Modern eğitim sistemi diye tanımladığımız bugünkü eğitim anlayışının ortaya çıkışı, modern devletlerin kendileri için standardize edilmiş bir insan veya makul vatandaş profili oluşturmak içindir. Modern dünyada eğitimin temel amacı insanları bilinçlendirmekten ziyade kontrol edilebilir konuma getirmektir.
Eğitim bir kitle imha silahı (John Taylor Gatto’nun kitabı) mı yoksa kitleleri ihya ve inşa etme süreci mi? Bu sorunun cevabı aslında eğitim paradigmasını oluşturacaktır. Bu çerçeveden hareketle her ideoloji veya her devlet kendi eğitim sistemini, kurduğu değerler üzerinden oluşturur. Toplumun değişim ve dönüşümü bu değerler üzerinden gerçekleşir. Sistemler önce nasıl bir birey istediklerini ortaya koyarlar, daha sonra da bu sistemin temel direklerini eğitim politikalarıyla gerçekleştirirler. İlk çağdan 21. yüzyıla kadarki eğitimde temel amaç, aydınlar aracılığıyla toplumları bilgilendirmek ve yönlendirmekken 21. yüzyıldan itibaren teknolojinin getirdiği değişim ve imkanlarla artık bilgi bütün insanlığın ortak malı olmaya başladı. (Daha önce de böyle olsa bile herkesin bu bilgilere ve aydınlara ulaşması pratik olarak o kadar da mümkün değildi.) Bu sosyolojik değişim beraberinde eğitimin temelden değişimini de getirdi. Pandemi süreciyle beraber artık her yerden, herkese, bilgiye ulaşılabilir olunca bir anda her şeyin ayarı değişti. Artık mesafelerin ve mekanların nerdeyse anlamsız olduğu bir zaman tüneline girdik. Sosyal medya, dijital platformlar, online eğitim modelleri her şeyi temelden değiştirdi.
Bütün bu değişimler, eğitim dünyasında kültürel türbülanslara, kasırgalara neden oldu. Bilgi hiperenflasyonunun bu kadar yoğun yaşandığı günümüzde tek kullanımlık bilgiler üretir hale geldik, bir bilgiye sahip olmadan o bilgiyi geçersiz kılan başka bir bilgiyle karşılaşıyoruz, bu kadar yoğun bilgi üretiminin olduğu bir ortamda elbette bilgi tüketimi de aynı derecede olmaktadır. Bu da bilginin zamanla değer kaybetmesine sebep olmaktadır. Ayrıca bu kadar kolay her türlü bilgiye ulaşır olmak, bilgi kirliliğine de sebep oluyor. Bilginin inandırıcılığı ve gizemi zamanla kaybolmaya başlıyor. Hz. Ali’nin, “İlim bir noktaydı onu cahiller çoğalttı.” sözü sanki tam da günümüz dünyasına uymaktadır. Artık çok bilgi sahibi olmak marifet olmaktan çıkıyor. Bu kadar bilgi kirliliğinin yaşandığı günümüzde bilgi detoksu yapmak hem sağlık açısından hem de gereksiz bilgiden kurtulmak açısından önemlidir. Artık bilgi sahibi olmak değil, bilinç sahibi olmaktır marifet.
Bu tür olağanüstü değişimlerin olduğu zamanlarda toplumu idare etmek, değişen duruma göre kendini konumlandırmak, ihtiyaçlara cevap verecek çözümler bulmak son derece zordur.
Maddeci bir anlayışla sadece görünen evreni anlama ve algılama üzerine kurulu bir eğitim anlayışı ile yola çıkmak, eğitimi sadece “eğip bükerek” istendik davranışları elde etme faaliyeti olarak düşünmenin ötesine götürmez bizi.
Eğitimde tanımak, tanımlamak ve tamamlamak temel esastır. İnsanın kendi varlığını anlama anlayışını merkeze almayan hiçbir eğitim felsefesi, kainatın varlık sırrına vakıf olamaz. Aklın ve kalbin birlikteliğiyle onaylanmamış eğitim anlayışıyla yetişen insanlar, birçok şeyi idrak edebilir; ama izanları eksik olur. Sadece aklın terazisiyle üretilen bilgi ve bilimin, hikmet yönü eksik kalır. Modern bilim, bir şeyin sadece nasılıyla uğraştığı için varlık sarayının perde arkasını bir türlü göremiyor, Aleme hikmet dürbünüyle bakan bilim, nasılın yanında niçinin de sorgulamasını yapacaktır. Bu anlayış da ancak eğitimde ilim ve hikmetin birlikteliğiyle gerçekleşir. Mevlana’nın pergel metaforunda olduğu gibi bir ayağı hikmet diğer ayağı ilim, bir ayağı kalp diğer ayağı akıl, bir ayağı vicdan diğer ayağı adalet olacak şekilde bir eğitim anlayışıyla kainatı ve kendini tanıması gerekir insanın.
