“İhlâs” bu surenin sadece ismi değil, aynı zamanda konusudur. Kur’an’ın diğer surelerinde kullanılan ihlâs kelimesi, bu sureye manası itibariyle isim olmuştur.[1] Böylelikle ismini muhtevasından alan ve 112. sırada yer alan sure, iman ve inanç ile ilgili sıkıntılara ve hastalıklara tedavi için, akla gelen hoş bir benzetmeyle 112 Hızır Acil gibi imdada yetişen bir suredir. Çünkü katıksız olan hâlis tevhîdi açıklar, Allah’ın tek ve benzersiz olduğunu, O’nun dengi olarak düşünülebilecek hiçbir şey bulunmadığını, herhangi bir şüpheye yer bırakmayacak şekilde açıkça ilan etmektedir.
Surenin nüzulü hakkında gelen rivayetler göz önüne alınırsa, Hz. Peygamberin Tevhîde davet etmeye başladığı dönemde insanların kafalarındaki ilahî düşüncenin nasıl olduğu daha iyi anlaşılır. Putperest müşriklerin taptığı ağaçtan, taştan, altından, gümüşten ve benzeri çeşitli ilahlar, şekil, suret ve cisim sahibi idiler. Tanrı ve tanrıçalarında üreme vardı. Hiçbir tanrıça kocasız değildi, hiçbir tanrı da hanımsız değildi. Onların yemeye ve içmeye de ihtiyaçları vardı. Onlara tapanlar bu nedenle tanrılarına yeme, içme imkânı sağlıyorlardı. “Allah’ın yarattığı ekinlerden ve hayvanlardan O’na bir pay ayırdılar ve akıllarınca, “Şu, Allah için, şu da bizim ortaklarımız (putlarımız) için” dediler. Ortakları için olan Allah’ınkine eklenmiyor. Allah için olan ise ortaklarınkine ekleniyor.. Ne kötü hükmediyorlar!”[2] Müşriklerin büyük bir bölümü, Allah’ın insan şeklinde insanların arasına geleceğine inanırlardı. Hıristiyanlar bir Allah’a inandıklarını iddia etseler de, inandıkları tanrının en azından bir oğlu vardı. Oğlu ile baba arasında Ruhu’l-Kudüs’ün de önemli bir yeri vardı; hatta tanrının anası ve kaynanası da vardı. Yahudilerin de bir Allah’a inandıklarını iddia etmeleri boşunadır. Çünkü inandıkları ilah, maddî cismanîlikten ve insanî sıfatlardan uzak değildi; yürürdü, insanî şekilde gelirdi, kendi kulları ile güreş yapardı. En az bir adet oğulun yani Üzeyr’in babasıydı. Bunların dışında kalan Mecusîler ateşe taparlardı. Sabiîler de yıldızlara taparlardı. Bu şartlarda Hz. Peygamber insanları hiçbir ortağı olmayan ve tek olan Allah’a inanmaya çağırınca, doğal olarak zihinlerine, bütün mabu’dların terkedilerek bir olduğuna inanılacak olan Rabbin nasıl olduğu sorusu gelmişti. İşte Kur’an-ı Kerim’in bir i’cazıdır ki onların bu sorularına karşı birkaç kelime ile Allah’ın zatı hakkında öyle bir tasavvur verilmiştir ki, bütün müşrik düşüncelerin kökü kazınmıştır. Mahlûkatın sıfatlarından hiçbir sıfatın O’nun zâtına karışmasına bir imkân bırakılmamıştır.[3]
Evet, Kur’an’ın bu son derece kısa ve özlü suresi, şirk düşüncesinin kökünü kazıyacak şekilde birkaç kelime ile Allah’ın birliğini benzersiz bir tarzda tasavvur ettirmektedir. Allah’a çocuk, zürriyet ve “Buna rağmen insanlar, Allah’ın kullarından bir kısmını O’nun bir parçası saydılar. Gerçekten de insan apaçık bir nankördür.”[4] ayetinin kapsamla ifadesiyle O’ndan kopup ayrıldığına inanılan herhangi bir parçayı nispet eden bütün sapık din ve mezheplere, yoldan çıkmış düşünce akımlarına meydan okumakta, onların mesnedsiz iddialarını net bir dille reddetmektedir.[5] “De ki; O Allah bir tektir. Allah eksiksiz, sameddir (Bütün varlıklar O’na muhtaç, fakat O, hiç bir şeye muhtaç değildir).[6] O doğurmamış ve doğmamıştır. O’na hiçbir denk de olmamıştır.”[7] Demek ki Yüce Yaratıcı hiçbir parçanın aslı değildir, çünkü doğurmamıştır; hiçbir asıldan parçalanıp ayrılan bir varlık da değildir, çünkü doğmamıştır. Böyle tek ve benzersiz bir Yaratıcı, samimi bir kalple/ihlâsla kendisine iman edip, dürüst bir kullukla bağlılık göstereni, asla şirk vadilerinde yüzüstü ve yardımsız bırakmaz.[8] Bu sebeple bu tevhid ve ihlâs suresini, her fırsatta tefekkürle okumaya insan kalbinin, ruhunun ve aklının daima ihtiyacı var dense yeridir.[9]
