Bu hikâye, Azerbaycan’ın doğusunda bulunan Karin bölgesindeki Semmâk adlı dağda geçmektedir.[1][2][3] Buna göre, söz konusu olan Semmâk dağı, yırtıcı ve paralayıcı kuşların meliki olan Kartal’ın karargâhı ve makarr-ı saltanatıdır. Bu dağda bir çift keklik de yaşamaktadır. Bu iki keklik yavruladıklarında ve bu yavrular uçmaya yakın geldiklerinde Ebû Heysem (Akbaba), beraberindeki iki karga, diğer yırtıcı, paralayıcı ve öldürücü kuşlarla birlikte bu kekliklerin yavrularına saldırıp yiyorlar.
Bu iki keklikten erkek olanın ismi Necdî, dişi olanın ismi ise Gargara bint Sa‘dî’dir. Bir gün Necdî, bint Sa‘dî’ye: “soyumuz tükenmek, ömrümüzün güneşi sönmek, bizden sonra neslimizi devam ettirecek ve Allah’ı zikredecek nesil yok olmak üzere. Karga ve yakınları cezalarını çekmeden bizim yavrularımızın etleri ile geçinmekte ve bize acı çektirmektedirler. Bunu kabullenir, bu işe karşı çıkmazsak bu acıklı durumu ömrümüz boyunca yaşamak zorunda kalacağız ve soyu kesik bir şekilde bu dünyadan göçüp gideceğiz. Bana kalırsa bu vatanı terk edip böyle olayların yaşanmadığı başka bir memlekete göçelim. Zira kişi el ve ayaksız yaşar ancak ciğersiz yaşayamaz.”
Çift arasında geçen uzun bir tartışmadan sonra Gargara Necdî’ye: “Her ne kadar söylediklerin imkân dairesinde olsa da yine de ben onun (Kartal) pençelerinin önünde durmaktan korkarım. Bana kalırsa hiç bu paralayıcıya yaklaşmayalım” diyerek olumsuz cevap verir. Bunun üzerine Necdî, Gargara’ya bu konuda sözü fazla uzatmamasını, Kartal’ı ikna etme gücüne sahip olduğunu ve ayrıca bu konuda kadere rıza göstermeleri gerektiğini söyler.
Nihayet Gargara, Necdî’ye teslim olur ve dediklerine uyacağını bildirir. Ancak Gargara, Necdî’nin “buraları terk edip başka diyara gidelim” sözüne kızarak, “vatan sevgisi imandandır” hadisini zikreder. Şayet vatanımızı terk edersek korkarım barınacağımız başka bir yer olmaz ve kâr edelim derken kendimizi zararın içinde buluruz der. İyi olanı kaza ve kadere râzı olup doğum yerimiz olan vatanımızı terk etmemektir. Nitekim tamahkârlık gösterenler için şöyle denilmiştir: Hasta nefis, istek ve arzularını terk ettiğinde şifasını bulur. Müridin istek ve arzuları terk etmesi, kanaatkârın da fazla şeyden gözünü çekmesi lâzımdır. Asıl hürriyet, şehvetleri terk etmektir. Zira her gelecek olan yakındır. Kaldı ki vatanımızı terk edip başka bir yere gidersek üzüntü ve kederimizi paylaşacağımız kimseyi bulamayabilir, kimsesizlik ve vatansızlıktan dolayı üzüntümüz gittikçe artıp müzmin bir hastalığa ve bu da ölmemize sebep olabilir. Ayrıca uğruna vatanı terk etmek istediğin çocuklar, seni Allah’ı anmaktan da alıkoyabilirler. Nitekim bu konuda Yüce Allah: “Mallarınız ve çocuklarınız ancak birer imtihândır; Allah katında ise büyük bir mükâfat vardır.”[4] şeklinde buyurarak bizleri uyarmıştır. Başka bir ayette ise Allah Teâla: “…dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda karşılıklı bir övünme, çok mal ve evlat sahibi olma yarışından ibarettir…”[5] şeklinde buyurarak dünyaya fazla dalmamamız hususunda bizleri uyarmaktadır. Ayrıca çocuklar sırların keyfiyetini bilmezler. Bir oyuncak onları, âlimleri, mürebbiyeleri ve kitabı dinlemekten alıkoyabilir ve böylece eğitimden uzaklaşarak cahiller sınıfına iltihak edebilirler. Keza büyükler de dünyaya dalarak mülk ve melekûtün sırlarını anlamadan badiheva bir hayat sürdüreceklerdir. Bu konuyu oldukça uzatan Gargara, “Mallar ve evlatlar, dünya hayatının süsüdür. Bâki kalacak salih ameller ise, Rabbinin katında, sevap olarak da ümit olarak da daha hayırlıdır”[6]; “O gün ki ne mal fayda verir ne oğullar!”[7] gibi ayetlerden deliller getirerek iddiasını temellendirmektedir.
