      • Şiir
    • İz Bırakanlar
  • Yazarlarımız
    • Doç. Dr. Cuma Karan
    • Osman Tekin
    • Yunus İpek
    • M.Emin Yıldırım
    • M.Arif Koçer
    • Osman Tunç
    • Selami Yüksel
    • Tüm Yazarlar
  • İletişim
Facebook X (Twitter) Instagram
Ortak ZeminOrtak Zemin
  • Sayılarımız
  • Editörden

    Editörden 33

    25 Nisan 2025

    Editörden 32

    17 Ocak 2025

    Editörden 31

    29 Nisan 2024

    Editörden 30

    29 Mart 2024

    Editörden 29

    28 Şubat 2024
  • Kategoriler
    • Düşünce Deneme Yorum
    • Toplum Aile
    • Edebiyat
      • Öykü
      • Şiir
    • İz Bırakanlar
  • Yazarlarımız
    • Doç. Dr. Cuma Karan
    • Osman Tekin
    • Yunus İpek
    • M.Emin Yıldırım
    • M.Arif Koçer
    • Osman Tunç
    • Selami Yüksel
    • Tüm Yazarlar
  • İletişim
Ortak ZeminOrtak Zemin
Anasayfa»Genel»Suat Kardeşimin Ardından…
Genel

Suat Kardeşimin Ardından…

Yunus İpek» Yunus İpek1 Nisan 2024Gûncelleme:22 Temmuz 2024Yorum yapılmamış10 dakikada okunur
Facebook Twitter Email Telegram WhatsApp Copy Link
Paylaş
Facebook Twitter WhatsApp Telegram Email Copy Link

Yıl, 1984-85’ti. Diyarbekir’de, Eğitim Fakültesi’nde öğrenciydim. Kaldığım yer, Melik Ahmet Caddesi’nin arka taraflarında, eski bir Diyarbekir eviydi. Ev, kapı numarasıyla anılıyordu; “34 Numara” diye… Bu evin, acısıyla-tatlısıyla çok hatıraları vardır; bu hatıralardan en önemlisi, şüphesiz ki zihinlerde ve gönüllerde nakşedilen iman hakikatlerine mekânlık, daha doğrusu mekteplik yapmasıydı. “Arı kovanı” olarak vasfettiğim bu mektepte, çok sayıda bal uzmanımız yetişmiş; iman ve Kur’an hakikatlerinden mamul peteklerden bal sunuculuğu yapmışlardır; yapmaktadırlar. Üç ayrı mekânımız daha olmuştu, ancak 34 Numara’nın hasılatı hepsinin fevkindedir; zira Suat bu mektepte yetişmişti ve onunla tanışmamız da burada gerçekleşmişti…

34 Numara’ya kimin vesilesiyle geldiğini tam hatırlamıyorum; Suat’ı Mustafa mı getirmişti yoksa Bedri ya da Taha mı, kestiremiyorum. Gelmişti işte. Belki de gönderilmişti. Sonuçta hidayet Allah’tandı. Vesile her kim ya da kimlerse, Allah onlardan da razı olsun…

Diyarbekir’de, Suat’la arkadaşlığımız iki yıl sürdü. Kendisi 1987’de kolejden mezun olup aynı yıl içinde Suruç’a Çevre Sağlık Teknisyeni olarak atandı. Suat, heyecanlıydı; kalıbına sığmıyordu. Diyarbekir’da aldığı iman ve Kur’an şuurunu yaymaya, paylaşmaya azimliydi. Branşı, çevre sağlığıydı; onun manevi cephesi de vardı; çevresindeki gençlerin maneviyatıyla, manevi sıhhatleriyle ilgilenmek… Bunu, hayatının gayesi bildi. Müesses rejimle karşıt ideolojilerin kıyasıya boğuştuğu Suruç’ta, tahrik ve kutuplaşma zirvedeydi. Halk, özellikle de gençlik, beşerî ideolojilerin yangınıyla yüz yüzeydi. Suat, tehlikenin farkındaydı; gençlerin elinden tutulmalı, selametli yol gösterilmeliydi. Yangına karşı seyirci kalınamazdı. Suat, ince kalpli ve şefkat abidesiydi. Kaybedecek zamanı yoktu. Ne sağa, ne sola meyletmedi; bir itfaiyeci hassasiyetiyle işe koyuldu. Yangından mal kaçıranlara mukabil, o canları, imanları kurtarmaya koyuldu. Karşılıklı ve hasbî olarak… Ve halisane niyet, semeresini gösterdi; yüzlerce Suruçlu genci imanla, İslâmî şuurla tanıştırdı. Buna şahidim. Evet, onun o gün yetiştirdiği genç fidanlar, şimdi birer bahtiyar ağaçtır; ülkenin dört bir yanında, meyveye durmuşlardır.