Nasıl ki son yılların en popüler bilim keşfi olan kuantum dünyasında her şey birbiriyle ilgili ve ilişkiliyse (mikro alemden makro aleme kadar) ve bütün evren bir bütün olarak kabul ediliyorsa eğitimde de her şey bir şeyle, bir şey de her şeyle alakadardır, ilkesinden hareketle her düşünce ve davranışımızın evrenin tamamını etkilediğini düşünüp bu doğrultuda bir anlayış geliştirmek gerekir. Amazon Ormanları’nda bir kelebeğin kanat çırpması nasıl Güney Amerika’da bir fırtınaya sebep oluyorsa bizim de doğru ya da yanlış düşünce ve davranışlarımızın tüm insanların düşünce ve davranışlarını etkileyebileceğine inanmamız gerekiyor. Holistik eğitim veya kuantum eğitim modeli artık bütün davranış ve düşüncelerin evrende bir frekans veya dalga oluşturduğunu ve bunun da her şeyi etkileyebileceği bilgisiyle hareket ediyor.
Amerika’da üç yıl üst üste yılın çiftçisi seçilen kişiyle gazeteciler röportaj yapmak isterler. Gazetecilerden biri çiftçiye şöyle sorar: “Efendim siz üç yıldır yılın çiftçisi seçiliyorsunuz bu işin sırrı nedir?” Çiftçi şöyle cevap verir: “Ben tarlama en iyi tohumu seçtikten sonra bunu ekerim, daha sonra da aynı tohumdan tarlamın etrafındaki komşulara da veririm, onlar da aynı tohumu eker.” Gazeteci heyecanla araya girer: “Ama efendim onlar sizin rakipleriniz en iyi tohumu onlara verdiğinizde kendinize rakip oluşturmuş olmuyor musunuz?” Çiftçi, sakin bir şekilde cevap verir: “Bildiğiniz gibi tohumlar yeşerip başak verdikten sonra rüzgarlar aracılığıyla polenler tarladan tarlaya taşınarak aşılama oluşur, benim buğdaylarım da komşularımın tarlalarından gelen polenlerle aşılandığı için en iyi ürünü elde etmiş oluyorum.”
İşte tıpkı bu hikayede anlatıldığı gibi eğitimi de sadece kendi çocuğumuz için veya sadece kendi öğrencimiz için değil; komşumuzun çocuğu, diğer okuldaki öğrenciyi, başka mahalledeki çocukları ve hatta başka milletlerin de çocuklarını düşünerek bir değer inşa etmemiz lazım. Bu değeri bir mahalleden diğer mahalleye, bir ülkeden diğer ülkeye taşıyarak, aşılayarak ve de bütün insanlık için bir değer olarak yaymak gerekiyor; işte o zaman bizim çocuğumuz birinci olur. Bu değer üzerine bina edilmiş bir eğitim anlayışı dünyaya hâkim kılınırsa Filistin’de masum bir çocuğu öldüren, aslında kendi canına da kastettiğini; doğayı tahrip eden, aslında kendi yaşam alanını da tahrip ettiğini; Afrika’daki fakir adamın alın terini çalan, aslında kendi hayatından çaldığını; doğayı ve içindekileri düşman gören, aslında kendine düşmanlık ettiğini düşünecektir. Çünkü hepimiz aynı bütünün parçalarıyız, aynı evrenin sakinleriyiz, aynı okyanusun damlalarıyız, aynı ruhun nefesiyiz. Vahdet-i vucud bir tasavvufi düşünce olsa da artık biliyoruz ki vahdet-i mevcudat kuantum dünyasında vardır.
Bütün bu gerçekler gösteriyor ki fıtrattan uzak oluşturulan eğitim sistemleri ne insanlığa mutluluk getirecek ne kainatı hakkıyla tanıyacak ne de sebepler perdesinin arkasındaki öte alemin farkına varacaktır.
Zihni Çapın