Close Menu
  • Sayılarımız
  • Editörden
  • Kategoriler
    • Düşünce Deneme Yorum
    • Toplum Aile
    • Edebiyat
      • Öykü
      • Şiir
    • İz Bırakanlar
  • Yazarlarımız
    • Doç. Dr. Cuma Karan
    • Osman Tekin
    • Yunus İpek
    • M.Emin Yıldırım
    • M.Arif Koçer
    • Osman Tunç
    • Selami Yüksel
    • Tüm Yazarlar
  • İletişim
Facebook X (Twitter) Instagram
Ortak ZeminOrtak Zemin
  • Sayılarımız
  • Editörden

    Editörden 33

    25 Nisan 2025

    Editörden 32

    17 Ocak 2025

    Editörden 31

    29 Nisan 2024

    Editörden 30

    29 Mart 2024

    Editörden 29

    28 Şubat 2024
  • Kategoriler
    • Düşünce Deneme Yorum
    • Toplum Aile
    • Edebiyat
      • Öykü
      • Şiir
    • İz Bırakanlar
  • Yazarlarımız
    • Doç. Dr. Cuma Karan
    • Osman Tekin
    • Yunus İpek
    • M.Emin Yıldırım
    • M.Arif Koçer
    • Osman Tunç
    • Selami Yüksel
    • Tüm Yazarlar
  • İletişim
Ortak ZeminOrtak Zemin
Anasayfa»Genel»Kur’an’ı Okuma, Anlama, Dinleme ve O’na Dokunma Usulleri
Genel

Kur’an’ı Okuma, Anlama, Dinleme ve O’na Dokunma Usulleri

Maksut ÇETİN» Maksut ÇETİN1 Nisan 2024Gûncelleme:11 Temmuz 2024Yorum yapılmamış8 dakikada okunur
Facebook Twitter Email Telegram WhatsApp Copy Link
Paylaş
Facebook Twitter WhatsApp Telegram Email Copy Link

İslam dinine göre, ontolojik olarak varlık dünyası ikiye ayrılır. Bunlar; vacip varlık olan Yüce Allah ile mümkün varlık olan diğerleridir. Vacip varlık olan Allah, gerek mümkün varlığın tamamını gerekse o varlık içerisinde en güzel şekilde yaratılmış insanoğlunu hiçbir zaman başıboş bırakmamıştır. Son ilahî din olan İslam’a göre, Yüce Allah hem kainat üzerinde sürekli faaliyet halinde hem de insanoğlu ile kesintisiz olarak vahiy yoluyla iletişim kurmaktadır[1]. Bu iletişim ve irtibatın en kesin delili, ilk insan olan Hz. Adem (a.s.)’i aynı zamanda ilk peygamber olarak tayin etmiş olmasıdır. Süreç içerisinde peygamberlere ihtiyaç hasıl oldukça Yüce Allah, bazı kişilere vahiy vermek suretiyle hem insanoğlu ile olan iletişimini sürdürmüş hem de peygamberlik misyonunu devam ettirmiştir. Bu görev en nihayetinde peygamberlik silsilesinin son halkası olan Hz. Muhammed (s.a.s)’e verilerek hitama ermiştir[2]. Zira Hz. Muhammed (s.a.s)  son peygamber olduğuna göre, kendisine verilen kitap da son ilahî kitap olarak insanlık tarihinde yerini almıştır.

Dolayısıyla bu kitabın ontolojisi, anlamı, okunması, dinlenmesi ve dokunması önemli birer unsur olarak Müslümanlar tarafından ele alınmıştır.

