Close Menu
  • Sayılarımız
  • Editörden
  • Kategoriler
    • Düşünce Deneme Yorum
    • Toplum Aile
    • Edebiyat
      • Öykü
      • Şiir
    • İz Bırakanlar
  • Yazarlarımız
    • Doç. Dr. Cuma Karan
    • Osman Tekin
    • Yunus İpek
    • M.Emin Yıldırım
    • M.Arif Koçer
    • Osman Tunç
    • Selami Yüksel
    • Tüm Yazarlar
  • İletişim
Facebook X (Twitter) Instagram
Ortak ZeminOrtak Zemin
  • Sayılarımız
  • Editörden

    Editörden 33

    25 Nisan 2025

    Editörden 32

    17 Ocak 2025

    Editörden 31

    29 Nisan 2024

    Editörden 30

    29 Mart 2024

    Editörden 29

    28 Şubat 2024
  • Kategoriler
    • Düşünce Deneme Yorum
    • Toplum Aile
    • Edebiyat
      • Öykü
      • Şiir
    • İz Bırakanlar
  • Yazarlarımız
    • Doç. Dr. Cuma Karan
    • Osman Tekin
    • Yunus İpek
    • M.Emin Yıldırım
    • M.Arif Koçer
    • Osman Tunç
    • Selami Yüksel
    • Tüm Yazarlar
  • İletişim
Ortak ZeminOrtak Zemin
Anasayfa»Kategoriler»Kapak Dosyası»Bediüzzaman’a Göre Yarının Eğitimi
Kapak Dosyası

Bediüzzaman’a Göre Yarının Eğitimi

Ortak Zemin» Ortak Zemin15 Nisan 2025Gûncelleme:5 Mayıs 2025Yorum yapılmamış11 dakikada okunur
Facebook Twitter Email Telegram WhatsApp Copy Link
Paylaş
Facebook Twitter WhatsApp Telegram Email Copy Link

Eğitim/Terbiye Nedir?

İnsan dâhil tüm mahlûkat için -Cenab-ı Hak tarafından- tayin edilen nokta-i kemale erişmelerini sağlamak amacıyla ihsan edilen;

  1. a) Meyil/eğilim verme,
  2. b) Kemale erme yolunda, ihtiyaçlarını giderme ve engelleri kaldırma basamakları, ilahî/fıtrî terbiyeyi/eğitimi ifade eder (İ. İ’caz, 28).

İnsanın eğitimi ise doğmadan başlayan, çevre (aile, okul, coğrafya vb.), kültür ve inançlar ile şekillenen, formal ve informal eğitim araçları ile ölüme kadar devam eden uzun bir süreci ifade eder.

Eğitimin Amacı

İnsanlar nübüvvet vasıtasıyla sınandığı zaman, iki güruha/gruba ayrılmıştır:

İlki: Vahye dayalı hayat tarzını inkâr edenler/kâfirler, inkâr etmeyip Allah (cc)’tan geleni hayata değdirmeyenler/fasıklar ile inanmış gibi görünüp aslında inanmadığını çoğu kez kendine bile ya yalnız kaldığında veya yanlışında ittifak eden dostlarıyla beraberken itiraf edebilen münafıklar (Bakara, 14), kötülük çerçevesiyle mahut şer manzarasını teşkil etmişlerdir.

İkincisi: Vahye inananlar/mümin, inandığını gücü yettiğince yaşayanlar/amil, iyi yaşantılarını sadece Yaradanın rızasına bahşedenler/muhlis ve akılları kalplerini tasdik edenler/sadık ve bu imanlarını ispata çalışanlar/asfiya vb. kimseler ise iyiliğin desenini dokuyanlardır.

Evet ene, zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar âlem-i insaniyetin etrafına dal budak salan nurani bir şecere-i tûbâ ile müdhiş bir şecere-i zakkumun çekirdeğidir (Sözler, 669) sözünde, bu iki güruhun insanlığın ilk yaratılışından itibaren varlığı, hem hayra hem şerre kabil olan enaniyete hamledilmektedir. Talim ve terbiye/eğitim ve öğretim, suyun hüda canibine mi yoksa heva tarafına mı akıtılacağı noktasında önem kazanmaktadır.

