Eğitim, insan merkezli ama evrensel çapta bir süreç olup Yaratıcının “Rab” sıfatının bir tecellisidir. İnsan için bu tecelli, ruhlar âleminden, anne karnından, çocukluktan, gençlikten, ihtiyarlıktan, kabirden, berzahtan, haşirden, sırattan ta ebediyete kadar devam eder; onun elinden tutar, kılavuzluk yapar. Çünkü insanı yaratan, onu başıboş ve kendi hâline bırakmamıştır; her zaman beraberindedir, yanı başındadır. Ayet, bu hususa işaretle şöyle der: “İnsan, kendi hâline bırakılacağını mı sanır?”[1] Bir diğer ayette ise “ (Biz), ona şahdamarından daha yakınız.”[2] diyerek Rabbanî ilgi ve beraberliğin kesintisizliğine işaret eder.
Rab (terbiye eden) sıfatının insan eğitimine dair alakadarlığı bu temelde iken, hayvanlar için sınırlı ve geçici bir özellik arz ettiğini, Bediüzzaman’ın şu ifadelerinden anlıyoruz:
“Hayvan dünyaya geldiği vakit âdeta başka bir âlemde tekemmül etmiş gibi istidadına göre mükemmel olarak gelir, yâni gönderilir. Ya iki saatte ya iki günde veya iki ayda, bütün şerait-i hayatiyesini ve kâinatla olan münasebetini ve kavanin-i hayatını öğrenir, meleke sahibi olur. İnsanın yirmi senede kazandığı iktidar-ı hayatiyeyi ve meleke-i ameliyeyi, yirmi günde serçe ve arı gibi bir hayvan tahsil eder, yâni ona ilham olunur. Demek hayvanın vazife-i asliyesi; taallümle tekemmül etmek değildir ve mârifet kesbetmekle terakki etmek değildir ve aczini göstermekle meded istemek, dua etmek değildir. Belki vazifesi; istidadına göre taammüldür, amel etmektir, ubûdiyet-i fiiliyedir.
İnsan ise dünyaya gelişinde her şeyi öğrenmeye muhtaç ve hayat kanunlarına câhil, hattâ yirmi senede tamamen şerait-i hayatı öğrenemiyor. Belki âhir-i ömrüne kadar öğrenmeye muhtaç, hem gâyet âciz ve zaîf bir sûrette dünyaya gönderilip bir-iki senede ancak ayağa kalkabiliyor. Onbeş senede ancak zarar ve menfaatı farkeder. Hayat-ı beşeriyenin muavenetiyle, ancak menfaatlerini celb ve zararlardan sakınabilir. Demek ki, insanın vazife-i fıtriyesi; taallümle tekemmüldür, dua ile ubûdiyyettir.”[3]
Bediüzzaman’ın öngördüğü eğitim modeli, fıtratla (yaratılışla) uyumlu bir modeldir. Dünyevî ve maddi gelişmeyi öngören seküler eğitimden farklı olarak o, kâinatta hükümferma olan Rabbanî terbiyeyi, yani madde ve manayı, beden ve ruhu, dünya ve ahireti örnek alır, fert ve toplum inşasının bu temelde yürütülmesi gerektiğini tavsiye eder, derslerini bu eksende verir. Şu veciz ifadesi, onun konuya bakış açısını net olarak ortaya koyar: “Hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer kâinattaki kanun-u fıtrata muvafık hareket etmezse, hayırlı işlerde ve terakkide muvaffak olamaz. Bütün hareketi şer ve tahrip hesabına geçer.”[4]
Bu ifadeden anlıyoruz ki, insanların tabi tutulduğu eğitim ve onun tüm süreçleri kâinatta konulmuş fıtrat yasalarına (Sünnetullah’a) uygun olmak zorundadır. Aksi, maddi gelişmişlik düzeyi ne olursa olsun, hiçbir ülke eğitimde ideal insan (kâmil insan) profilini çıkaramaz. Çünkü “Madem yapan bilir, elbette bilen konuşur.”[5] kuralınca, insan ile yaratılış yasalarını birlikte ve birbirine uygun yaratan Allah’a rağmen ortaya konulan eğitim model ve sistemleri kaos getirecektir; yetiştirdiği bireyler de toplum merkezli bir dünya görüşünden uzak egosantrik ve bencil tipler olacaktır. Bu anlamda, maddi eğitimin tüm araç ve metotlarından yararlanmaya rağmen, “eğitimsiz” yani yaratılış yasalarına aykırı düşen düzinelerle insan bulmak mümkündür. Yani, eğitimin de bir ahlakı olmalı ve o ahlak da “hilkat”la barışık olmak zorundadır. Zira ahlak, hulk (yaratılış)la aynı köktendir. Mesela, antropolog olduğu hâlde ırkçı, uzman cerrah olduğu hâlde organ mafyacısı olunabiliyor.