Kur’an Kelimesinin Lügat ve Istılahî Anlamları

Kur’an kelimesinin türediği kök konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bu görüşleri, bu kelimenin hemzesiz ve hemzeli olduğunu savunanlar olarak iki grupta ele almak mümkündür. Kur’an isminin hemzesiz olduğunu söyleyenlere göre, bu kelime harf-i tarifli olarak “el-Kuran” şeklinde olup ne “karae”, ne de “karane” gibi her hangi bir kökten türemiş değildir. Dolayısıyla onlara göre bu isim, Allah tarafından verilmiş özel bir isimdir[3]. Kur’an isminin hemzeli olduğunu söyleyenlere göre ise, bu kelime ya “karae”dan (ezbere okuma) türemiştir. Çünkü Kur’an, Hz. Muhammed (s.a.s)’e şifahî bir formda gelmiştir ki, o da ezberlenerek okunan kitap demektir. Ya da “karane” (bir araya getirme veya toplama, bir şeyi diğer bir şeye yaklaştırmak veya katmak) kökünden türemiştir. Bunlara göre ise, Kur’an ayetlerinden bir kısmı diğerini tasdik etmekte ve ayetler birbirine benzemekte olduğundan dolayı bu ismi almıştır[4]. Istılahî olarak Kur’an, Allah tarafından Hz. Cebrail vasıtasıyla mahiyeti bilinmeyen bir şekilde son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.)’e indirilen, mushaflarda yazılan, tevatürle nakledilen, okunmasıyla ibadet edilen, Fatiha suresiyle başlayıp Nas suresiyle biten, başkalarının benzerini getirmekten aciz kaldığı Arapça mucize bir kelamdır[5]. Bu tanımın yanında ayrıca Kur’an’ın değişik açılardan tarifi yapılmıştır. Bunlardan birkaçını da  Bediüzzaman Said Nursi yapmıştır. Onun kendisine has Kur’an-ı Kerim’e dair kapsamlı tariflerinden sadece Allah, kainat, insan, İslamiyet ve mezhepler açısından kısacık tanımlarından bir kısmı şöyledir: “Kur’an; arş-ı azamdan, ism-i azamdan, her ismin mertebe-i azamından geldiği için bütün alemlerin Rabbi unvanıyla Allah’ın kelamıdır. O, kitab-ı kebir-i kainatın tercüme-i ezeliyesi, alem-i insaniyetin mürebbisi, insaniyet-i kübra denilen İslamiyet’in ma (su) ve ziyası, bütün meşrep ve mezheplerin gaye ve zevklerine uygun yol gösteren mukaddes bir kitaptır”[6].

Kur’an’ın Yaratılmış Olup/Olmadığı Meselesi

Kur’an-ı Kerim’in yaratılmış olup olmadığı konusu Müslümanlar arasında tartışılan en kadim meselelerden biridir. Bu konuya yaklaşım ifrat, tefrit ve vasat çizgide olduğu görülmektedir. İslam mezhepleri tarihinde bu meseleye yaklaşımda ön plana çıkan Mutezile, Selefilik ve Eş’arî-Maturidî ekolleridir. Hiç şüphesiz Kur’an-ı Kerim’in iki yönü vardır. Bunlardan ilki manası diğeri ise lafzıdır. Mutezile Kur’an’ın manasını lafza indirgeyerek mahluk olduğunu ifade ederken, Selefiler tam tersine lafzını manaya dahil ederek onun yaratılmamış olduğunu dile getirdiler. Eş’arî-Maturidîler ise Kur’an’ı, mana ve lafız olarak ikiye ayırarak onun, lafız itibariyle mahluk fakat mana cihetiyle gayr-ı mahluk olduğunu söyleyerek vasat noktayı takip etmişlerdir. Bununla beraber onlara göre, bu kitap hem manası hem de lafzı itibariyle Yüce Allah’tan gelmiş bir kitaptır. O, bizzat Cebrail tarafından Hz. Peygamber’e lafızlarıyla okunarak ezberletilmiştir. Bu duruma dair en açık delil Kur’an’da Hz. Peygamber’e hitaben: “Acele edip okumak için dilini oynatıp durma. Şüphesiz onu toplamak (senin kalbine yerleştirmek) ve onu okutmak bize aittir. O halde biz onu okuduğumuz zaman, sen onun okunuşunu takip et. Sonra şüphen olmasın ki, onu açıklamak da bize aittir”[7] şeklinde ifade edilen ayetlerdir. Ayrıca İslam kültür tarihinde Hz. Peygamber’e yirmi üç sene boyunca peyder pey gelen ayetler, her sene Ramazan ayında Cebrail ile Hz. Peygamber arasında tebliğ-tebellüğ şeklinde ve hatta son Ramazan ayında iki defa olmak üzere okunduğu bilgisi geçmektedir. Bütün bunlar gösteriyor ki, Kur’an-ı Kerim hem lafız hem de mana itibariyle Yüce Allah’ın kelamıdır. Hz. Peygamber ise ezberlediklerini ses ve frekansa dönüştürerek insanlara okumuştur. Zira O (s.a.s.),  ezberlediklerini çevresindekilere hem ezberleterek hem de yazdırarak aktarmıştır. Dolayısıyla Kur’an, Allah’ın kelamı, Hz. Peygamber’in ise kavlidir. Yani o, köken olarak Yüce Allah’ın kelamı (sözü iken), insanlara okunuşu ve ifade edilişi açısından Hz. Cebrail ve Hz. Peygamber’in kavli (sözü)dir[8]. Başka bir ifade ile Kur’an manen ve vahyen Allah’a, lafzen ve beyanen Resulüllah’a aittir. Dolayısıyla Kur’an’a itaat eden hem Allah’a hem de Hz. Peygamber’e itaat etmiş olur. Çünkü bu kitap, kelam olarak Allah’a, beyan olarak ise Resulüllah’a izafe edilmiştir. Dolayısıyla son günlerde tartışılan Kur’anî lafzın yani menşe ve vahiy açısından Kur’an’daki lafızların Hz. Peygamber’e ait olduğu düşüncesi hem dini metinler hem de tarihi ve bilimsel gerçeklerle örtüşmemektedir.

