“ÇOCUK” kavramı hepimizin bildiği gibi bebeklik çağı ile erginlik çağı arasındaki dönemde bulunan insandır. Bu dönemlerde çocuk normal yetişkin bir insandan daha hızlı öğrenir. Peki, böyle mucizevi bir yeteneği olan çocuklar neden erken yaşta değil de, geç yaşta İslâmiyet’le tanışıyorlar?
Aslında çocuğa İslâmiyet’i anne karnındayken öğretmeye başlamalıyız. Anne karnındayken ona ayetler okumalı, Kur’an’dan haberdar etmeliyiz. Annenin yalnız ruhsal durumu değil yaşadıkları ve sergilediği davranışlar da bebeğini doğrudan etkiler. Bu sebeple attığı her adımı, her davranışı bir gün bebeğinde de görebileceğini düşünerek atmalıdır. İstanbul’un Vefa semtine adını veren manevî gönül eri Şeyh Vefa Hazretlerinin bir oğlu varmış. O zamanlar İstanbul’da çeşmelerden evlere su kırbalarla taşınıyormuş. Şeyh Vefa Hazretlerinin oğlu da sucuların su kırbalarını iğne ile deliyormuş. Bu hareketi uzun süre devam ettirmiş. Sucular, Şeyh oğlu olduğundan şikâyet etmek istemiyor, sabır gösteriyorlarmış ancak biri bir gün dayanamayıp durumu Şeyh Vefa Hazretlerine anlatmış. Şeyh Vefa Hazretleri buna çok üzülmüş. Oğlunun kırbasını deldiği sucuların hepsini çağırıp zararlarını ödemiş. Gönüllerini almış. İşlenen bu suçun çocuktan değil, ya kendisinden ya da annesinden kaynaklandığını söylemiş. Hanımına durumu anlatınca işin aslı ortaya çıkmış. Hanımı henüz oğluna hamileyken, komşunun bahçesindeki ağaçta bulunan meyveyi iğne ile delerek suyunu emdiğini anlatmış. Şeyh Vefa Hazretleri hanımını hemen helallik alması için komşuya göndermiş. Komşu, “Bir kaç damlanın lafı olmaz” diyerek hakkını helal edince Şeyh Vefa Hazretlerinin oğlunu ikaz etmesine bile gerek kalmamış. Helallik aldıktan sonra çocuk iğne ile kırbaları delmeyi kendiliğinden bırakmış. Annenin hal ve davranışlarının çocuk üzerinde nasıl bir etkiye sebep olduğunu anlamamız için en önemli kıssalardan biridir…
Büyüklerine saygıda kusur eden, kul hakkına dikkat etmeyen anne ve babanın çocuğundan saygı beklemesi, kul hakkına hassasiyet istemesi abesle iştigal olacaktır. Yaradan çocuğu önemsiyor, peki ya siz?
Sizler önemsiyor gibi gözüküyorsunuz hâlbuki çocuklar her konuştuğunda istediğini yaparak bir nevi sus payı veriyorsunuz. Efendimiz (asm) çocukları dinlerdi. Çocukların büluğ çağa kadar fıtratlarını muhafaza etmek gerekiyor. Onlara dini öğretmek için çabalamak lazım. Çocuklara İslâmiyet’i öğretmenin yaşı olmaz. Ama mevzu küçük yaşta öğrenmeleri. Eğer küçük yaşta öğrenirlerse hatta anne karnındayken aşina olurlarsa ileride asla namaz kılmaya, Kur’an okumaya zorlanmazlar. Çünkü ileride bu onlar için bir alışkanlık olacak.