Özetle, salt maddi bilgi ve gelişmişlik, eğitimi ve eğitilmişliği ifade etmiyor.
Bediüzzaman, “Âlemde tekâmül kanunu vardır. Bu kanuna tabi olan, neşv ü nema kanununa dahildir.”[6] diyerek, kainatta var olan bir yasaya dikkat çeker; o da, tekâmülün, gelişme ve olgunlaşmanın eşyanın tabiatının bir özelliği olduğudur; bu fıtrat üzere yaratıldığı gerçeğidir. Eğitimin amacı, bu fıtratı korumak, onun kendi rotasındaki seyrüseferine yol açmak, zemin hazırlamaktır. “Hakiki terakki” dediğimiz ideal kalkınma ve yükselme gerçekliği de ancak bu sayede gerçekleşir. Yani, bir bütün olarak, insanın (maddi-manevi boyutuyla) fıtratına sadık bırakılması, o temelde yetiştirilmesidir. Bediüzzaman, bu meyanda şu orijinal tespiti yapar: “Hakiki terakki ise, insana verilen kalb, sır, ruh, akıl, hatta hayal ve sair kuvvelerin hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, her biri kendine lâyık hususi bir vazife-i ubudiyet ile meşgul olmaktadır.”[7] Yine bunu teyiden, “ İnsanın akıl, ruh, sır, nefs gibi, pek çok vazifedar letaifi ve hasseleri vardır. İnsan-ı kâmil odur ki, bütün o letaifi, kendilerine mahsus ayrı ayrı tarik-i ubudiyette hakikat cânibine sevk etmekle, sahabe gibi geniş bir dairede, zengin bir surette, kalb bir kumandan gibi, letaif askerleriyle kahramanâne maksada yürüsün.”[8] demektedir.
Bediüzzaman’ın hedeflemiş olduğu eğitim modeli, bu çok yönlü ve şümullü eğitim yaklaşımıdır. “Nur İrfan Mektebi” olarak da isimlendirebileceğimiz hizmet anlayışını, insan ve toplum eğitme metodunu, Külliyatının her bir eserinde ders vermekte, ideal insan profilinin (insan-ı kâmil) nasıl olması gerektiğini ortaya koymaktadır. Onun meşhur olmuş ve âdeta dillerde pelesenk olmuş şu özgün ifadesi, bu idealini formüle etmekte, çağdaşlarına ve sonraki kuşaklara, (özellikle de eğitimden sorumlu şahıs ve kurumlara) eğitimin nasıl olması gerektiğine dair reçete sunmaktadır. Şöyle ki: “Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakitte; birincisinde taassup, ikincisinde hile (ve şüphe) tevellüd eder.”[9]
Bediüzzaman’ın bu nev-i şahsına münhasır “bedî” tarifi, sadece sözde kalmamış, manevi planda yazdığı eserlerle bir ömür boyu aynı çizgide seyretmiş, maddi planda da bunu bir üniversite ve ona bağlı fakültelerle gerçekleştirmek istemiştir. Öyle ki, savaşlar, sürgünler, hapisler, gözaltılar, takipler, maddi-psikolojik izolasyonlar, hatta zehirlemeler onu bu gayesinden alıkoymamış, ölümüne dek bu projesine sadık kalmıştır. Kendi ifadesiyle, bu projesi için “Elli beş senelik bir gaye-i hayatım”[10]; “Elli beş senedir Risale-i Nur’a çalıştığım gibi, ona da çalışmışım”[11]; “Bütün hayatımda bu darulfünunu takip ediyorum”[12] diyerek, hayalindeki üniversitenin manevi önemine vurgu yapar. Bu proje üniversite, hiç şüphesiz ki “Medresetü’z-Zehra”dır.