Suruç’tan sonra, Suat kardeşimiz, sırasıyla Arıcak, Karakoçan, Elazığ’da da çalıştı; gittiği her yerde manevi sondajını da vurdu, beşeri rejim ve ideolojilerin kararttığı kalplerden -adeta Hz. Musa’nın Yed-i   Beyza’sı gibi- hayat bahşeden nurlar saçtırdı. Diyebilirim ki davasından aldığı lezzeti hiçbir şeyden almıyordu. Ondan aldığı haz ve hız, onun hayatının vazgeçilmezi idi. Her nereye gitmişse, orada mutlaka bir iz ve eser bırakmış; nice hayrülhaleflerin yetişmesine vesile olmuştur. Ondandır ki, vefatı çok sarsıcı olmuş, uzak-yakın, onu tanıyan herkesi hüzne boğmuş, hazin hazin ağlattırmıştır. Özellikle de dava arkadaşlarında bıraktığı tesir, tarif edilemeyecek kadar derin olmuştur. Umudumuz o ki, bu tesir, gaflette olanların uyanmasına, dünyaya dalmış olanların uhrevileşmesine, ölü toprağına gömülmüş olanların dirilmesine, tembellik ve tenperverlikle malul olanların canlanmasına vesile olsun.

Evet, Mehmed Akbaş kardeşimizin vefatından henüz bir yıl geçmişken Suat kardeşi kaybedişimiz, adam yetiştirmenin ne kadar elzem, kaybetmenin ise ne kadar yıkıcı olduğunu gösterdi. Ve -İsmail Ağabey’in sık sık değindiği gibi- asıl yatırımın taşa-toprağa değil, insana yapılması gerektiğini bir kez daha anlamış olduk. Sözümüz, ibret alanlar içindir…

Suat kardeşimizle tanışmamızın üzerinden tam otuz üç yıl geçti. Arkasında, hayırlı evlatlarıyla birlikte hayırlı ve bereketli bir hizmet bırakarak gitti. Dünyalık adına, zannedersem bir evi bile yok, ancak kendisini ahirette kurtaracak devasa bir miras bıraktığına imanım tamdır. Tanıştığım günden bu güne kadar sürekli irtibat halinde olduğum biriydi. En son, ben Ankara’da o Antep’teydi. Ama bağlılığımızda ne bir esneme ne de bir gevşeme olmadı. Ben emekliliğe karar verdiğimde, o da niyetlenmişti ve dediği şuydu: “Abi, henüz dinç ve diri iken, emekli olmak istiyorum. Nasip olursa, kalan ömrümü Urfa’da ve tamamen hizmette sarfetmek istiyorum. Bana dua ediniz!” demişti. Sözünün eriydi; gerçekten de emekli oldu ve Urfa’ya yöneldi. Çok kısa bir zamanda, hassaten de gençler arasında, mükemmel bir tesir ve intiba bıraktı. Hizmette örnek bir model oldu. Urfa’ya yeni bir ruh, taze bir kan taşıdı. Fevkalade bir canlanma ve toparlanmaya vesile oldu. O, menfilikleri bir yana bıraktı, yalnızca önüne baktı. Hizmetini, konuşarak değil yaparak icra etti. Evet, Onun en güzel yanlarından biri de az konuşmasıydı. Ancak fiili hizmette asla aza kanaat etmezdi.

Sözün burasında, Suat kardeşimizin bazı vasıflarını  zikretmezsem, bence yazımız eksik kalacaktır.

Evvela, Suat kardeşimiz sürekli düşünceliydi; ama bu düşüncesi şahsına ve dünyalık meşgalelere müteallik değildi. O, hep davasını düşünür, İslâm ve insanlığın dertleriyle meşgul olurdu. Maddi sıkıntıları yok değildi; borçları da vardı; ama o, hiç bir zaman şahsi ihtiyaç ve sıkıntılarını takdim etmedi; bu tür şeyleri hep davasının gölgesinde tuttu, her zaman ve her konuda davasına öncelik verdi. Düşüncesi, hizmette hep ileri olmak, ücrette hep geri durmak temelindeydi. Ve o biliyordu ki, bu hizmette aktif olduğu nisbette, bu hizmetin sahibinin lütfüne mazhar olacak; ruhunda rahat ve sükûnet, kalbinde huzur ve ferah, maişetinde bereket ve sühulet peyda olacaktır. Öyle de oluyordu.,