Sevgili Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî hayatındaki en esaslı dersin, “Bir yaşında fıtratına ve ruhuna merhum validesinden aldığı telkinatlar” olduğunu belirtmesi ise bize söylenenleri teyit ediyor. Bebekler ibadetin ne olduğunu bilmediği için zaman zaman canhıraş bir ağlayışla sizi isteyerek çaresiz bırakır. Çok enteresandır ki normal zamanlarda namazın yavaş kılınanı makbul iken, konu bebek olunca namazın kısa tutulması makbul olacak. Zira sizdeki ‘can’ bir hayli kıymetli. Bir bebeğin ağlamasının fıtratına ne kadar zarar verdiğini bir bilsek. Keşke İslâmiyet’te çocuk yetiştirmenin büyütmekten ayrı manalar taşıdığının idraki içinde olabilsek her zaman…
Çocuklar doğuştan İslâmiyet’le tanışmazlar. Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Bütün çocuklar, Müslümanlığa elverişli olarak dünyaya gelir. Daha sonra bunları, ana-babaları Hristiyan, Yahudi ve dinsiz yapar.”[Taberâni]
Anne ve babanın birinci vazifesi, evladına İslâmiyet’i ve Kur’an-ı Kerim’i öğretmektir. Evladına ibadet tahsil eden anne ve baba böylece bir mertebe kazanır. Anne ve baba İslâmiyet’i hem teorik olarak hem de pratik olarak öğretmelidirler. Ama şöyle bir şey de var ki; ‘Lisan-ı hâl, lisan-ı kalden entaktır’ denilmiştir. Yani insanın hâl ve hareketi, sözünden daha etkilidir. Mesela namaz kılmayan bir anne oğluna teorik bir şekilde oğlum namazını kıl! der ise oğlu annesini ciddiyete almaz. Ya da hâl ve hareketiyle ibadetini uygulayan anne oğlunun yanında namaz kılar, Kur-an okursa bu sefer annesi söylemeden oğlu annesini taklit eder. Çocuklara küçük yaşta İslâmiyet öğretilirse taş üzerine yazılan yazı gibi olur kolay kolay silinmez. Çocuğa daha küçükken namaza alıştırılmalıdır. Büyüyünce namaz kılması zor gelebilir. Böyle yetiştirilip büluğa erince, bu İslâmiyet’in inceliklerini güzel bir şekilde ona söylemelidir. Çocuklara her işin şuurla yapmasının lüzumu anlatılmalıdır. Müslüman, emri altında bulunanlardan mesuldür. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
“Hepiniz, bir sürünün çobanı gibisiniz. Çoban sürüsünü koruduğu gibi siz de evinizde ve emriniz altında olanları cehennemden korumalısınız! Onlara Müslümanlığı öğretmezseniz, mesul olursunuz.” [Müslim]
Anne ve babanın sorumluluğu ise küçük yaşta çocuğuna Müslümanlığı ve sorumluluklarını öğretmelidirler. İslamiyet’le büyüyen çocuklar güneş gibi parlar. Yıldızlar gibi aydınlatır etrafını. Çocuklar küçük iken hiçbir şekle girmemiştir. Temiz bir toprak gibidir. Temiz bir toprağa hangi tohum ekilirse, onun mahsulü alınır. Onun için ‘Ağaç yaşken eğilir’ demişler. Bunun gibi çocuk da neye meylettirilirse, oraya yönelir. Eğer hayrı âdet eder, öğrenirse hayır üzerine büyür. Eğer bunlar öğretilmez ve alıştırılmazsa bedbaht olurlar. Yapacakları her günah anne babaya da verilir. Peki, hangi anne baba çocuğunun kötü olmasını ister? Hangi anne baba çocuğunun günah işlemesine şahit olmak ister? Eminim ki kimse istemez. Niçin bunları bildikleri halde, evlatlarının iyiliğini istemesine rağmen erken yaşta müdahale etmiyorlar? Çocuklarının dünyadaki rahatlığını düşünüp ahiretteki rahatlığını düşünmüyorlar. Önemli olan buna erkenden müdahale edebilmektir. Çünkü şu zamanda geç müdahale etmek zorlayacaktır. Bir çocuğu kurtarmak, tüm çocukluğunu kurtarmak gibidir. Çocuk dinlemez, çocuk aldırmaz. Onun için ailelerin çocuklarına ayıracağı en önemli vakit İslâmiyet üzerine olan vakittir. Evde İslâmiyet hâkimse cehaletten eser kalmaz. Ve o evde İslâmiyet varsa çocuk yeniden doğar.
Sevgili Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî’nin “Bir çocuk, küçüklüğünde kuvvetli bir ders-i imanı alamazsa, sonra pek zor ve müşkül bir tarzda İslâmiyet ve imanın erkânlarını ruhuna alabilir. Adeta gayr-ı müslim birisinin İslâmiyet’i kabul etmek derecesinde zor oluyor, yabani düşer.” İfadeleri bu konunun ciddiyeti noktasında çok önemli uyarıları, veciz bir şekilde ihtiva etmektedir.
Sema KORKUT