Ene, künuz-u mahfiye olan esma-i İlahiyenin anahtarı olduğu gibi, kâinatın tılsım-ı muğlakının dahi anahtarı olarak bir muamma-yı müşkilküşadır, bir tılsım-ı hayretfezadır. O ene mahiyetinin bilinmesiyle, o garib muamma, o acib tılsım olan ene açılır ve kâinat tılsımını ve âlem-i vücubun künuzunu dahi açar (Sözler, 669). Derûna yerleştirilen yetenekleri fark etmeyi sağlayamayan bir eğitim, kâinat sırlarının anahtarlarını keşfettiremeyecek, sonuçta o kabiliyetlerin işlenmesiyle elde edilen keşf-ül esrara da muvaffak kılmayacaktır.

Âdeta insan, câmiiyetiyle kâinatın küçük bir fihristesi ve bir misal-i musaggarası hükmünde olup, umum esmanın nakışlarını gösteriyor (Lem’lar, 585). Bediüzzaman’a göre insan, büyük âlemin bir misal-i musağğarı / fihristesidir. Kıble-i kainat (Lem’alar, 385) tabiri, küre-i arz sakinlerinden olan insanın potansiyelini tarifte, dikkate değerdir. Dolayısıyla öğrenme buradan başlar. Nefsini bilmek, Rabbini tanımaya ve kâinatın maketi olduğunu keşfetmek, evrendeki sırları anlamaya ve çözmeye vesile olacaktır. Aynı hakikate Yunus,

İlim ilim bilmektir,
İlim kendin bilmektir,
Sen kendini bilmezsin,
Ya nice okumaktır?

dizeleri ile dikkat çekmiştir.

İnsan, Hâlik-ı kâinatın esmasının nihayetsiz tecellilerine bir ayine olduğu için, kuvalarına nihayetsiz bir istidat verilmiş (Mektubat, 443). Geleceğin eğitimi, bu kuvaları azami seviyede ortaya çıkaracak güçlü tekniklere sahip olmalıdır.

Eğitim Araçları/Dersler, İçerikler ve Eğitim Mekânları

Risale-i Nur’da çok tekrar ile zikredilen “kitab-ı kebir-i kâinat” tabiri (Mektubat 275, 630; Lem’alar 529, 534; İşarat’ül-İ’caz, 19; Sözler 38, 294, 369, 445 vd.) yeryüzü ve gökyüzünün tamamını, küçük-büyük tüm bileşenleriyle bir eğitim materyali olarak tespit etmektedir. Bu tarz, vahiy kaynağından yüzyılımıza yansıyan nurani bir yaklaşımı ifade etmektedir (Bakara 22, 26, 29; Enbiya, 22; Rum 22, 24, 25; Rahman 7; Mülk 3-5 vd.). Diğer yandan Risale-i Nur Külliyatında 2102 kez kâinat adıyla zikredilen evrenimiz, toplam 23 kez “kitab-ı kebir-i kâinat”, 32 kez de “kâinat kitabı” tabiri ile ifade edilmiştir.

Her ne kadar kâinat, hem bütünüyle hem de her bir parçasıyla farklı ders içeriklerine sahip kapsamlı bir eğitim materyali olsa da, çoğu kez eşyanın hakikatini beşerin diline tercüme eden formal eğitim kurumlarına da ihtiyaç vardır. Kurumlar arası işbirliği ve dayanışma ise hane eğitimindeki ebeveyn uyumu kadar zaruridir. Tersi durumda zihinde ve vicdanda çatallaşma sonucu dengesizlik hali, kaçınılmazdır. Kâinatı okuyan fenler ile insanı tanımlayan inanç arasında sağlıklı bir bağ kurulamazsa, iki disiplin arasındaki çekişme; insanın varlık amacının ıskalanmasına, küçük kâinat olan insan ile büyük insan hükmündeki âlem arasındaki ilişkinin doğru tanımlanamamasına neden olabilir. Böyle bir sistemde eğitilen insanlar için artık, âlem kadar büyümek, esma-i ilahiyenin geniş bir ayinesi olmak gibi gayeler yoktur.

