Bilindiği gibi, peygamberlerin temel vazifesi “tebliğ”dir. Tebliğ, “müjdeleme” (tebşir) ve “korkutma” (inzar) şeklindedir. Müjdelemede, cezb ve özendirme, korkutmada, nefret ettirme ve sakındırma esastır. Tebliğ, marufu emir ve ifa, münkeri nehiy ve ilga hedefine hizmet eden peygamberî bir irşat metodudur. Bu metod, muhteva olarak “ibadet” kadar olmasa da, ona hizmet ettiğinden, o da ibadetlerden bir ibadettir. Tebliğin ruhunu “ihlas” oluşturur; ihlas ise, ibadeti, –her ne şekli olursa olsun– yalnızca Allah’a “has” kılmanın diğer adıdır.
İhlas, hakiki “tevhid”e de işaret etmektedir. Zira tevhid, Allah’ı zatında, sıfatında, icraatında, icadatında birlemek, bu hususta hiç bir varlığı ona eş koşmamaktır. İhlasın mana ve muhtevasına bakıldığında, tam da bu gerçeği ifade eder. Mesela Kur’an-ı Kerim’de sıkça geçen “Muhlisîne lehü’d-dîn”[1] ayeti ile “İbadullahi’l-muhlesîn”[2] ifadesi tevhidin ihlasî boyutuna işaret etmekte; hakiki tevhidin hakiki bir ihlasla tahakkuk edeceğini ders vermektedir. Zira “Muhlisîne lehü’d-dîn”deki “ihlas” kavramı, “dini, yalnızca Allah’a has kılma”yı ifade ederken, “İbadullahi’l-muhlesîn”deki “ihlas” ise, “dindarlığı, münhasıran Allah rızası için yaşama”yı ders vermektedir. Yani geçerli din, Allah’ın dinidir; geçerli kulluk, Allah’ın rızasına bina edilen kulluktur.
Peygamberlerin, tebliğlerinde izlemiş oldukları ihlas ise dikkate değer bir husustur. Her peygamberin, kavmine söylediği “Bu anlattıklarımdan dolayı sizden bir ücret istemiyorum”[3], “Ben ücretimi yalnızca Allah’tan istiyorum”[4] sözler, tebliğde ihlasın önemine işaret olduğu kadar, tebliğciler için de mükemmel bir örnektir. Nihayet “Öylelerine uyunuz ki onlar tebliğlerinin mukabilinde sizden bir ücret istemezler”[5] ayeti, tebliğe gönül vermiş herkes için, tebliğin ihlaslılığına dair mükemmel bir düsturdur. Bu konuda, Hazret-i Peygamber’in, “Ya Rabbi! Beni, sana karşı ihlaslı bir kul yap!”[6] şeklindeki duası çok anlamlıdır.
Demek oluyor ki, iman, ibadet, tebliğ gibi kulluğa taalluk eden tüm hizmet ve faaliyetlerin hayatı ve ruhu ihlastır; ihlassız imana şirk, ibadete nifak, tebliğe riya bulaşır; dünya ve ahirette abesiyete inkılap eder. Kur’an’ın, “Her şey yok olucudur, istisnası, Allah’a bakan vechesidir”[7] mealindeki ders ve uyarısı, bir anlamıyla da bu ihlasa işarettir; amellerin ancak ihlasla kabul göreceğine ve bakiye inkılap edeceğine irşattır.
İman ve tevhid konusunda bir çığır açan Bediüzzaman Hazretleri, ihlasa dair iki eser yayınlamıştır; ihlas hususunda da bir tecdit başlatmıştır; başta kendisiyle hareket eden dava arkadaşları olmak üzere, bütün Müslümanlara “ihlas” çağrısında bulunmuştur. “Yirminci Lem’a” risalesiyle tüm Müslümanları iman, ibadet, tebliğ, himmet, hizmet ve hamiyette ihlaslılığa çağırırken, “Yirmibirinci Lem’a” adlı risalesiyle de daha dar ve özel dairede yol arkadaşlarına ihlas düsturlarını ders vermiş, dünya ve ahirette “muvaffakıyet”in yol ve yöntemlerini göstermiştir. Onun, “İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dareyni iktiza eder”[8] şeklinde formüle ettiği davası, aslında özünde ve mayasında ihlas olan bir davadır.