Onun imanı mükemmel, ameli salih, ahlakı hasendi. Yıllardır, tefsir olarak Nurları okuruz; siyer ve sahabi hayatıyla içli dışlıyız. Ama okuduklarımıza hep örnek ve model şahsiyetler aramışızdır. İşte ben kendi  adıma şehadet ederim ki okuduklarımızın bir misal-i müşahhası da Suat kardeştir. Bunda hiç bir şüphem yoktur. Büyüklerimizden İsmail Abi’nin Suat’a dair söylediklerini şimdi daha iyi anlıyorum; şöyle derdi: “Suat’a iyi bakın; onu örnek alın. Çünkü o gerçek bir Allah dostudur.” Hele bir namaz kılışı vardı ki, nadir kimselerde görülen bir vakar ve teslimiyetin numunesi idi.

Vefakârdı. Uzun yıllara dayanan arkadaşlığımızın serencamesini düşünüyorum; vefakârlıkta örneği az bir kardeşimizdi. İstifade ettiği kimselere karşı minnettarlık duygularıyla dolu, kadirşinas bir şahsiyetti. Onları her zaman hayırla anar, asla unutmazdı. Mesela kendim söyleyeyim; onunla ilgilenmem iki yıl kadardı; ama vefakârlı ta vefatına kadar sürdü. Dualarda dahil olmak üzere, o beni, ben onu hiçbir zaman unutmadım. Halbuki yıllarca ilgilenilen, emek verilen kimseler de vardır; kendilerine gösterilen tüm ilgi ve sevgiye rağmen, vefasızlık yaptıkları; bırakın şahsi ziyaretleri, telefon ve mesajla da olsa hatır sormadıkları vakidir. Bu vefasızların, iman hizmeti içinde olduklarını da hatırlatmalıyız… Daha müşahhas bir örnek; İsmail Ağabey’dir. Kendisi, en az altmış yıldır iman ve Kur’an’a hizmet etmektedir. Binlerce insanla ilgilenmiş; imanlarının kurtuluşuna ve takviyesine çalışmıştır. Yaşı doksana dayanmışken, bu gün emek verdiklerinden kaç tanesi ona olan vefa borcunu eda etmektedir. İşte Suat kardeşimizin farkı buradadır; o, birilerinin nisyana toprağına defnetmeye çalıştığı bu dava ve çile adamlarını asla unutmadı; hep yanlarında, dizleri dibinde oldu. Dualarını aldı. İlim, irfan ve tecrübelerinden istifade etti, istifaze etti.

Mütevaziydi, kâmildi, istişare ehliydi. Gerek yüz yüze görüşmelerimizde, gerek sohbet sıralarında, gerek yazılarında ve gerekse şahsıyla ilgili şahit olduğum konuşmalarda olsun, hiçbirinde Suat’ın tekebbürlüğüne  ima ve işaret eden bir tavrına tanıklık etmiş değilim. Evinde, evliliğinde, kişisel yaşantısında gösterdiği tevazu, hayatı boyunca hep aynı eksendi, aynı istikameteydi. Kendisi, “Bin bilsen de bir bilene sor” düsturunu rehber edinmişti. Makul cevapları önemser, not ederdi. Aklına yatmayanları ise, saygı ve mülayemetle karşılar, ancak “Ben böyle düşünüyorum” diyerek katılmadığını ifade ederdi. Yani istişare ve istifadelerinde, kabul ve redlerinde hep mütevaziydi; kâmilane davranırdı. Vefatından bir kaç ay önceydi; müdakkikane bir yazı yazmıştı, yayınlatmak istiyordu. Bana göstererek, “Abi, bunun yayınlanmasında bir mahzur var mıdır?” dedi. Ben de istişarenin hakkını vermek için, “Bir okuyayım” dedim. Dikkatle okudum. Yazı, hamiyet-i diniye ve milliyeye dairdi.  Tek kelimeyle enfesti; ama biliyordum, birilerinin zülfüyarına dokunacaktı. Cevabımda, “Çok güzel ve arşivlik değeri olan bir yazı, ancak şimdilik yayınlamasan iyi olur” dedim, gerekçelerini de birer birer anlattım. O kâmil insan, gayet mütevaziyane bir eda ile, “haklısın abi” dedi, yayınlamaktan vazgeçti.