“Fünun-u cedideyi, ulûm-u medaris ile mezc ve derc etmelidir.” “Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakitte; birincisinde taassup, ikincisinde hile tevellüd eder” (İ. Dersler, 141-142).

İnsan kompleks bir organizmadır. Ruh, kalp, akıl, sır, hissiyat, müyulat, zahir ve batın duyu organlarından müteşekkildir. Eğitim, tüm bu alanların önünü açmayı hedeflemelidir. Bunlardan herhangi birinden yoksunluk, vücudun belirli fonksiyonlarıyla görevli beyin hücrelerinin kısmen devre dışı kalması gibidir ki etkilenen o yanımız, hep eksik kalır.

Nitekim beyni ileri gidip kalbi ve vicdanı ona eşlik etmeyen bireyler, hilekâr birer canavara dönüşebilme riskini taşımaktadır. Organ mafyasının değişmez üyesinin cerrah, uyuşturucu hap imal edenlerin çoğunlukla iyi kimyacılar olması gibi nice olumsuz örnekler, sadece fen ilimlerini tahsil etmenin eğitimli bireyler olmaya yetmediğini göstermektedir.

Diğer yandan “Bal, bal demekle ağız tatlanmadığı” gibi ulum-u diniyenin ezberine hafız olmak da, makasıd-ı aliye olan rıza-i Hakka muvafık hareket etmeye kâfi değildir. İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dâreyni iktiza eder (Sözler, 380).

Yine “Cumhur-u avamı, bürhandan ziyade, mehazdaki kudsiyet imtisâle sevk eder (Mektûbat, 632).” ile “Medenîlere galebe çalmak ikna iledir; söz anlamayan vahşiler gibi icbar ile değildir (İ. Dersler, 163, 531, 550). Ve İslâmiyet’i mahbub ve ulvî olduğunu ef’âl ve ahlâkımızla göstermek ve maddeten terakki etmekledir (İ. Dersler, 565)” sözlerinde önerilen farklı tarzlar, eğitim araçları ve yöntemlerinde muhataba uygun özgünlüğe de işaret etmektedir.

İnsanların sıfatlarında, tabiatlarında, ahvalinde zaman ve mekânın çok tesiri vardır (İ. İ’caz, 187). Tertibe, zamanlamaya ve makama dikkat edilmeli; doğru sıralama, doğru zaman ve zemin tercih edilmelidir. Yaşa ve başa uygun eğitim materyali kadar bu materyalin muhatabın anlayışına uygun üslupla verilmesi de etkiyi artırmaktadır.

Çocuğun eli yetişemediği bir şeyi peder ve validesinden istediği gibi; abd de, acz ve fakrıyla Rabbine iltica eder ve Hâlıkından ister (Mesnevi-i Nuriye, 122). Demek ki ihtiyaç anında verilen bilgi, zihinde daha kalıcıdır.

Sinek kanadından semavat kandillerine (Sözler, 751), karıncanın hırsı ile ayaklar altında kalması, arının kanaat ile başlar üstünde uçması (Mektûbat, 487-488) kıyasından karıncaların cumhuriyetçiliğine kadar birçok örnek, kâinat kütüphanesinin ve açık hava laboratuvarlarının eğitim materyalleridir (Karınca için ayrıca: İ. Dersler, 391, 393; Lem’alar, 382).

Newton’un başına elma düşmeden evvel yer çekimi, Arşimetten önce de suyun kaldırma kanunu vardı. Bu sırların fark edilmesi, öncesindeki birikim ve uzun gözlemlerin bir sonucu, fiili duanın, şedit ihtiyacın bir tezahürü olarak ihsan edilmiştir.