Evet, “tevhid”, “teslim” ve “tevekkül” yalnızca Allah içindir; bu da ihlasın tarifidir. Ve işte bu ihlastır ki, dünya ve ahiret saadetine isal eder…
Bediüzzaman’ın, “Ehl-i dalâlet, ehl-i ilmi, ilmi vasıta-i cer etmekle ittiham ediyorlar. ‘İlmi ve dini kendilerine medar-ı maişet yapıyorlar’ deyip, insafsızcasına onlara hücum ediyorlar. Bunları fiilen tekzib lâzımdır” dedikten sonra, akabinde, “Neşr-i hak için enbiyaya ittiba etmekle mükellefiz” diyerek, yukarıda zikredilen peygamberlerin çağrısını, yani “Bu anlattıklarımdan dolayı sizden bir ücret istemiyorum” ve “Ben ücretimi yalnızca Allah’tan istiyorum” ayetlerine göndermede bulunur. Müteakiben, Yasin Suresi’nde geçen “Öylelerine uyunuz ki onlar tebliğlerinin mukabilinde sizden bir ücret istemezler” ayetini düstur olarak nazara verir.[9]
Bediüzzaman, Risale-i Nur hareketini “ihlas” üzerine bina etmiştir. Kendisinin müteaddit yerlerde zikrettiği “Mesleğimizin esası olan ihlas”[10] ve benzeri ifadeleri[11] Nur hizmetinde ihlasın hayati boyutuna ışık tutmaktadır. İhlas ile “rıza-yı ilahi”yi bir arada zikreden Üstad, aslında bunların eşanlamlı olduğunu da vurgulamaktadır.[12] Bundan hareketle, İhlas Risale’sinde nazara verdiği ilk düstur, “Amelinizde rıza-i ilahî(yani ihlas) olmalı(dır)”[13] düsturudur. Ona göre ihlas, “necat(kurtuluş)” için yegâne vesiledir. Bunu “Medar-ı necat ve halâs, yalnız ihlâstır”[14] ifadesiyle formüle eder. Ve ihlası kıracak sebeplerden, tıpkı “yılandan, akrepten çekindiğiniz gibi çekininiz”[15] uyarısıyla, ihlassızlığın amelleri nasıl zehirleyeceğine(ifsat edeceğine) dikkatleri çeker.
Dava arkadaşları için yazmış olduğu “İhlas Risalesi” için, “Bu lem’a laakkal her on beş günde bir okunmalıdır”[16] şartını koşan Said-i Nursî Hazretleri, açıktır ki ihlasa özel bir önem atfetmekte, mayasında ihlas olmayan bir hizmetin, zahiri ve dünyevi neticeleri olsa bile, uhrevî anlamda bir fayda sağlamayacağına açıklık getirmektedir. Çünkü o, iman ve Kur’an’a dair hizmetleri “ibadet” telakki eder, onlardan hareketle “dünyevî” ve “siyasî” beklentilere girilmemesini tavsiye eder. Girilirse, “ihlasın kırılacağı”nı, ibadetin, ibadetlikten çıkacağını söyler.[17] Ona göre, ifa edilen imanî hizmette, rıza-i ilahîden başka, ne maddi bir menfaat, ne insanların kabul ve teveccühü, ne de cennet gibi manevi faydalar hedeflenmemelidir; hedef, yalnızca “rıza-yı ilahî, iltifat-ı Rahbanî, kabul-ü Rabbanî” olmalıdır.[18] Hizmet ve harekâtını insanların takdir ve tahsinlerine bina edenler için sarfettiği “Amelini, adem-i ihlasla iptal eder… Nâsı, Rabb-i nâsa şerik yapar”[19] cümlesi çok sarsıcıdır. Zira o, bu tür eğilimleri, “ahiretin baki meyvelerini dünyada fani surette tüketmek”le eşanlamlı olarak görür.[20]
İhlas’ı, “ibadetin ruhu” olarak tefsir eden Üstad, şu veciz ifadelerle “ihlas” kavramına en güzel bir tanım getirmektedir: “İhlas, yapılan ibadetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır. Eğer başka bir hikmet ve faide ibadete illet gösterilse, o ibadet batıldır.”[21] Bu tanım, kanaatimce, kendilerini “hizmet ehli” olarak görenler için parlak bir aynadır; ona bakmalı, kendilerini o tanımla tanımlamalıdırlar. Şu bir gerçektir ki, Allah adına hareket edip hizmet ve hareketlerini Allah’tan gayrı maksatlara alet edenlerin, verdikleri zararlar ortadadır.