Zevcesinin bütün bu argümanlarını birer “akıl” ürünü olarak gören Necdî, buna karşılık verdiği cevapta aynı zamanda akıl ile nakil ilişkisini de irdelemektedir. Feleğin değişik çarklarının olduğunu, zamanın geçtikçe değiştiğini ve bu değişikliğin zamanla insanın görüş ve aklına tesir ettiğini belirten Necdî, akıl sahiplerine düşenin, bu değişimlere ve konjonktüre mağlup olmayıp onu lehine çevirmektir diyerek bu konudaki görüşünü şöyle sürdürür: Şayet vatanımızı terk etmeyip buralarda kalır, günün birinde ordular vatanımıza saldırıp bizden birisini götürürse geri kalanımıza vatanın, meskenin ve komşuların ne faydası olacak? Ayrıca işlerini kaza ve kadere havale edip sırtını da zamanın getirdiklerine çeviren ve tedbiri elden bırakan kişi, bineğine yüklediği heybenin bir tarafını boş diğer tarafını da taş doldurmuş kişi gibidir. Bu kişi yolunu nasıl bulacak ve menziline nasıl ulaşacak? Akıllı kişi, faydalı bulduğu şeyde çaba gösteren ve sebepleri göz önünde bulundurandır. Bu muhalif tarzını sürdüren Necdî, “yumurtlama vakti de yaklaşmaktadır. Ordular bizi helak etmeden yuvamızı kuracağımız yeni bir vatan bulmalıyız” diyerek vatanı terk etme hususunu Gargara’ya tekrar bildirmektedir.
Bunun üzerine kalbi yumuşayan Gargara, “bu anlattıkların mantıklı ve doğru şeylerdir. Gerçekten de buralarda kalıp başka bir vatana gitmezsek Akbaba ve askerlerine yem oluruz. En iyisi biz de “Tayriyye Tarikatı”na iltihak edip herkesin eşit olduğu bir duruma kavuşalım. Ama nerede? O halde, gayptan yardım gelinceye dek bu hâlimize sabredelim.” diyerek Necdî’nin bu konudaki görüşünü kabul etmekle birlikte Tayriyye Tarikatı’na girmeyi önermektedir.
Buna karşılık Necdî şöyle der: Söylediklerin doğrudur. Fakat bütün olacaklara kim kefil olabilir? En iyisi Kartal’a gidip durumumuzu arz edelim. O’nun merhametine sığınıp kanatları altına girelim. Ta ki bizi feleğin sillesinden korusun. Her ne kadar o, yırtıcıların padişahı, kan döken ve paralayıcı da olsa melikler şefkatli ve merhametli olurlar.
Gargara: “Aklına şaşarım! Bu nasıl görüş? Sen sapla samanı karıştırmış ve yolunu şaşırmışsın. Bazen isabetli konuşur bazen de abuk subuk! Senin bu düşüncen doğru değil. Bizi tehlikeden uzaklaştıracağına bizzat tehlike ve tuzağa atmaktasın. Böylece kendi elimizle kendi kuyumuzu kazacağız. Bana kalırsa Kartal’dan uzak duralım.” der.
Bunun üzerine Necdî, “ne güzel konuşuyorsun. Allah iyiliğini versin. Fakat Kartal’ın huzuruna çıkmaktan başka çaremiz yoktur” diyerek Gargara’yı ikna eder. Daha sonra ikisi tevekkül ederek Kartal’ın huzuruna çıkmayı “irade” edip oraya doğru yola koyulurlar. Gece-gündüz, yemeden-içmeden, yorgun-argın, bin bir perdeden geçerek Kartal’ın huzur-u şâhânesi olan Karin dağına vasıl olurlar. Ancak huzura vasıl olmadan Padişahın yakın dostu Doğan ile karşılaşırlar. Doğan’a buraya geliş sebebini anlatırlar.
Burada Doğan, padişahlarda bulunan veya bulunması gereken bazı özelliklere temas etmektedir. Buna göre padişahta, ilim, din, akl-ı selim, keskin görüş ve işlerin akıbetine nüfuz edebilecek yakinin olması gerekmektedir.