Kur’an’ı Anlama Yöntemi

Kur’an-ı Kerim anlaşılmak ve hayata uygulanmak üzere gönderilmiş bir kitaptır. Onu anlama yöntemi olarak İslam alimleri muhtelif usuller ortaya koymuşlardır. Kur’an’ın anlaşılması ve yorumlanması konusu, nüzulünden günümüze kadar bilim adamları arasında süregelen, temel tefsir problemlerinden biri olma özelliğini daima korumuş ve korumaya devam etmektedir. Çünkü Kur’an, Müslümanlar açısından, anlaşılması son derece önemli ve mana katmanlarıyla örgülü bir dinî metindir. Bu metni anlamak ne kadar önemli ise onun anlaşılma yöntemlerini keşfetmek de bir o kadar önemlidir. Şüphesiz ulemanın keşfettiği yöntemlerden biri Semantik (Anlambilim) yöntemdir. Bu yöntem “dillere özgü anlamların tasvir edilmesi” biçiminde tanımlanır. Semantik yöntem; anlamın incelenmesi, kelimelerin anlamının incelenmesi ve cümlelerin anlamının incelenmesi olarak üç farklı biçimde dilbilimci ve anlambilimciler tarafından ele alınmaktadır. Bir diğer tanımlamaya göre anlambilim, dilin anlam yönünü inceleyen bir dilbilim dalıdır, yani anlamın bilimidir. Ayrıca bu yöntem, kavramların anlam hayatındaki tarihsel değişim ve gelişim sürecinin incelenmesidir. Bir başka deyişle, kavramların tarihsel süreç içerisindeki çeşitli anlam dereceleri ve kazandığı ya da kaybettiği anlamlar yönünden yapılan bir çözümlemedir. Kısacası anlambilim kelime ve sembollerle, bunların temsil ettiği mana arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Yani kelime ve sembollerin temsil ettiği şeyin, anlam açısından araştırılmasıdır ki, bunun en güzel örneklerinden birini Bediüzzaman Said Nursi İşaratü’l-İ’caz adlı eserinde uygulamaya çalışmıştır. Bu eser semantik yöntemin en iyi uygulandığı kitaplardan biridir. Onun için Bediüzzaman, Kur’an-ı Kerim’i baştan sona tefsir etmenin küçük bir örneğini bu yöntem üzerinden göstererek ulemaya tavsiye etmiştir ki, bu yöntem şu an itibariyle müfessirler arasında en çok tercih edilen metot olarak kabul edilmektedir.

Kur’an’ı Okuma, Dinleme ve Ona Dokunma Yöntem ve Adabı

Kur’an-ı Kerim, okunup anlaşılmak üzere gönderilmiş bir kitap olmanın yanında, ibadetlerde okunan, okunması ve dinlenmesi ibadet sayılan bir kelamdır. Bu yüzden onu okumanın, dinlemenin ve ona dokunmanın edep ve usulü vardır.

Kur’an’ın iniş süreci ile ilgili olarak İslamî literatürün her yerinde ifade edilmiştir ki, vahiy meleği Hz. Cebrail inen ayetleri, her bir vahiy esnasında Hz. Peygamber’e okumuş ve ezberletmiştir. Daha sonra Hz. Peygamber de onları ashabına (arkadaş) düzenli olarak okumuş, ezberletmiş ve kısmî olarak bazı yazılı formlara işletmiştir. Hz. Peygamber’in vefatından sonra ezberlenen ve yazılan bölümler toplanmış, düzenlenmiş ve daha sonra bir kitap (el-Mushaf) haline getirilmiştir. Bununla beraber, bir yazılı forma işlenmesine rağmen Kur’an’ın, ilk Müslüman toplumun günlük yaşamında bir yazılı metin olarak ele alınmasından ziyade okunması ve ezberlenmesi daha rağbet görmüştür. Yani tarihsel olarak Kur’an basılmış bir metin olsa bile, her bir Müslüman için önemli olan şey Kur’an’ın ezberlenmesi ve onun klasik okuma kurallarına göre okunabilmesidir. Onun için Kur’an’ı doğru okuma bilimi denilen Tecvit ilmi icat edilmiş ve geliştirilmiştir. Zira bu kitap, gelişi güzel okunan bir kitap değil, aksine belli kurallar dahilinde okunması gereken bir kitaptır. Dolayısıyla Kur’an okunurken, onun kelime ve harflerinin doğru telaffuz edilmesi ve anlamı bozacak tarzda yanlış okumalara meydan verilmemesi gerekir.