Medresetü’z-Zehra eğitim projesi, yukarıda da değinildiği üzere, akıl ve vicdanları aydınlatma/nurlandırma temelli bir projedir. Bu proje, seküler eğitimin ders verildiği okullardaki dini dışlayıcı yaklaşım ile dinî ve tasavvufî eğitimin esas alındığı medrese ve tekkelerin seküler eğitimi dışlayıcı yaklaşımı arasında “orta bir yol”dur, bir köprü fonksiyonu görmektedir. Yani, mekteplilerin medrese ve tekke ehlini “cehalet”le, bunların da mekteplileri “dinsizlik”le ithamlarına mukabil Bediüzzaman, bu projeyle iki taraf arasında bir barış koridoru açmak, üç eğitim kurumu arasındaki uçurumu kapatmak ve bir konsensüse varmalarını hedeflemiştir. Ta ki toplumdaki yansımasında da görüldüğü üzere, fikrî-itikadî çatışmaların, taassupların önüne geçilsin, toplumsal enerji ve iç dinamikler gelişme ve kalkınmada kullanılbilsin. Çünkü “Birbiriyle boğuşanlar, müspet hareket edemezler.”[13] Bu itibarla, selametli yolun barışta olduğunu; bunun için de mekteplilere dinî eğitim, medrese ve tekke ehline de fennî ilimlerin transfer edilmesi lazımdı. Bu, Medresetü’z-Zehra üniversitesinin temel amaçlarındandı. Bediüzzaman bu hedefini şöyle özetler: “Mekâtib-i âliyede hakaik-ı İslâmiyeyi berahin ile okutmak ve medreselere de fünun-u lâzıme-i medeniyeyi, eski hükemanın bataklığına bedel, tedris olunmak ve tekyelerde de mütebahhirîn ulema bulunmaktır.”[14]
(Not: Medresetü’z-Zehra’nın (şubeleri dahil) kurulacağı mekân; bölge, ülke ve âlem-i İslam’a sağlayacağı faydalar, eğitim dili/dilleri, eğitim tarzı ve metodolojisi, yönetim ve öğretim kadrosu, maliyesi, kaynakları gibi birçok hususiyetleri Münazarat adlı eserde genişçe izah edildiğinden o kısma girmeyeceğiz; bu ayrıca çalışılması gereken bir alandır; bu yazıyla amacım, Bediüzzaman’ın Medresetü’z-Zehra ideali temelinde tüm Külliyatta ortaya koyduğu eğitim tandanslı tespit ve anekdotlarıdır.)