Doğan’ın yakınında oturup endişe ve korkusu yok olan Necdî, aslını ve faslını beyan ettikten sonra şöyle söze başlar: “Ey ulu kişi! Benim doğum yerim Azerbaycan dağlarından birisidir. Burası her yönü ile cenneti andıran bir yerdir. Burada yaşamaktayım. İnsan için gerekli olan saliha eş, iyi komşu ve geçimlik bir kuta da sahibim. Ancak yazlığımız ve kışlığımız olan bu vatan, yol güzergâhında olup avcıların ve paralayıcı hayvanların uğrak yeridir. Soyumuzu devam ettirecek bir göz nuru, mutluluk kaynağı bir evladımız olduğunda bu avcılar hemen onları bizden kaçırır ve evimize ateş düşürürler.” Sonunda hayat arkadaşıma: “Kişi varlığını sürdürdüğü yere aittir, doğduğu yere değil.” diyerek onu ikna ettim ve vatanımızı terk edip buraya geldik. Buraya gelinceye kadar bin bir meşakkate katlanıp bin bir perdeden geçtik. Nihayetinde senin lütuf ve kereminle yüzleştik. Her ne kadar şimdiye kadar tanışmamış ve birlikte bulunmamışsak da daha önce ruhlarımız birbirleri ile tanışıktılar. Vallahi senin keremine vefâ göstereceğime eminim. Senden kuşların melikine ulaşmam için aracılık yapmanı rica ediyorum. Her ne kadar o melik ulaşılması zor, dağların en yüksek zirvesinde kalıyorsa da ancak tevessül vasıtası ile oraya ulaşmak mümkün olur.
Necdî’nin bu sözleri karşısında hayrete düşen Doğan, hoş geldin, safalar getirdin. Hiç şüphe yok ki seni buraya selim aklın (akl-ı selim), keskin görüşün ve hüsn-ü niyetin irşad etmiştir. Ne mutlu sana, bütün taallukatını müjdele. Bu kerim ve ulu Padişahın huzuruna gelmekle bütün çabalarınızın mahsulü olarak güven ve güvenlik çiçekleri ektiniz. Her ne kadar padişahımız etle besleniyorsa da o, dünyada zirve yerlerde yaşamaktadır. İnsanların fesat ve vesveselerine kulak vermeyerek temiz bir tabiat üzere hayat sürdürmüştür. Bundan dolayı kibar ve latiftir.
Bunun üzerine Doğan, Necdî’ye Padişahın huzuruna gittiklerinde şu hususlara dikkat etmelerini tavsiye eder: Onun huzuruna yaklaşmaya çalış, huzurunda iken gözlerine bakma, ileri-geri konuşma, konuştuğunda ise belâgâtle konuş. Artık sen, emniyet Kâbe’sindesin onu istilâm et. Padişahımız bağışlayıcı ve kerem sahibidir.
Necdî, Doğan’a yaptığı bu nasihatlerden dolayı teşekkür ederek eşi Sa‘dî’yi bıraktığı yere döner. Durumu Sa‘dî’ye anlattıktan sonra ikisi Melik’in huzuruna gitmek için yola çıkarlar. Melik, zirvelerin en yükseğinde bulunduğu için bin bir fersah yol alırlar. Bulut vadilerini aşarak ve sema denizlerini geçerek nihayet miraca çıkarlar. Her yönü ile cenneti andıran bu memlekete Meleketu’n-Nîrân (Kartal) hükmetmektedir. Kendisini güven ikliminde bulan Necdî, Zâriyat Suresindeki “Gökte rızkınız ve size vaad olunan şeyler vardır.”[8] ayetini andı. Böylece bu çift, bin bir perdeden geçerek, nefsin ağır yükünü atarak bütün dert, hüzün, tasa, keder ve acılarını geride bırakarak sultanın saltanat-ı kübrasına ve şefkatine sığınmış oldu.
Bahsi geçen saltanat merkezinde, şahin, atmaca, turna ve güvercin gibi her asil bireyin bir makamı ve ilgilendiği bir işi vardı. Bunların her biri kendi has dili ile sultanı zikretmekte ve övmekteydi. Sultanın yönetiminde aşağıda ismi zikredilen memurlar ve görevleri bulunmaktaydı:
Akbaba: Bayraktarlık görevini yaparak bütün kuşların önünde bulunmaktadır.
Aksungur: Yırtıcıların silah komutanıdır.
Şahin: Memleketin maslahatı için, dâhili ve hârici bütün ihtiyaçları gideren, atama ve görevden azletme işleri ile meşguldür.
Turna: Devletin bütün sırlarına vakıf sır kâtibidir. Memleketin dili ve mihveridir.
Kuğu: Orduyu gözeten, divan başı ve ordunun kadısıdır.