Kur’an-ı Kerim’in nasıl dinlenilmesi gerektiğine ve bu dinlemedeki gayesinin ne olduğuna dair bizzat Kur’an’ın kendisi bize şöyle bildirmektedir: “Kur’an okunduğu zaman hemen dinleyin ve susun ki rahmete erdirilesiniz”.[9] Bu ayetin ifade ettiğine göre Kur’an, okunduğu zaman Müslümanlar ona ilgisiz kalmayacak, kulak verip dikkat kesilecek, saygıyla ve ilgiyle dinleyecektir. Çünkü o, her şeyden önce Cenab-ı Hakk’ın sözü ve konuşmasıdır. Bu sebeple Kur’an’a kulak vermemek demek, Allah’ın konuşmasına kulak vermemek ve dolayısıyla O’na karşı edepsizlikte bulunmak demektir. Ayrıca, onun ifadelerindeki anlamları düşünüp kavrayabilmek gayesiyle Kur’an’ı dinlemek, onun rahmet ve bereketinden yararlanmak için gerekli bir durumdur.

Kur’an’dan azami bir şekilde istifade etmek için onu hem okuma hem de dinleme açısından üç çeşit şuur ve bilinç halinde olmamız gerektiğini Bediüzzaman Said Nursi şöyle ifade etmektedir. Birincisi; Kur’an-Kerim okunurken dinlediğin zaman Hz. Peygamber’in, nübüvvet kürsüsüne çıkıp beşere hitaben Kur’an ayetlerini tebliğ ediyormuş gibi, kalben ve hayalen kulağını o zamana göndererek O’nun mübarek ağzından çıkıyor gibi dinlemek. İkincisi Hz. Cebrail, Kur’an ayetlerini Hz. Peygamber’e tebliğ ederken, ikisi arasında yapılan tebliğ-tebellüğ vaziyetini dinler gibi dinlemek. Üçüncüsü ise, Yüce Allah’ın Hz. Peygamber’le konuşmasını dinler gibi dinlemek[10]. Bediüzzaman’ın bu ifadelerinden anlaşıldığı gibi, bir metnin kime ait olduğu bilmek yani Kur’an’ın kendi kaynağındaki kudsiyeti nazara alarak onu okumak veya dinlemek, ona olan saygı ve onu anlamaya dair motivasyon daha da artabilir.

Kutsal kitabımız olan Kur’an-ı Kerim’e dair önemli tartışma konularından biri de, ona dokunmanın adap ve usulüdür. İslam dininin en büyük mezhebi olan Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in dört büyük fıkıh ekolünün kurucu imamları, Kur’an-ı Kerim’e cünüp veya abdestsiz iken dokunmanın caiz olmadığı görüşündedir. Bununla beraber fakihlerin büyük çoğunluğuna göre Kur’an abdestsiz olarak okunabilir ve dinlenilebilir. Ancak cünüp olanlar, onu dinleyebilse de okuyamazlar. Ayrıca kadınlar da özel hallerinde (günlerinde) onu dinleyebilse de okuyamaz ve ona dokunamaz.

[1]  Fatır: 35/24.

[2]  Ahzab, 33/40.

[3]  Beyhakî. Menakibü’ş-Şafiî, (nşr., Seyyid Ahmed Sakr), Kahire 1391/1971,1, 277.

[4]  Zerkeşî, el-Burhan fi’Ulümi’l-Kur’an,  (nşr. Yusuf Abdurrahman el-Mar’aşlî  v. dğr ), Beyrut 1415/1994, I, 374.

[5]  Birışık, Abdülhamit, İslam Ansiklopedisi, yıl: 2002, cilt: 26,  sayfa: 383-388.

[6]  Nursi, Bediüzzaman Said, İşartü’l-İ’caz, Zehra Yayıncılık, İstanbul 2013, s. 19-20.

[7]  Kıyame, 75/16-19.

[8]  Hakka, 69/40; Tekvir, 81/19.

[9]  A’raf, 7/204.

[10]  Nursi, Bediüzzaman Said, Mesnevi-i Nuriye, Zehra Yayıncılık, İstanbul 2013, s. 152.

Maksut ÇETİN Ortak Zemin 31
Paylaş Facebook Twitter WhatsApp Telegram Email Copy Link
Maksut ÇETİN

İlişkili İçerikler

Serlevha 33

24 Nisan 2025

Sürgün, Esaret, Şehadet: İsmail Heniyye

23 Nisan 2025

Türkiye’de Suriyeli Mülteci Olmak

22 Nisan 2025

Öğretmenlerde Tebliğ Bağlamında;  İdeal, Amaç ve Pratik

21 Nisan 2025
Bir Yorum Ekle
Leave A Reply Cancel Reply

© 2026 Ortak Zemin. Geliştirici RX.

Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.