Asırların araya girmesi ile perdelenen bir hakikate, hayatını adayan birinden ve ondan bahseden bir kitaptan bahsetmek duasıyla yazılmaya girişilen bir yazı denemesi okuyacaksınız. Acz ve fakr ile yoğrulmuş pür-kusur bir âdemin meramıdır affola.
Kur’an-ı Hakim mürşidimiz, üstadımız, imamımız, her bir adapta rehberimiz olduğuna göre; peygamber kıssaları ile örnek şahsiyetlerin hayatını zikreden Cenab-ı Allah, bir hakikatin anahtarını bizlere ihsan etmiştir. Efendimiz aleyhisselam’ın da mübarek dilinden örnek şahsiyetler hakkında hadisler varid olmuştur. Kur’an’ın ve Efendimiz’in talimi ile ulema tabakât ve rical kitapları yazmışlardır. Hem hakikatlerin bize ulaşmasında sağlam bir yol bulmuşlar; hem de örnek şahsiyetlerin hayatları anlatılarak bir şahsiyet inşasına katkı da bulunmuşlardır. İşte Osman Tekin Abi’nin gayret ve kardeşlerinin duası (ihtiyacı) ile meydana gelen bu eser böyle bir geleneğin meyvesidir.
Bazılarınızın, neden böyle bir başlık kullandığımızı merak ettiklerinin farkındayım. Osman Tekin Abi’nin gözyaşları ile yazdığını tahmin ettiğim bu kitabı özetidir benim canibimden. Sahabeler içinde bazı vasıfları ile ön plana çıkanlar vardır: Sıddıkiyette, Hz.Ebu Bekir; adalette, Hz. Ömer; cesaret ve ilimde, Hz.Ali… Hz. Ali elbette vefada, fedakârlıkta, sabırda, teslimiyette de numune-i imtisal olmakla beraber cesaret ve ilimde daha çok temerküz etmiştir. Aynen bunun gibi İzzettin Yıldırım Abi, cesaret (mevcut statükoya boyun eğmemesi), fedakârlık (hayatını kuran hizmetinde vakfetmesiyle), vefa (bir şekilde temas kurduğu herkesle bir çay içimlik müddetle bile olsa ziyaret etmesiyle), ilmi meselelere vukufiyeti (medreseden icazetli bir molla olması sebebiyle) gibi birçok cihan-bâhâ faziletlere sahip olmakla beraber benim indimde tevazu ve mahviyeti diğer sıfatlarına rüchaniyet (öncelik) kesb etmiştir.
Münazarat isimli eserinde “Bir büyük adama ve bir veliye ve bir şeyhe ve bir büyük âlime karşı nasıl hür olacağız? Onlar meziyetleri için bize tahakküm etmek haklarıdır. Biz onların faziletlerinin esiriyiz.” sualinde sosyo-psikolojik bir tahlil yapan Üstad hazretlerinin tesbiti ile faziletlere esir olan bir toplumun içinde yaşamasına rağmen; mana-i harfi okuması ile sahip olunan faziletlerin Cenab-ı Hakk’ın bir lütfu olduğu ve bunları temellük suretiyle çirkinleştirildiği dersini alan İzzettin Abi, inayet-i ilahi ile bahşedilen faziletlerini insanlar üzerinde bir tahakküm aracına dönüştürmedi.
Emir-komuta ile sevk ve idarenin, kolay olduğu toplumsal bir yapı üzerine bina edilmiş cemaatlerin yönetim alanındaki avantajına rağmen şahsiyet gelişimindeki dezavantajlarına şahit olmuş olan İzzettin Abi, risk alarak genç denilecek kardeşlerini her fırsatta ön plana çıkarmaya çalıştı.
Uhud Savaşı öncesi gençler ile istişare eden, kendi görüşü dışında bir görüşü tatbik ederek, sahabelerine şahsiyet kazandıran Efendimiz aleyhisselamın talimi ve “Said yoktur. Said’in kudret ve ehliyeti de yoktur. Konuşan yalnız hakikattir, hakikat-i imaniyedir.” diyen Üstadından aldığı ders ile insanları kendi şahsına değil davaya davet etmiştir.