Tavus: Taze damat gibi giyimli ve alımlıdır. Havasın önünde yeleleri ile latif havayı seçkinlerin yüzüne savurmaktadır.
Atmaca: Rey ve tedbir sahibi büyük emirdir. Uğur ve bereket âmiridir.
Doğan: Kuşların öncüsü, bolluk ve bereket âmiridir.
Çakır kuşu: Ordunun nöbet emiridir.
Papağan: Yeşil elbisesiyle, yakut yüzükten Hint ve Sind’in garip haberlerine vakıf olup etrafına haber vermektedir.
Hüdhüd/Çavuş kuşu: Tacını giymiş, mutluluk ve mutsuzluk haberlerini anlatmaktadır.
Güvercin: Postacılık görevini yapmaktadır.
Serçe: İlim ve edep kitaplarını okumakla meşguldür.
Bülbül ve Hezar: Mâliku’l-mulku tesbih etmekle meşgul olup bu tesbihlerini farklı dillerle şakımaktadırlar.
Velhasıl her bir kuş kendi kabiliyetine göre bir görev üstlenmiş ve şu ayet-i kerimeye mazhar olmuştur: “Göklerde ve yeryüzünde bulunan kimselerle, sıra sıra (kanat çırparak uçan) kuşların Allah’ı tesbih ettiğini görmez misin? Her biri duasını ve tesbihini kesin olarak bilmektedir. Allah onların yapmakta olduğu şeyleri hakkıyla bilendir.”[9]
Padişahın huzuru ile şereflenen Necdî, üzerinde oluşan hayret halini bir tarafa bırakarak yeri öptü ve şöyle dedi:
Fağfur, Kisra ve Tubbâ,
Görseydiler Seni, huzurunda secdeye kapanırlardı.
Her ne kadar vefâ olsa da onlara hak
Kişi ancak elini uzatır yapabildiği kadar.
Ayrıca Necdî Padişah’a şöyle hitapta bulunur: Ey ulu Padişah! Hayat arkadaşım Bint Sa‘dî ile birlikte vatanımızı terk etmek zorunda kaldık. Bu yolculukta Hüseyin’in Kerbela’da çektiğinden fazla kerb ü belâya maruz kaldık. Eyyüb’ün hastalığını ve Yakub’un hüznünü yaşadık. Her türlü bela ve eziyeti yaşadıktan sonra ancak huzuruna vasıl olduk. Padişahımızın huzuruna vardığımızda ise Allah’ın: “Korkmayın, çünkü ben sizinle beraberim. İşitirim ve görürüm.”[10] ayetine mazhar olduk. Bunun üzerine Padişah, onlara saadet yurdunda kalmaları için izin verir ve bundan sonra onların her türlü tehlikeden beri olduklarını bildirir.
Yukarıdaki izâhattan sonra yeri öperek padişahın huzurundan ayrılan Necdî, hayat arkadaşına Padişah ile aralarında geçen diyalogdan bahsettikten sonra her ikisi el ele tutuşarak Padişahın makarr-ı saltanatı ve huzuru olan emn, emniyet, emânet ve selamete dâhil olurlar. Huzurda her türlü nimet ile taltif edilen çift “nefs-i mutmainne” ile ehl-i sünnet ve’l-cemaat güruhuna katılarak Bakara Suresindeki “Dedik ki: Ey Âdem! Sen ve eşin cennete yerleşin. Orada dilediğiniz gibi bol bol yiyin, ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zâlimlerden olursunuz.”[11] ayetine mazhar oldular.
Necdî, zaman geçtikçe yaptığı hizmetlerden dolayı Padişah’ın güvenini kazandı ve bunun sonucunda Padişah’a yakın bir makam elde etti. Her durumda ubudiyet ve kulluğun gereklerini yerine getiren Necdî, diğer müritlerin önüne geçerek iyilik ve nasihat prensiplerini yayan bir konum elde etti. Böylece hep birlikte mutlu bir hayat yaşadılar.
[1] Bu hikâye, Siyasetname (İlahiyat Yayınları, 2019 Ankara, ss. 118-126) adlı eserimizden bir parçadır. Önemine binâen Ortak Zemin’in değerli okuyucularına ithaf ediyoruz.
[2] Mardin Artuklu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap Dili ve Edebiyatı Bölümü. ahmetgemi04@gmail.com
[3] Bu bölgeyi ve dağı tespit edemedik.
[4] Tegâbun, 15.
[5] Hadid, 20.
[6] Kehf, 46.
[7] Şuara, 88.
[8] Zariyat, 22.
[9] Nur, 41.
[10] Taha, 46.
[11] Bakara, 35.
Doç. Dr. Ahmet GEMİ