Bediüzzaman, İslamiyet’in ilimle/bilimle ilişkisini anlattığı bir yerde, -Osmanlının son dönemlerinde, Jön Türk hareketini içine sinmiş bazı dönme ve natüralist yazarların iddiaları ki İslamiyet’in bilimle çatıştığını söylerlerdi- “İslâmiyet, fünunun seyyidi ve mürşidi ve ulûm-u hakikiyenin reis ve pederidir.”[15] diyerek onları reddederken Müslümanların da bilime eğilmeleri gerektiğini haykırıyordu. Öyle ki, bir dipnotta, “Hristiyanlığın malı olmayan mehasin-i medeniyeti ona mal etmek, İslâmiyet’in düşmanı olan tedenniyi ona dost göstermek feleğin ters dönmesine delildir.”[16] diyerek, bilimle/fen ilimleriyle hasıl olan medeniyetin iyiliklerine Müslümanları davet eder; Hz. Peygamber’in, “İlim Çin’de de olsa ona tâlip olun. Çünkü ilim her Müslümana farzdır.”[17] hadisine işaret etmektedir. Zira, “Fünun, mürur-u zaman ile telâhuk-u efkârın neticesidir.”[18] Yani, fen ve sanayi alanındaki gelişmeleri bir tek coğrafyaya, halka ya da dine mal etmenin mümkün olmadığını, onun tüm insanlığın müşterek malı ve çabasıyla hasıl olmuş bir mirası olduğunu nazara vermiştir. Keza, “Fünun, fikirlerin birleşmesinden hasıl olup, zamanın geçmesiyle tekâmül eder”[19] tespiti de bu paraleldedir.
Eğitimde, bilim ve fenleri dinle/İslamiyet’le mezcetmenin önemini -Bediüzzaman’dan iktibaslarla-yukarıda arzettik. Bu kaynaştırmanın, birlikte okutmanın Müslümanların gelişmesi için olmazsa olmaz bir zaruret olduğunu, zira “Ecnebiler fünun ve sanayi silâhıyla bizi istibdad-ı manevîleri altında eziyorlar. Biz de fen ve sanat silâhıyla, i’lâ-yı kelimetullahın en müthiş düşmanı olan cehl ve fakr ve ihtilâf-ı efkâra cihad edeceğiz.”[20] ifadeleriyle gelişme ve istibdattan kurtulmanın yolunu göstermekte; bunun yegane çaresinin fen ve sanayide ilerleme olduğunu ders vermektedir. Bu minvalde, Risale-i Nur Külliyatında gerek Eski Said gerekse Yeni Said’in kitaplarında birçok referans metin ve argümanları bulmak mümkündür. Muhakemat, Nutuklar, Altıncı Mesele, Otuz İkinci Söz vb. risaleler, eğitimde izlenecek yol ve yöntemlere dair ufuk açmakta, ışık tutmaktadır.
Cehaleti, milletin baş hastalığı olarak gören Nursî, daha 1907’li yıllarda, İstanbul’da, Sultan Abdülhamid’e gazete lisanıyla uyarıda bulunarak, içinde oturduğu ve milletin parasıyla inşa ettirdiği Yıldız Sarayı’nı mektebe, darülfünuna tahvil etmesini tavsiye eder. “Menhus Yıldız’ı dârülfünun et; tâ Süreyya kadar âlî olsun. Ve eski zebaniler yerine, melâike-i rahmeti yerleştir; tâ cennet gibi olsun. Ve Yıldız’daki milletin servetini, milletin baş hastalığı olan cehaleti tedavi için millete iade et.”[21] der. Ne var ki, Abdülhamid ne Yıldızı mektebe çevirir ne de Bediüzzaman’ın Medresetü’z-Zehra projesine onay verir. Tabii, dolayısıyla, meydan laik ve seküler eğitime ve eğitimcilere kalır. O günkü Jön Türkler, daha sonra Cumhuriyet elitleri olarak karşımıza çıkarlar. İnkârcı temeller üzerinde inşa edilmiş müfredatla, laik, seküler, naturalist eğitimi Müslüman evlatlarına dayatırlar. İşte bu noktada, Bediüzzaman’ın ortaya koyduğu Risale-i Nur temelli eğitim anlayışı hem natüralizme bir reddiye hem de laik, sekülarist eğitime bir alternatif niteliğindedir. Bu anlamda, Nur Külliyatını ve hizmetkârlarını “Manevi Medresetü’z-Zehra”[22] olarak değerlendirir, talebelerine de o medresenin maddi olarak inşasını tavsiye eder.[23]