Rivayette, ihlas suresinin Kur’an’ın üçte birine denk geldiği ifade edilir.[10] Belki bu rivayeti daha gerçekçi ve daha doğru bir izahla şöyle okumak mümkündür: Kur’an’ın açıkladığı din, üç ana kısımda mütalaa edilebilir. (1) Tevhîd, (2) Risâlet, (3) Âhiret. Bu sure, söz konusu üç husustan biri ve en önemlisi olan tevhîdi, en yüksek perdeden ilan eder.[11] Artık bu tevhidî hassasiyetin bir gereği olmak üzere, başkalarına değil, yalnızca o benzersiz Yaratıcıya sığınmak, O’nun için almak-vermek, O’nun adıyla ve O’nun adına yakışır bir şekilde başlayıp bitirmek esastır. Bundan ötesi, boş ve neticesiz bir oyalanmadan başka bir şey değildir. “Bu dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte gerçek hayat odur. Keşke bilselerdi!”[12]
[1] Bk., Mevdudî, Tefhimu’l-Kur’an, VII, 301
[2] 6 En’âm, 136
[3] Bk., Mevdudî, Tefhimu’l-Kur’an, VII, 303-304
[4] 43 Zuhruf, 15
[5] Bk., Sabûnî, Îcâzu’l-Beyân fî Suveri’l-Kur’an, s. 237
[6] Ayette geçen “Ehad/Bir-Tek” kelimesi, yalnız Allah’ın Zatına mahsus olduğundan ve başkası için kullanılmayacağından “ehadun” şeklinde yani başında belirlilik eki olmadan nekre olarak kullanılmıştır. Ancak “Samed” kelimesi yaratılmışlar için de kullanılabildiğinden “es-Samed” şeklinde yani başında belirlilik takısı olduğu halde ma’rife olarak kullanılmıştır. Buna göre anlam “gerçek Samed Allah’tır” şeklindedir. Çünkü yaratılmışlardan bazıları bir yönden samed olsa da, başka yönden değildir. Bazı mahlûklar ona muhtaç olsa da, o da bir başka açıdan diğer mahlûklara muhtaçtır. Bazılarından üstün olsa da, bazıları da ondan üstündür. Bazı mahlûkların ihtiyaçlarına cevap verse de herkesin ihtiyacını karşılamaya gücü yetmez. Bütün bunların tersine Allah’ın samed olması her bakımdan tam ve kusursuzdur. Bütün dünya O’na muhtaçtır, O hiç kimseye muhtaç değildir, sonsuz ve zevalsizdir. Bk., Mevdudî, Tefhimu’l-Kur’an, VII, 309
[7] İhlâs, 112/1-41
[8] “Bir kimse anlayarak bu sureye iman ederse, şirkten kurtulur.” Mevdudî, Tefhimu’l-Kur’an, VII, 301
[9] Hz. Ayşe’den nakledilen bir rivayete göre, Resulullah bir grubu sefer için göndermişti. Grubun başındaki şahıs kıldırdığı bütün namazları İhlâs suresi ile bitiriyordu. Geri döndüklerinde gruptakiler bunu Hz. Peygambere anlattılar, o da niçin böyle yaptığını ona sormalarını istedi. Şahsa sorulduğunda şöyle cevap verdi: Bu surede Rahman’ın sıfatları zikredildiğinden, ben bu sureyi çok seviyorum. Böyle bir cevap üzerine Peygamber Efendimiz: Ona deyin ki, Allah da onu seviyor, diye buyurdu. Bk., Mevdudî, Tefhimu’l-Kur’an, VII, 304
[10] Bk., Buhârî, Fedâilu’l-Kur’an, 13; Müslim, Müsâfirûn, 259; Tirmizi, Fedâilu’l-Kur’ân, 11
[11] Bk., Mevdudî, Tefhimu’l-Kur’an, VII, 304. Sabûnî ise bu bağlamda Kur’an ilimlerini üç ana kısımda ele alır ve onları şu şekilde sıralar: 1) Tevhîd, 2) Ahkâm, 3) Kıssalar. Sabûnî, Îcâzu’l-Beyân fî Suveri’l-Kur’an, s. 237
[12] 29 Ankebût, 64