Bir lise öğrencisi olarak, İzzettin Abi ile karşılaştığımda beni sarsan hatta yadırgatan şey, onun tevazusu olmuştu. Çevremde hocalar, ağabeyler vardır. Aklımdaki hoca tasvirine hele hele cemaatin liderine(!!!) hiç benzemiyordu. Camiden çıkıp bizi ziyarete gelen bir ihtiyar görmüştüm. Kitabı okuyunca bunun bir tek benim fikrim olmadığına şahit oluyorsunuz. Bizimle yakından ilgilenmesi, arada hiçbir protokol olmayışı, hasta bir kardeşimize dua edip başına masaj yaptırması hala gözümün önündedir. Bizi ezen bir ifadesi ve yaklaşımı yoktu.
Yaşadığımız coğrafyada insanlar, kendilerini birilerine nisbet ederek tanımlarlar. Bu siyasi veya dini kişilikler üzerinden olabilir.
Hareketlerin merkezinde şahıs vardır. İzzettin Abi de kişisel karizması ile insanları kendi etrafında toplayabilirdi ki sosyolojik zemin buna çok müsaitti. Fakat İzzettin Abi, Üstadımızın hayali ile ömrünü hitama erdirdiği Medresetüzzehra davasından mülhem ile 1990’da Zehra Vakfı etrafında insanları davaya davet etti. Buraya gelenler, küçük İzzettinler olmaya teşvik edilmediler. Ehadiyetin tecellisi ile ortaya çıkması gereken şahsiyetini, biz için feda etmemişlerdir. Vahdaniyetin tecellisi ile Kuran’a hizmet davası etrafında “biz” olmaya çalışmışlardır. Benliğin gölgelediği şahsiyetçilik ile tek tipçiliğin gölgelediği cemaatçilikten uzak bir hizmet tarzı ile hareket edilmişse bunun en büyük sayiki İzzettin Abi’nin tevazu ve mahviyetidir.
Kendini değil, cemaati göstermiştir. Gençleri okumaya, akademik çalışmalar yapmaya hep teşvik etmiştir. Vakf-ı hayat yapacak kardeşlerin en az lisans düzeyinde eğitim almış olmalarını, bununla yetinmeyip master doktora yapmalarını hep gündemde tutmuştur. Kendisini gerçekleştiren, özgüven sahibi, fikredebilen, özgürce (ama hadsizce olmayana) eleştirebilen, yaşadığı coğrafyaya bigâne olmayan, ihlâs ve sadakatle hizmet eden kardeşlerinin yetişmesi için fenâ-fi-l-ihvân düsturunca hareket etmiş bir dava erinin hayatına şahid olacaksınız bu kitabı okuyunca.
Ehl-i tasavvuf mabeynindeki fenâ-fi’ş-şeyh, fenâ-fi’r-resûl sistematiği bir yönüyle çok zor olmakla beraber kendinizden büyük gördüğünüz birine iktida etmek insan nefsine çok zor olmasa gerek. Nurun esası olan fenâ-fi-l-ihvânda ise; kendi gibi hatta kendinden birkaç adım geride bir kardeşinin şerefi ile şereflenmek ve en küçük bir enaniyete mahal vermemek için; şanda şerefte maddi veya manevi bir menfaatte kardeşini tercih etmek nefs-i emmare için çok zor ve müşkilatlı bir yoldur. Saff-ı evvel ağabeylerinde gördüğü ve nurdan defaatle ders aldığı üzere kendisini değil davayı nazara vermiş bir fena-i nur olmuş bir şahsiyete şahid olacaksınız kitabı okurken.
İzzettin Abi ile abi-kardeşliğin ötesinde bir gönül bağı olmuş, hayatının en mutlu ve zor gününde bile abisini yalnız bırakmamış, ondan bahsederken gözyaşlarına şahit olduğumuz bir abimizin kaleminden dökülen satırları; bir ikilem ile okuyorsunuz. Bir an evvel sonraki mevzuları okuyup, İzzettin Abi’nin şahsiyetine ve dava erliğine şahid olmak isterken, kitabın bitmesini istemiyorsunuz. Kitap bir ihtiyacı karşılarken; daha büyük bir ihtiyacı gündeme getirmiştir. İzzettin Abi’nin şahsında mücessem kıldığı hakikatlerin anlaşılması için bir çok çalışmaya ihtiyaç olduğunu da efkar-ı ammeye ilana sebeb olmuştur. Yazıyı şöyle bitirmek zorunda kalıyorum. Fani ve fena bir adamın, Üstadımız için söylediği bir cümleyi hatırlatıyor kitap: “Bu asırda; bir asr-ı saadet Müslümanı.”
