Modern hayatın, insanı derin kuyulara mahkum etmesi, bu hengamede kalbin gıdası kalışının bir feryadı olmalı. Hayatı bir koşuşturma olarak algılayan, maddi hedeflere ulaşmayı gaye eden insan kalbi bizar olup çağlayan bir nehir gibi oradan oraya başını vurmakta.
Adresler değişse de her girdiği sokak bir çıkmaz olarak kalbe hicran oluyor. Düne veya yarına mahkum edilerek bir tüketici nesneye dönüştürülen insan, sonsuz heva denizinde eline bir parça ekmek tutuşturulan dilenci gibidir. Elinde bir şeyler var ama huzurdan yana kalbi aç.
Köklerinden ve göklerden koparılan insan, eşya karşısında ne kadar acizdir. Tuzlu deniz su ile kanmaya çalışan biçare insan…
Topraksız tarım, hayvansız et, sürücüsüz araç tasarlayan modern zaman firavunları, erkek ve kız çocuklarını öldürmeyip modern köleler yapma çalışmaları eski zaman firavunlarını kıskandırır bir vaziyettir. İnsansız dünya… İradesi elinden alınmış, bilginin her şey olduğu zannına kapılan insan; bu modern firavunlar için sadece bir veridir. Üretmese de üretilenleri almaya mahkum insan..
Yüz yıllarca insanı anlamaya çalışan, hakikati bir ucundan da olsa yakalayan bütün medeniyetler; az ile yetinmeyi, tasarruf etmeyi hatta var olandan vazgeçmeyi bir meziyet olarak kabul ettiler. Budistler tapınaklarında, Hristiyanlar manastırda, mistikler yüce dağ başlarında varlıktan soyutlanıp özü bulmaya çalıştırlar. “Maddeyi terk et; kendini bul” bir düstur oldu.
İslam, madde ile mana arasında bir denge va’zetti. Dünya bir tarla idi, çalışma burada; mahsulat ötede.
Ve zaman geçti modernizm akıl aracında dümene geçti. Menfaati, menzil kıldı. Bu uğurda önce tabiata hücum etti. O doymak bilmez iştihası ile öte gördüğü bütün insanların bedenlerini köleleştirdi. Sömürü medeniyeti inşa etti. Bu uğurda kanlı savaşlara girişti. Dünyayı bilimle cennet yapacağız diyerek yola çıkanlar, cehennem yurdu kıldı dünyayı. Doymak bilmeyen dev ejderhalar, insanın ruhunu zehirlediler. Kalbin beslenmediği salt akıl batağında, menfaatperest dikenler yetişti.
Menfaat, rüzgar gülü gibi değişen bir durum. “Daha fazlasına satarım” diyen kârlılığı hayatın merkezine koyan kapitalist hegemonya, ruhları kararsız kıldı. “Daha kârlı, daha güzel, daha yeni veya daha faydalı” gibi söylemler ile insanın; mekan-zaman- şahıs sadakatini sarstı. Sadakat artık tek taraflı istenen bir şeye dönüştü. Vefa artık semti bile bilinmeyen bir eski zaman şarkısına döndü.
Ruhu boğan mimari garabetleri, kulaktan kalbe girmeyen müzik adı altında ses kalabalıkları, yenilip bir türlü doyurmayan ama obez yapan gıdaları ve siyasette piyon olarak bile görülmeyen insancıklar ile bu dünya; hakikatten koparılan zavallıların meskeni kılındı. Zenginler için tüketici, devlet için ölecek birer nesne oldu insan.
Hayat ve ölüm karşısında acz ve fakr ile hemhal olan insan; daha da acziyette derinleşerek yalnızlaştı. “Bütün sürgünlükleri bir sürgünün süreği” diyerek insan yolculuğunu tarif eden Sezai Karakoç, yıkılış devrinde diriliş muştuları vermeye çalıştı. Ruhu, zamane firavunların elinden almadan huzur haramdı insanlığa. Tüketim kırbacı ile menfaat vadilerinde at koşturan insanın varacağı yer; hem ontolojik olarak hem de insani ilişkilerinde yalnızlık girdabı.
Menfaatleri için insanları kullanmakta bir beis görmeyen kişi elbette kendisi de bir menfaat çarkının dişlisi olacaktır. “Alan memnun; satan memnun..” diyerek kendince bir çıkış yolu bulmaya çalışan kişi, yalnızlığa düşmeye mahkum olacaktır. Samimiyetsiz bir araya gelişlerin, sadece maddi paylaşımın döndüğü ortamlar kalbi yaralayan bir dikenden öteye geçmeyecektir. İşe yaradığı için elde tutulan, saklanan, özen gösterilen insan; kullanılıp atılan kağıt mendile bakıp uzun uzun düşünmelidir. Huzur evi denilen ölümü bekleme odalarında, başkaları için kendilerini tüketen insanların çığlıkları bir ibret dersi olmalı değil midir?
Menfaat üstüne kurulu modern çağ, emeklilik vaadi ile hayatlarını gasp ettiği insanları sadece yalnızlığa mahkum etmiştir. Ya huzur evlerindeki görevlilerin “şu odadaki kişi ex oldu” veya komşularının ölüsü kokunca haberdar oldukları bir insana bu mimsiz medeniyet ne verebilir.
Hayattaki en aziz varlıklar olan anne ve babayı bile görmezden gelerek zevk batağında gününü gün etmeyi amaçlayan insan, buradan bakıp kendi akıbetini görmez mi?
Göklerden koparılan insan, 92 milyar ışığı yılı genişliğinde kainattan ne devşirebilir. 510 milyon metrekare dünyada ne varlık gösterilir. Gitmek için geldiği dünya hanından gece ve gündüz süratle geçen ömründen ne anlayabilir. “ Ben kimim?” sorusu ile mana arayışında olmayan insan, dünya cifesinde neyin sahibi olarak kalabilir. Zaman treninde elini uzatıp elini ve kalbini parçalayan zehirli dikenlerin yaralarını ne iyi edebilir. Kendi gibi fani ve fena insanlar mı? Nursuz kalpler, şifa olabilir mi? Kuyudaki Yusuf kadar kalbi inşirah sahibi kim olabilir? Roma tahtında her an biri tarafından “ Öldürülebilirim !!!! ” diye düşünen ve en yakın dostu tarafından öldürülen Sezar kadar kim yalnız olabilir?
Hira dağında emin ile sözleşen yetimi kim avutabilirdi ondan başka. Venüs bardağında kendini kaybedeni ne avutabilir ? Zehirli bal ile neşelenen; ölüm karşısında ne yapabilir ki?
Yalnızlık, sadece ondan uzak kalmanın adıdır. İman refik eyler insanı; Rabbe, meleğe ve bütün mahlukata.
İbrahim Abdullahoğlu