Close Menu
  • Sayılarımız
  • Editörden
  • Kategoriler
    • Düşünce Deneme Yorum
    • Toplum Aile
    • Edebiyat
      • Öykü
      • Şiir
    • İz Bırakanlar
  • Yazarlarımız
    • Doç. Dr. Cuma Karan
    • Osman Tekin
    • Yunus İpek
    • M.Emin Yıldırım
    • M.Arif Koçer
    • Osman Tunç
    • Selami Yüksel
    • Tüm Yazarlar
  • İletişim
Facebook X (Twitter) Instagram
Ortak ZeminOrtak Zemin
  • Sayılarımız
  • Editörden

    Editörden 33

    25 Nisan 2025

    Editörden 32

    17 Ocak 2025

    Editörden 31

    29 Nisan 2024

    Editörden 30

    29 Mart 2024

    Editörden 29

    28 Şubat 2024
  • Kategoriler
    • Düşünce Deneme Yorum
    • Toplum Aile
    • Edebiyat
      • Öykü
      • Şiir
    • İz Bırakanlar
  • Yazarlarımız
    • Doç. Dr. Cuma Karan
    • Osman Tekin
    • Yunus İpek
    • M.Emin Yıldırım
    • M.Arif Koçer
    • Osman Tunç
    • Selami Yüksel
    • Tüm Yazarlar
  • İletişim
Ortak ZeminOrtak Zemin
Anasayfa»Kategoriler»Edebiyat»Öykü»Gri Vagon
Öykü

Gri Vagon

Ortak Zemin» Ortak Zemin1 Nisan 2025Gûncelleme:5 Mayıs 2025Yorum yapılmamış4 dakikada okunur
Facebook Twitter Email Telegram WhatsApp Copy Link
Paylaş
Facebook Twitter WhatsApp Telegram Email Copy Link

Anadolu’da gün aydınlanıyor. Hasat zamanının bitmesinden epeyce vakit geçti. Köyün ahalisi kahvede toplanıyor. Henüz haberleri olmasa da bugün çoğu için önceki günlerinden farklı bir gün olacak. Gün bittiğinde bu köyde, başka köylerde, kasabalarda, şehirlerde yaşayan sayısız insanın hayatı, adeta kader yumağı gibi birbirine bağlanacak. Çok uzaklarda, Almanya’nın bir eyaletinden küçük bir şehir, on binlerce insanın makus talihini sona erdirip, farklı ve bilinmez yeni bir yazgı inşa edecekti. Bazı şehirler, bazı kasabalar böyledir: İnsanlık tarihinin dibine akan suyunun akımını değiştirir; nice savaşların, destanların, acı tatlı hikayelerin kavşak noktasını oluşturur, tarihin akışını sessizce ve gizemlice değiştiriverirler. Geçtiğimiz günlerde Almanya’dan yaklaşık yirmi kişilik bir kafile İstanbul’a, Almanya ve Türkiye arasında imzalanacak işçi sözleşmesi için gelmiş; anlaşma öncesi ufak pürüzler de ortadan kalktıktan sonra iş yalnızca imzaların atılmasına kalmıştı. Almanya işçileri misafir olarak iki yıl süre ile sınırlı olmak kaydıyla kabul edecek, gidenler en fazla iki yıl kaldıktan sonra memleketlerine geri döneceklerdi.

Kâğıdın altındaki siyah mürekkep izleri, sadece iki ülke iradesini gösteren imzaları temsil etmeyecek, Almanya’nın gri ve kasvetli simasına ayna olan küçük şehrinin tarihe bıraktığı iz İbrahim ve onun gibi binlercesinin hayatını, duygu dünyasını değiştirecek; ömür dakikalarının hasretle, sabırla, bekleyişle ve umutla geçen anlarını tayin edecekti.

Radyo, gazete ve mecmualarda bu haberi duyan, okuyan herkes bir diğerine söylüyor, haber yoksulluk içinde yitip giden hayatlarını değiştirmek arzusunda olan herkesi, gurbete duyulan bir merak ve coşkuya itiyordu. Çoğu, eş dosttan utana sıkıla emanet aldığı kravatı gömleğin yakasından düşmeyecek kadarıyla yarım yamalak “takmış gibi” bağlıyor, ceketlerin adeta düşmemek için direnen düğmelerini ilikliyorlardı. Koştur koştur gittikleri Sirkeci’de Almanya biletini almak için sıraya giriyorlardı.

İbrahim günler süren uğraşlardan sonra gerekli evrakları tamamlamış, sağlık açısından uygundur belgesini almış, İstanbul’da işçilerin toplanacağı Eminönü’ne gitmeden önce karısına veda konuşması yapmaya hazırlanıyordu.