Görüldüğü üzere, öğrenme ve eğitilme sadece profesyonel eğitimcilerle gerçekleşen bir süreç değildir. İnsanlar kâinat kitabının bütün sayfalarından, okumaları ve anlamaları ölçüsünde, istifade eder ve eğitilirler. Evrenin baş döndürücü düzeninden aile hayatını düzenleyen kurallara kadar her bir disiplin, bizi, farkında olmadan eğitir.

Bediüzzaman eserlerinde, tevhidden adab-ı muaşerete eğitim konularının izahında, doğal gözlemler sonucu elde edilen verilerden yararlanılmıştır. Her şeyin kendi lisan-ı mahsusu ile konuştuğu, kulağın, kalbin ve diğer hassas mizanların dengesini bozmayan insanların bu sesleri duyup anlayabildiği anlatılmıştır.

Dinle de yıldızları, şu hutbe-i şirinîne, Nâme-i nurîni hikmet, bak ne takrir eylemiş.

Hep beraber nutka gelmiş, hak lisanıyla derler:Bir Kadîr-i Zülcelâlin haşmet-i sultanına,

Birer bürhan-ı nur-efşânız vücub-u Sânia; hem vahdete, hem kudrete şahitleriz biz (Sözler, 757).

Eğitim Kurumları

Şu zaman-ı terakkide medeniyet-i hakikiyeyi teşkil eden İslâmiyet, medeniyet-i hâzıraya nisbetle terakki etmemiş. Bunun da en büyük sebebi, üç büyük şubelerin -ki, “cümlenin maksudu bir amma, rivayet muhtelif” masadakına muvafık ehl-i medrese, ehl-i mekteb, ehl-i tekyenin- tebayün-ü efkâr ve tehalüf-ü meşaribidir. Ehl-i medrese, ehl-i mektebi bazı gayr-ı murad olan zevahirin teviliyle zaaf-ı akide ile ittiham ediyorlar. Bunlar ise, berikileri fünun-u cedideye adem-i vukufları sebebiyle nâkıs ve gayr-ı mutemed addediyorlar. Ehl-i medrese ehl-i tekyeyi, ibadet olan zikri, sebeb-i şevkî vaz’ olunmuş olan bazı mübah a’mâl ve harekâtına ki, avam ve cahil hataen ibadet zannederler, halbuki bu zan bâtıldır…

Bu tebayün-ü efkâr ve tehalüf-ü meşarib ahlâk-ı İslâmiyeyi sarsmış ve terakkiyat-ı medeniyetten geri bırakmıştır. Bunun da çaresi, mekâtipte ulûm-u diniyeyi bihakkın okutmak ve medariste lüzumsuz kalan hikmet-i atikaya bedel, bazı fünun-u lazime-i cedide tahsil olunmak ve tekyelerde mütebahhirîn ulema bulunmaktır. Bu takdirde şuubat-ı selâse yek-âhenk-i terakki olarak kat-ı meratib etmek kaviyyen me’muldür (İçtimai Dersler, 183).

Eksik yanlarıyla biri diğerini çürütmeye çalışan kurumlar ve bireyler, muhatabı olan kitlelere faydadan çok zarar vermektedir. Birbiriyle boğuşanlar müspet hareket edemezler (Mektûbat, 362). Asıl olan; takım ruhu ile birbirinin imdadına koşarak güç vermek ve eksikleri tamamlamaktır. Peygamberimiz (ASM): “Mümin mümine karşı, parçaları birbirini bağlayıp tahkim eden bina gibidir, buyurdu ve (bu bağlılığı göstermek için Resul-i Ekrem) parmaklarını birbirinin arasına geçirip kenetledi.” (Buhari, Salat 88; Müslim, Birr 65).

Günümüzde, bazı eğitim kurumlarındaki dinden tevahhuş bir yana, dindarlığı temsil eden kurumlardaki üslup sorunu ve öncelikleri tayin etmekte yetersiz kalmaları, dahası kitleler önünde olur olmaz tartışmalarla yekdiğerini iptal ve inkâr etmeleri, kamuoyu nezdinde, güvenlerini temelinden sarsmaktadır.