Bediüzzaman, eğitimi, “talim”, “terbiye” ve “tedbir” ifadeleri zımnında, tüm dünya hatta kâinat ölçeğinde ele alıyor. Bu noktada, birinci muallim olarak “Rab”, “Âlim” ve “Müdebbir” olan Cenab-ı Hakkı nazara verir ki, zerattan seyyarata bütün kâinat O’nun terbiye, talim ve idaresi altındadır. (Mesela Külliyat’ta “Talimgâh-ı dünya” ifadesinin sıklıkla zikri ilginçtir.) Sonra Kitab’ı nazara verir ki Rabbanî düsturlarıyla “İnsanları terbiye ve nefislerini tezkiye ve kalblerini tasfiye (ve akıllarını talim) ediyor.”[24] Ardından, sık sık terbiye-i Muhammediyye’ye ya da diniyyeye dikkat çeker.[25] Elbette bu terbiyelerin bir de sosyal hayatta, Müslümanların şahsî ve ailevi eğitimlerinde yansıması olmalıdır. Bu çerçevede, Said-i Nursî Hazretlerinin eğitim anlayışında toplumun, özellikle de Müslümanların bütün katmanlarını kucaklayan bir yaklaşım vardır. Çocuklar, kadınlar, gençler, ihtiyarlar, hastalar; aile ve toplumsal dokular… bu cümledendir. Tamamını manevi, ahlakî, itikadî, fikrî, ruhî, nefsî ve hissî eğitime tabi tutmuş, Sünnetullah ve Sünnet-i Resulüllah istikametinde bir öğretmenlik deruhte etmiştir. Bunun ispatı, Nur Külliyatıdır; özellikle de bu sosyal katmanlar için yazdığı özel risaleler…
Mesela, kadınlar şahsında anneleri, onların da şahsında annesini anlatırken şöyle der: “Evet, insanın en birinci üstadı ve tesirli muallimi, onun validesidir. Bu münasebetle, ben kendi şahsımda kat’î ve daima hissettiğim bu manayı beyan ediyorum: Ben bu seksen sene ömrümde, seksen bin zatlardan ders aldığım halde, kasem ediyorum ki, en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi, merhum validemden aldığım telkinat ve manevî derslerdir ki, o dersler fıtratımda, adeta maddi vücudumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş. Sair derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini aynen görüyorum. Demek, bir yaşımdaki fıtratıma ve ruhuma merhum validemin ders ve telkinatını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i esasiye müşahede ediyorum.”[26]
Bu izah ve tespit; onun hem kadına hem de kadının eğitimdeki köklü fonksiyonuna dair çok önemli ve hayatî bir tespittir. Ne var ki, kadınların eğitimdeki bu rol ve tesirlerini kıracak harici faktörlerin de olduğunu dillendirir, yanlış telkin ve yönlendirmelerle, kadınlardaki fıtrî şefkatin suiistimale uğradığını, dolayısıyla çocukları için yanlış bir eğitim metoduna yöneldiklerini söyler. Şöyle ki: “Oğlum paşa olsun, diye bütün malını verir, hafız mektebinden alır, Avrupa’ya gönderir. Fakat o çocuğun hayat-ı ebediyesi tehlikeye girdiğini düşünmüyor. Ve dünya hapsinden kurtarmaya çalışıyor; Cehennem hapsine düşmemesini nazara almıyor. Fıtrî şefkatin tam zıddı olarak, o masum çocuğunu, âhirette şefaatçi olmak lâzım gelirken dâvâcı ediyor. O çocuk, ‘Niçin benim îmânımı takviye etmeden bu helâketime sebebiyet verdin?’ diye şekvâ edecek. Dünyada da, terbiye-i İslâmiyeyi tam almadığı için, vâlidesinin harika şefkatinin hakkına karşı lâyıkıyla mukabele edemez, belki de çok kusûr eder.”[27]