Evet, madem ibadetin ruhu ihlastır, o halde ibadet niyetiyle çıkılan yolda, o ruhun muhafaza edilmesi gerektir; aksi, Asr-ı Saadet’te meşhur “Kuzman” olayına benzer, –ki zahiren mücahid, hakikatte müşrikti– dünyada hüsran, ahirette hüsran!…
Kur’an-ı Kerim’de, “Allah, bir adamın göğsünde iki kalp yaratmadı”[22] ayeti, ihlası anlamamızda ilginç bir pencere açmaktadır. Yani imanda, ibadette, sevgide, yönelişte kalbin yalnızca Allah’a hasredilmesi… O’ndan gayrı, –ister insan ister eşya olsun– hiç bir varlığa(masivaya) gönlünü açmamak, dâhile girmelerine müsaade etmemek… Bu noktada, Bediüzzaman’ın sarfettiği “Kalbin bâtınına, başka muhabbetlerin girmesine meydan verme. Çünkü bâtın-ı kalb ayine-i Sameddir ve O’na mahsustur.”[23] sözü, bu ayetin mana ve mefhumuna uygun düşen bir başka ihlas düsturudur. Bu düstura, “muhabbette tevhidîlik” de diyebiliriz. Bu bağlamda, Mevlana Cami’den naklettiği aşağıdaki ifadeleri de zikretmekte fayda vardır; zira aynı kapıya çıkıyor, ihlasın şümullülüğüne dair ayrı bir ufuk açıyor:
Evet, “Fıtratı aşkla yoğrulmuş gibi sermest-i câm-ı aşk olan Mevlâna Câmi”[24] şöyle diyor: “Yekî xwah, yekî xwan, yekî cûy, yekî bîn, yekî dan, yekî gûy.” Yani, (yine Bediüzzaman’ın izahlarıyla), “Yalnız ‘Bir’i iste; başkaları istenmeye değmiyor. Bir’i çağır; başkaları imdada gelmiyor. Bir’i talep et; başkaları layık değiller. Bir’i gör; başkalar her vakit görünmüyorlar, zeval perdesinde saklanıyorlar. Bir’i bil; (O’nun) marifetine yardım etmeyen başka bilmekler faidesizdir. Bir’i söyle; O’na ait olmayan sözler, malayani sayılabilir.”[25]
Bediüzzaman’ın, “üstad-ı mutlak, mukteda-yı küll, rehber-i ekmel”[26] olarak tavsif buyurduğu Efendimiz Aleyhisselatu Vesselam’dan naklettiği şu hadis, belki de ihlas noktasında en çarpıcı ve en sarsıcı bir ikaz ve irşat mesabesindedir. İşte, “İnsanlar helak oldu, yalnızca âlimler kurtuldu. Âlimler de helak oldu, yalnızca amiller(ilmiyle amel edenler) kurtuldu. Amiller de helak oldu, yalnızca muhlisler(ihlaslılar) kurtuldu. Muhlisler de büyük bir tehlikeyle karşı karşıyadırler.”[27] Evet, Efendimizin bu sözü, Bediüzzaman’ın hayatının tüm safhalarında hükümferma olduğu gibi, hayatının gayesi olan hizmetinde de her zaman cari olmuştur. Onun içindir ki, hep “Vazifemiz olan hizmet-i imaniyeyi ihlasla yapmağa çalışmalı, vazife-i ilahiye olan muvaffakıyet ve hayırlı neticeleri vermek cihetine (ki Allah’ın vazifesidir) karışmamalıyız”[28] düsturundan asla taviz vermemiştir. Hatta vazife-i ilahiyeye karışmayı; “Cenab-ı Hakk’ın rububiyetini imtihan etme” olarak değerlendirir, bu kabil bir imtihanı ise, “sû-i edeb” ve “ubudiyete (kulluğa) münafi” ifadeleriyle zikreder.[29]
Dava arkadaşlarını, sürekli “İhlas Risalesi’nin düsturları”na, “Lem’a-i İhlas’ın düsturları”na uymaya çağıran Said-i Nursî, bahsi geçen risalenin başında ise, üç aşamalı bir hedef koyar. Bunlar:
1) İhlası kazanmak,
2) İhlası muhafaza etmek,
3) İhlası bozan muzır manileri defetmek…[30]
Evet, bu eserden matlup netice, bu hedeflerin tahakkukudur; yoksa ihlasa dair –haşa– kuru bilgiler değildir. Keza, “en az her on beş günde bir okuma”ya davet etmesi de, adı geçen eserin ezberlenmesi değil, hazmedilmesidir; düsturlarının hayata geçirilmesidir.