Her eğitim kurumunun güçlü yönlerini görüp bunlardan faydalanmak, yetkin eğiticilerle çalışmak, eklenerek büyümek/gelişmek, yeni literatürle yola devam etmek, lüzumsuz bilgi yığınından uzaklaşmak, yanlışlardan dersler çıkarmak, çok yönlü eğitime güç vermek ve insanı bir bütün olarak kabul edip –eğitimde- insanın tüm özelliklerine hitap etmek, sorunların çözümüne katkı sağlayabilir.

Eğitici Eğitimi

Büyük vaizlerimiz; Hem âlim-i muhakkik, tâ isbat ve ikna etsin. Kendisi ikna olmayanın anlatımı tesirsizdir.

Hem hakîm-i müdakkik, tâ muvazene-i şeriatı bozmasın. Öncüllerine ve literatürüne hakim olmadığınız bir ilim dalında yanlış yapmak kaçınılmazdır.

Hem beliğ-i muknî, tâ mukteza-yı hâl ve ilcaat-ı zamana (muvafık) söz söylesin ve mizan-ı şeriatla tartsın (İ. Dersler, 22-23). Kuru toprağın suyu emme süratine benzer şekilde, bilginin de muhtaçlara iletimi hızlıdır. Dolayısıyla zamanın ihtiyaçlarına hitap etmek, bilgiyi daha etkin kılmaktadır. Dikkat edilmesi gereken şey, ikna maksadıyla manipülasyonun, aldatmanın ve ölçüsüz söylemlerin mubah sayılmamasıdır.

Vaizlerin nasihatlerinde kendince bir tesir hissetmediğini ifade eden Bediüzzaman, “Düşündüm, kasavet-i kalbimden başka üç sebep buldum”, der.

Birisi: Asr-ı hazırayı zaman-ı salifeye kıyas, yalnız tasvir-i müddea ve parlak göstermektir. Hâlbuki zaman-ı salifte safâ-yı kalb ve taklid-i ulema hükümferma idi. Bunlara delil lâzım değildi. Şimdide herkeste bir meyl-i taharri-i hakikat peyda olmuş. Bunlara karşı tasvir-i müddea tesir etmez. Ancak tesir ettirmek için isbat-ı müddea ve ikna lâzımdır (İ. Dersler, 184).

Her zamanın ayrı bir modası gibi eğitim metotları da zamanla farklılık gösterebilir. Dün, iddiasını süsleyenleri; bugün ise davasını ispat edenleri öne çıkarmaktadır. Yarını tasarlama, bugünün doyuma ulaşan ihtiyaçlarının doğuracağı yeni ilgi alanlarını tahmin, tespit ve onlara hazırlanma çabalarından ayrı düşünülemez. Mevcutla aşırı tevaggul, değişimi görememeyi dolayısıyla geriden takibi doğurur. Takip ve taklit ise tecdide/yenilenmeye düşmandır ve daima arkada saf tutma sonucunu doğurur.

Yarının/Geleceğin eğitimi, çığır açmaya müsait bireyleri cesaretlendiren, diğer bireylerin tümüne de farklı fırsatlar sunan bir tarz ile olmalıdır. Eğitimde, zenginin malında fakirin rızkı, âlimin feraset ve ilminde cahilin ihtiyacının saklı olma hassasiyetiyle hareket etmek, tüm bireyleri, bir aslan parçası olabilme potansiyeli sebebiyle önemli kılar. Görmezden gelinen ve işlenmeyen potansiyel, körelmeye yüz tutar. Bu yüzden eğitimcilerimiz, mutlak surette, bireysel farklılıkları okuyabilme becerileriyle donatılmalıdır.

İkinci Sebep: Bir şeyi tergib veya terhib etmekle ondan daha mühim şeyi tenzil etmektir. Meselâ, “Bir gece iki rekât namaz kılmak, Haccı tavaf etmek veya kim gıybet etse zina etmiş gibidir” derler (İçtimai Dersler, 184). Ölçü/mizan tüm tariflerin olmazsa olmazıdır. “Derman hadden geçse dert getirir (İ. Dersler, 86)”. Ölçüsüz sözlerle yapılan telkinat, muhatapların anlayışında istenen ve beklenen öğrenmenin gerçekleşmemesine yol açar. Yanlış ölçü birimi ile yapılan hesaplamada doğru sonuç elde edilemez.