Keza, çocukların terbiyesine (eğitimine) dair, Laik sisteme getirdiği bir eleştirisinde de şu tespitlerde bulunur: “Eğer insan bir cesed-i hayvanîden ibaret olsaydı ve kafasında akıl olmasaydı, belki bu masum çocukları muvakkaten eğlendirecek terbiye-i medeniye tabir ettiğiniz ve terbiye-i milliye süsü verdiğiniz bu frengî usul, onlara çocukçasına bir oyuncak olarak, dünyevî bir menfaati verebilirdi. Madem ki o masumlar hayatın dağdağalarına atılacaklar, madem ki insandırlar. Elbette küçük kalblerinde çok uzun arzuları olacak ve küçük kafalarında büyük maksadlar tevellüd edecek. Madem hakikat böyledir; onlara şefkatin muktezası, gayet derecede fakr ve aczinde, gayet kuvvetli bir nokta-i istinadı ve tükenmez bir nokta-i istimdadı, kalblerinde iman-ı billâh ve iman-ı bil-ahiret suretiyle yerleştirmek lâzımdır. Onlara şefkat ve merhamet bununla olur. Yoksa, divane bir validenin, veledini bıçakla kesmesi gibi, hamiyet-i milliye sarhoşluğuyla, o biçare masumları manen boğazlamaktır. Cesedini beslemek için beynini ve kalbini çıkarıp ona yedirmek nev’inden vahşiyane bir gadirdir, bir zulümdür.”[28] der.
Hasılı, “Cenab-ı Hak, her şey için bir nokta-i kemal tayin etmiştir. Ve o noktayı elde etmek için, o şeye bir meyil vermiştir.”[29] Eğitimin amacı, bu nokta-i kemale giden yolda, insanlara yol arkadaşlığı ve rehberliktir. Bediüzzaman, Kur’an’ın “Ümmeten vasata”[30] ayetine, Peygamber Efendimizin “Orta yolu elden bırakmayın”[31] hadisine ve “İşlerin hayırlısı orta yollu olanıdır”[32] düsturlarına uyarak, vasat bir eğitim modeli sunmuştur. Eğitim kurumlarından olan Medrese, Mektep (Okul) ve Tekkelerin karşılıklı atışmalarını, birbirini techil ve tekfirlerini orta (vasat) ve ortak bir zemine çekmiş, musalahalarını sağlamıştır. Buna 6 bin sayfalık Külliyatı şahittir.
Ruhu şad, mekânı cennet olsun…
[1] el-Kıyame, a. 36
[2] el-Kâf, a. 16
[3] Sözler, s. 381-382
[4] Lem’alar, s. 247
[5] Mektubat, s. 121
[6] İşaratü’l-İ’caz, s. 216
[7] Sözler, s. 390
[8] Sözler, s. 614
[9] İçtimaî, s. 142
[10] Emirdağ Lahikası, s. 431
[11] Emirdağ Lahikası, s. 450
[12] Emirdağ Lahikası, s. 430
[13] Mektubat, s. 362
[14] İçtimaî Dersler, s. 539
[15] Muhakemat, s. 12
[16] İçtimaî Dersler, s. 197
[17] Beyhakî, Şuabu’l-İman, Beyrut, 1410, c. 2, s. 253
[18] Muhakemat, s. 134
[19] İşaratü’l-İ’caz, s. 186
[20] İçtimaî Dersler, s. 531
[21] İçtimaî Dersler, s. 168
[22] Emirdağ Lahikası, s. 381, 386, 446, 456
[23] Emirdağ Lahikası, s. 389
[24] Sözler, 552; Şualar, s. 154, 227; Mektubat, s. 420
[25] Bkz. Sözler, 179; Lem’alar, s. 287
[26] Lemalar, s. 286
[27] Lemalar, s. 285
[28] Mektubat, s. 568-69
[29] İşaratü’l-İ’caz. s. 27
[30] Bkz. el-Bakara, 153
[31] Camiü’s-Sağir,c.2, hadis no:1582
[32] İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, c. 10, s. 541
Yunus İpek