İhlası kazandıran ve kaybettiren sebepleri, İhlas Risalesi’nin muhteviyatına havale ederek, mevzuyu toparlamaya çalışayım:
Nur Külliyatı’nın hemen her risalesinde, ihlasa dair düsturları bulmak mümkündür. Nurlarda nazara verilen ihlas; iman, hayat, ibadet, dua, ahlak, hizmet, ücret, niyet, muhabbet, hürmet, teveccüh… gibi nice alan ve ünitelerde “aktif” olan ihlastır. Risale-i Nur Külliyatı’nda bunların her birisini birer birer örneklemek mümkündür, ancak bu, hem yazımızın sınırını zorlar, hem de –adeta– bir tez konusu olacağı için, başka ehillerine havale ederek Risale-i Nur hizmetinde, ihlasın nasıl görülüp değerlendirildiğini de –maddeler halinde– özetleyelim:
İhlas, Nur hizmetinin en mühim esaslarından biridir. Onun için, –rıza-yı İlahiden başka– bu hizmet, kâinatta hiç bir şeye alet edilemez; ediliyorsa, ona “Nur hizmeti” denilmez; olsa olsa, hizmet kisvesine büründürülmüş bir hezimet hareketidir.[31]
Nur hizmetinde ihlas, ibadetin ruhu olarak kabul edilir; yapılmış ya da yapılacak ibadetin yalnızca emredildiği için yapılmasını öngörür.[32]
Nur hizmetinde ihlas, güzel ahlakın (ahlak-ı hasenenin) esaslarından kabul edilir.[33]
Nur hizmetinde ihlas, kendi vazifesini yapıp Allah’ın vazifesine karışmama edebini öngörür.[34]
Nur hizmetinde ihlas, vasıta-i halas ve vesile-i necat bilinir.[35]
Nur hizmetinde ihlas, ef’al ve a’mal-i hayriyenin esaslarından kabul edilir.[36]
Nur hizmetinde ihlas, İslâmiyet’in esaslarından bir sır olarak telakki edilir.[37]
Nur hizmetinde ihlas, şirk-i hafiden, riya ve tasannu gibi rezilliklerden kurtuluşa vasıta olarak bilinir.[38]
Nur hizmetinde ihlas, mühim ve büyük bir umur-i hayriye olan “iman hizmeti”ne karşı gelen engelleri bertaraf eden yegâne kuvvet olarak görülür.[39]
Nur hizmetinde, ihlas, “samimiyet” ve “içtenlik” boyutuyla da ele alınır; bu anlamda, samimi bir ihlasın, şerde dahi olsa, neticesiz kalmayacağına inanılır.[40]
Ve Nur hizmetinde muvaffakıyete giden yolun, niyet-i haliseden geçtiğine inanılır.[41]
Cenab-ı Hak, İhlâs Suresi’nin hürmetine, bizleri ihlâslı kullarından eylesin! Âmin…
[1] el-A’raf, 29; el-Beyyine, 5; Yunus, 22 vb.
[2] Yusuf, 24
[3] el-En’âm, 90; el-Hûd, 29, 51; el-Furkan, 57; eş-Şuarâ, 109, 127, 164 vb.
[4] Yunus, 72; el-Hûd, 29, 51; eş-Şuarâ, 109, 127, 164 vb.
[5] el-Yasin, 21
[6] Ebu Davud, Vitr, 25.
[7] el-Kasas, 88
[8] Sözler, s. 380
[9] bkz. Mektubat, s. 22
[10] Emirdağ Lahikası, s. 20, 116; Şualar, s. 370
[11] bkz. Emirdağ Lahikası, s. 116
[12] bkz. Mektubat, s. 558; Lem’alar, s. 229
[13] Lem’alar, s. 234
[14] Mesnevi-i Nuriye, s. 78, 98
[15] Lem’alar, s. 239
[16] Lem’alar, s. 233
[17] bkz. Mesnevi-i Nuriye, s. 186, 246, 249
[18] bkz. Mektubat, s. 557
[19] Mesenevi-i Nuriye, s. 249
[20] Bkz. Mektubat, s. 22; Emirdağ Lahikası, s. 306
[21] İşaratü’l-İ’caz, s. 156
[22] el-Ahzab, 4
[23] Sözler, 804
[24] Sözler, s. 265
[25] Sözler, s. 266
[26] Lem’alar, s. 196
[27] Lem’alar, s. 198 (Hadis için bkz. Aclunî, keşfü’l-Hafa, c. 2, Hadis No: 2795)
[28] Şualar, s. 513
[29] bkz. lem’alar, s. 195
[30] bkz. Lem’alar, s. 238
[31] bkz. Emirdağ Lahikası, s. 20
[32] bkz. İşaratü’l-İ’caz, s. 156
[33] bkz. Şualar, s. 262
[34] bkz. Şualar, s. 513; Lem’alar, s. 98
[35] bkz. Mektubat, s. 365; Mesnevi-i Nuriye, s. 78; Lem’alar, s. 98
[36] bkz. Mektubat, s. 365
[37] bkz. Mektubat, s. 558
[38] bkz. Mektubat, s. 615
[39] bkz. Lem’alar, s. 238
[40] bkz. Lem’alar, s. 222
[41] bkz. İçtimaî Dersler, s. 35