Suat, mütebessim ve şakacıydı. Bütün ciddiyetine rağmen, nuranî ve güleç bir simaya sahipti. Konuşurken ya da dinlerken, karşısındaki insanın yüzüne bakar, adeta gözbebeklerine kilitlenirdi. Her iki durumda da tatlı ve mütebessim bir çehre arz ediyordu. Bu davranışıyla, muhatabına hem saygı gösterdiğini hem değer verdiğini anlatmak istiyordu. Kaş-göz çatma, surat asma, yüz ekşitme gibi pozisyonlardan uzak dururdu. Sohbetlerinde şakacı ve nüktedandı; espri ve şakalarla muhatabını canlı tutmaya çalışırdı. Hassaten de gençlerle yaptığı sohbetlerinde… Nabızlarını tutar, hislerini okşar, espri ve şakalarla zihinlerini, dikkatlerini odaklaştırmaya çalışırdı. Ancak unutulmamalıdır; Suat kardeş, espri ve şakalarında, hep meşruiyet sınırlarında seyrederdi; asla galiz ve incitici olanlarına meyletmezdi. Ve bütün bunları yaparken de asla tebessümünden, nuranî ve güleç yüzünden ödün vermezi. Kendi adıma söylüyorum, vefatlarından sonra bir çok sevdiğimin simasını unutabilirim, unuttuklarım da var; ama Suat kardeşimin o mütebessim ve biraz da mahcubiyet arzeden simasını unutamayacağım herhalde.

Hitabet ve münacatları kadar, sanat yönü de mükemmeldi. Yıl 1997 ya da 98’di; kendisiyle -normal şartlarda- uzun ve yorucu bir memleket yolculuğuna çıkmıştık. Ancak Allah’a hamd olsun, bu uzunluk yorgunluğu gideren arkadaşlık ve yoldaşlık hisleri, mesafeleri kısalttı; yorgunlukları dinlenmelere kalbetti. Zira bütün yolculuğumuzda davamız birinci gündemimiz, yapılmış olanlarla yapılması gerekenler gündemimizin birinci maddeleriydi. Heyetimiz 5 kişiden ibaretti; içimizde en renkli sima, en şen şakrak kardeşimiz Suat idi. Unutmadan söyleyeyim; bir kardeşimizin adı da Siud(şans) idi. O da aramıza Mardin Kızıltepe’de katılmıştı. Az yukarda değindiğim gibi, mesafeyi kısaltan, yorgunluklarımızı unutturan bir diğer husus da Suat’ın renkli kişiliğiydi. Bazen direksiyonda, bazen de arka koltukta seslendirdiği stran, türkü ve ilahiler o kadar hoş, o kadar eğlendirici ve dindirici idi ki ancak şahit olanlar zevk etmişlerdir. Suat’ın o yanından hiç haberim yoktu; saatlerce seslendirdiği eserler, doğrusu beni şaşırtmıştı. Sesinin güzelliği kadar, müzikal repertuarı da hayli genişti. Ancak şunu belirteyim ki, okudukları parçaların hiç biri şehvet ve şeytaniliğe dair değildi; hassaslığı, bu hususta da ileriydi.

İstikrarla birlikte kendisini hep yenilerdi. Suat kardeşimiz, nasıl inandıysa öyle başladı, öyle yaşadı ve o minval üzere de ahirete göçtü. İman ve aksiyonunda istikrarlıydı; istikametli bir duruşu vardı. Sürekli sorgulayan, yargılayan bir kişilikti; ancak bunu yaparken salt kusur aramak peşinde değildi; asıl amacı en doğru ve en güzel olanı bulmaktı. Taassup ve ezbercilikten, menkıbe ve esatiri rivayetlerden azami ölçüde uzak dururdu. Kısırdöngülere takılmaz, şabloncu ve basmakalıpçı yaklaşımlara iltifat etmezdi. Kime ve hangi kaynağa nisbet edilirse edilsin, ölçüsüzce rivayetlere ihtiyatla yaklaşır, Kur’an, sahih sünnet, fıtrat ve aklıselime mugayir yorumlara ehemmiyet vermezdi. Sürekli okurdu, sorardı, karşılaştırırdı; asla indi ve hissi yorumlara sapmazdı. Bir örnek vereyim; bazen olurdu bir mevzuya dair bir saatlik telefon görüşmelerimiz olurdu. Kendisi, önce anladıklarını söylerdi, sonra da yorumlarımızı isterdi. Muvafık ve muhalif düştüğümüz noktaları tespit ederdi. Hasılı, bir hakikati bütün yön ve cepheleriyle ortaya çıkarmak Suat kardeşin hassa-i mümeyyizesi idi. O, tedkikatını, hem sorarak hem de okuyarak yapardı. Şahısların hatalarından mütevellit, meşrebini terk yerine, onu yenileme, geliştirme ve sahihleştirme çabası içindeydi. Bütün bunları yaparken de ölçü olarak Nur Külliyatı’ndaki Kur’anî ve Peygamberî düsturları esas alırdı. Bu noktada da tam bir tevhid-i kıbleye sahipti.