Üçüncüsü: Belâgatın muktezası olan mukteza-yı hâle mutabık ve ilcaat-ı zamana muvafık söz söylemezler. Güya insanları eski zaman köşelerine çekiyorlar, sonra konuşuyorlar. Demek istiyorum ki: Vaiz hem âlim-i muhakkik olmalı -ki, tâ isbat-ı müddea etsin-; hem hakîm-i müdakkik olmalı -tâ, muvazene-i şeriatı bozmasın-; hem de beliğ-i muknî olması şarttır (İçtimai Dersler, 184). Geçmişin pişmanlık, bugünün bad-ı heva harap ve yarının ise umutsuz olmaması için geçmiş bir dürbün, hazır zaman bir laboratuvar ve istikbal ise umutların hedef tahtası olarak telakki edilmelidir. Yarına kalan güzel izler bırakabilmek, isabettir.

Eski Said’in “Şimdiki Şark’ta medeniyetin müessisi ve bize bir ders-i ibret vermiş olan Japonların, medeniyet-i cismaniyelerine hayat vermek için taharri-i din ederek, bazı sualler sormuşlar idi. Ve ben de kendim gibi bir cevap vermiş idim. Ben bu cevabın kuvvetini tecrübe için ki, bu mazi ve müstakbel ortasında açılan büyük selli dere ve uçurum üzerinden atlayacak mı, yoksa sair zaif ve kuvvetsiz ve hakikatsız ve ihtiyarlanmış olan âdât ve efkâr gibi mazi tarafında mı kalacak; bilmek için bu cevabı şimdi efkâr-ı umumîye peşkeş ve hediye ediyorum (İçtimai Dersler, 528)” ifadelerinden anlıyoruz ki; eğitici, eğitim metodunu, muhataplardan önce kendisi sorgulamalı, deneysel gözlemler ile bunu desteklemeli, doğruluğa esas efkârını kamuoyuna cömertçe sunmalıdır. Muhatapların anlayışıyla sözünün kuvvetini kendisi test edebilmelidir. Diğer yandan, eğitici iyi örneklerle yarışmalıdır. Kendisini yanlışta, eksik ve kötülükte ısrar edenlerle kıyaslamanın iyi olmaya yetmediğini görmelidir.

Sonuç ve Öneriler

Dikkat ülfet perdesini yırtar. Gören, dikkat eden, inceleyen ve kartezyen düşünebilen bireyler yetiştirmek, eğitimde öncelikli hedef olmalıdır. Basma, geçme ve duyularını aç! Çünkü iyi bireyler, kendi nev’ine dayanak, numune-i imtisal ve kuvvet olabilir.

Mevcuda iktifa dûnhimmetliktir. Her gün yeni bir gün ve yeni bir imtihan süresidir. Var olan, dünün ticaretinin sonucudur. Bugünü mahrum etmemek gerektir.

Hayat hareket ile kemalat bulur. Durma! Ama eğer durman da gerekirse yarına hazırlık yap! Duran öğretmenlerden uyuyan/yatan öğrenciler yetişir.

Ahmet Kavmaz

Ahmet Kavmaz Ortak Zemin 33 OZ33
Paylaş Facebook Twitter WhatsApp Telegram Email Copy Link
Ortak Zemin
  • Website

İlişkili İçerikler

Editörden 33

25 Nisan 2025

Serlevha 33

24 Nisan 2025

Sürgün, Esaret, Şehadet: İsmail Heniyye

23 Nisan 2025

Türkiye’de Suriyeli Mülteci Olmak

22 Nisan 2025
Bir Yorum Ekle
Leave A Reply Cancel Reply

© 2026 Ortak Zemin. Geliştirici RX.

Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.