Kelimeler boğazına kadar geliyor, dilinde öylece kalakalıyordu. Konuşmaya takat mi yetiremedi yoksa ağzından çıkacak olan kelimelerle birlikte, karısının yanı başında göz bebeklerinden düşecek gözyaşlarına engel olamayacağından mı korktu bilinmez, perdeyi hafifçe yana itip, kar tutmuş ovalara son kez iç çekerek baktıktan sonra gurbete namzet nefesiyle üflüyor gaz lambasını.

Herkesle el sıkışıp helalleşerek, sarılarak vedalaştı. Karısı kucağında çocuğuyla uğurluyor kocasını. Sağ salim git de dön inşallah, diyor.

Vedalar hiç kolay olmuyor. Valiz hazırlamak sanki doğduğun, yerleştiğin topraklardan bir şeyleri alıp istemeye istemeye bavulun içine koymak gibi buruk ve koyulan her bir giysi parçasında içerden kopan bir ‘’of’’ nidasını duymak gibi gurbetti.

Sirkeci’den kalkan tren, Köln’deki son istasyonda duracak ve işçileri indirecekti.

Gurbet, Anadolu’da yoksul ve istikbale kör gözlerle bakan hanelere bir umut ışığı olacak mıydı? Yoksa, insan aslında gittiği yerin kültürüyle, davranış kalıplarıyla, duygu durumlarıyla üzerine yeni bir elbise mi kesip biçecekti? Mesele iaşeyi aşıp, bolluk ve rahatlığın, insan maneviyatıyla olan bir imtihanına mı dönüşecekti?

Tren raylar üzerinde yol alırken, her bir vagonun camında gözleriyle takip edemedikleri yerleri bir bir geçiyor, vagonların arasında işçiler birbirleriyle tanışmaya, sessizliklerini böylece koyu sohbete dalarak bastırma niyetindeydiler. İbrahim böyle yapmadı; o içten içe kendisiyle yüzleşiyordu, tren memleketten uzaklaştıkça daha çok kapanıyordu içine.

O gece İbrahim’in karısı da kendisine bir şeyler itiraf ediyordu: Almanya’ya gidiyorum dediğinde hiç ses etmedim. Adını ilk defa duyuyordum. ‘Yolculuk trenle 3 gün sürüyor, ’ dediği o an anladım. Demek benden bu kadar uzağa gidiyordu.

Grimsi bir havaya bürünmüştü vagonlar. İndikleri yerde pek güllük güneşlik değildi. Kasvetli, kara bulutlarla kaplı gökyüzünün altında gri bir perona ayak bastılar koca tren dolusu işçiler.

Alman yetkililer, görev yerleri belli olan işçileri gruplar halinde ayırıp, gidecekleri yere göre ayrı tren veya otobüslere bindiriyordu. İbrahim, Münih’te bir fabrikaya gönderiliyordu.

Karyola ve dolaplarının olduğu üçer kişilik odalara yerleştiriliyorlar. Yatakları ve dolapları onların buradaki küçük memleketleri olacak. Ailelerinin fotoğrafı dolabın arka yüzüne yapıştırılacak. İlerleyen günlerde bavullar için hususi bir oda tesis edildiği söylense ve bavulları oraya bırakmaları istense de, İbrahim dahil hepsi bir ağızdan itiraz edecekti.

Bavul; gurbetçinin, göçmenin geri dönüşe dair umut ve inancıdır. Onu sürekli görmeyeceği yerlere, yatağının altına, kilitli bırakacağı bir depoya koymaz. Aksine hep gözünün önünde olur ki umutları canlı tutsun, kalıcı değil, misafir olduğunu her gördüklerinde hatırlatsın.

Gece, üç gün süren yolculuğun ardından uyuma vakti gelmişti. “Hele bir yastık görsün başım, bak o zaman nasıl deliksiz uyuyorum.’’ demişti trende İbrahim sessizliğini bozduğu ender bir anda.

O gece, kestiremeyecekleri uzunca ve meşakkatli bir gurbet yolculuğunun ilk seferi idi. Her doğan günün, firak hissini nasıl acılaştırdığını ve daha önce hiç tatmadıkları duyguları tecrübe edeceklerdi.

İbrahim bavulun ön cebinden bir fotoğraf çıkarıyor: Karısı ve küçük çocuğu. Fotoğraf, yastığıyla başının arasında.. Uyuyakalıyor.

Abdullah Kırgıl

Abdullah Kırgıl Gri Vagon Ortak Zemin 33 Öykü OZ33
Paylaş Facebook Twitter WhatsApp Telegram Email Copy Link
Ortak Zemin
  • Website

İlişkili İçerikler

ALİ’NİN MACERALARI

1 Eylül 2025

Editörden 33

25 Nisan 2025

Serlevha 33

24 Nisan 2025

Sürgün, Esaret, Şehadet: İsmail Heniyye

23 Nisan 2025
Bir Yorum Ekle
Leave A Reply Cancel Reply

© 2026 Ortak Zemin. Geliştirici RX.

Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.