Himmet ve hamiyeti tamdı. Yukarıda da değindiğim gibi, evliliği, evi ve şahsi hayatı mütevaziyane idi; defaatle misafiri olmuşumdur; lükse ve konfora temayül ettiğine şahit olmadım. Özellikle Suruç’ta iken onlarca defa ziyaretine gitmişimdir. Bu hususta da çok yakından tanıyorum. O, biriktirmek yerine harcamaktan hoşlanırdı. Yerinde ve layığına kaydıyla… Hamiyeti gibi, himmet de tamdı. Her iki konuda da daima mazlumların, mağdurların ve mahrumların yanındaydı. Onları savunmayı,, hak ve hukuklarını dillendirmeyi, mütekebbir zalimlere, gasıpçı müstekbirlere karşı durmayı ilke edinmişti. Eliyle, diliyle ve kalbiyle karşı duruşunu her zaman ve her zeminde göstermekten geri durmazdı.  Siyasetten ve siyasî kafalardan uzak durmasına karşın, bunlardan sadır olan haksızlıkları, hukuksuzlukları hazzetmez, yer, mekân ve şartlara iktidaen, muhalefetini izhardan sakınmazdı. Bu çerçevede, herkesin ve kesimin bir yerlere çekmeye çalıştığı Kürt sorununu da, hep sahiplenir, sorunu ırk ve ideolojiler temelinde değil, hukuk zemininde, makul, meşru ve fıtrî esaslar muvacehesinde halline çalışırdı. Zaten ondandır ki, bulunduğu camiasına sadakatle bağlı kalmıştır; zira mensubu olduğu camianın soruna yaklaşımı da aynı istikamettedir.

Suat’ın ufku geniş, umudu sonsuzdu. Kardeşimiz, davasına odaklanmış nadir insanlardan biriydi. Değişen zaman, mekân ve şartların beraberinde getirdiği bütün olumsuzluklara rağmen, onun umudunda eksilme, ufkunda daralma olmazdı. O, umutsuzluğu imansızlık olarak değerlendirirdi. Onun ufku hep aydınlık ve ümitle kaplıydı. O, istikbalde en yüksek ve gür sedanın İslam’ın sedası olacağına mutlak iman etmiş bir kahramandı. Kur’an’ı indirenin, onu muhafaza edeceğinden hiç şüphesi yoktu. Kürrelere ve zerrelere hükmedenin, bütün beşeriyete de hâkim olduğunun bilincindeydi. Yaşanılanların imtihan, olumsuzlukların, insanın su-i ihtiyar ve su-i kesbiyle alakalı olduğunun idrakindeydi. Onun için, ufkunu ve umudunu hiçbir zaman karartmadı, karamsarlığa kapılmadı. Tek endişesi ve yegane üzüntüsü, Müslümanların liyakatsizliği ve kötü örnekliğiydi. Çünkü “liyakatsizlik” ve “kötü örneklik”, umut edilenlerin aksine, umutları yutacak iki bataklık zemindir. Bundan, hep istiaze ederdi. Biz de istiaze ediyoruz.

Hasılı, 20 Haziran 2019’da, kırmızı ışıkta durmuşken, gözü kararmış bir trafik canavarının gadrine kurban giden faal ve fedakâr kardeşimiz Suat’a tekrar be tekrar dualarımızı gönderiyor, zahiren ayrılışının hakikatteki beraberliğimize engel olmadığını, hizmet ve manevi mirasıyla içimizde hep yaşayacağını ve bizler yaşadıkça o manevi mirasın ve sermayenin de kendileri hakkında sadaka-yı cariye olarak devam edeceğini belirtmek isterim. Ailesine ve camiamıza taziyetlerimle, ruhu şad olsun…

Ortak Zemin 31 Yunus İpek
Paylaş Facebook Twitter WhatsApp Telegram Email Copy Link
Yunus İpek

İlişkili İçerikler

Serlevha 33

24 Nisan 2025

Sürgün, Esaret, Şehadet: İsmail Heniyye

23 Nisan 2025

Türkiye’de Suriyeli Mülteci Olmak

22 Nisan 2025

Öğretmenlerde Tebliğ Bağlamında;  İdeal, Amaç ve Pratik

21 Nisan 2025
Bir Yorum Ekle
Leave A Reply Cancel Reply

© 2026 Ortak Zemin. Geliştirici RX.

Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.