Abdullah Usame KORKUT
Doktora Öğrencisi, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Hadis Anabilim Dalı, ausamekorkut@gmail.com Orcid: 0000-0002-2407-2506
Özet
İslam düşünce geleneğinde “musibetleri okuma usulü” ile ilgili vahiyden mülhem birçok çalışma ortaya konmuştur. Bu çalışmalardan birisi de Said Nursî’nin müellifi olduğu Risale-i Nur’lardır. Eserlerde sistematik bir şekilde olmasa da bağlam gereği metinlere yayılmış şekilde musibetlerle ilgili birçok ilke, hikmet ve maslahata yer verilmiştir. Bu metinler birer teorik ilke olmanın yanında, bir anlamda pratik hayatta işlevsel olan “musibet süreci yönetimi” şeklinde realist öneri ve çözümlerdir. Hülasa olarak eserlerde olaylar arasında sebep-sonuç ilişkisi kurularak değil, gerçek bir tevhid anlayışı ile “bu musibet ile yaratıcı bize ne anlatmak istiyor?” şeklinde bir ibret usulü okuma tarzı mevcuttur. Müellifin dönemin zorlu şartlarında sunduğu bu nazar ve okuma usulü, çevresindeki dostlarına ve sair musibetzedelere bir “teselli kitapçığı” hükmünde olmuş ve hâlihazırda da olmaya devam etmektedir. Çalışma muhtevasında “Kur’an ve sünnet gözlüğüyle musibetlere nasıl bakılmalı” sorusuna cevap aranacak, Risale-i Nur eserleri özelinde musibetlerle ilgili temel ilkelere/prensiplere yer verilecektir. Bunların yanında musibetlerin gayeleri ve faydaları eserlerden nakledildiği şekilde ortaya konacak, son olarak da musibete maruz kalanlara tavsiye niteliğinde birtakım öneriler aktarılacaktır.
Anahtar Kelimeler: Musibet, Bela, Tevhid Nazarı, Risale-i Nur, Said Nursî.
Giriş
Yaratan ve yaşatan Allah, ulûhiyeti ve rububiyeti ile evren içinde bir nizam kurmuş, bu düzen içinde de kullarından kendisini tanıyıp, ibadet etmelerini istemiştir.[1] Bu süreçte onları bir kısım imtihanlara tabi tutmuş, imtihan mefhumunun gereği olarak da insanları yeri geldiğinde hayır ve şerle,[2] yeri geldiğinde zorluk, sıkıntı,[3] korku, açlık, can,[4] mal ve evlatlarla,[5] yeri geldiğinde amellerle, samimiyetle, teklifle ve birbirleriyle sınamıştır.[6] Sınanma aracı olarak yaratılan âlemde insanın başına farklı zaman ve zeminlerde kaçınılmaz olarak gelen musibetler, insanları bu olayları anlamaya ve anlamlandırmaya sevk etmiştir.
Kişinin nazarının manzarasını belirlediğini göz önüne aldığımızda olaylara bakış açımız gayet tabiî olayın etkisinde değişikliye yol açacak, musibetler bu durumda izafi olacaktır. Bu nazar ve anlamlandırma Kur’an ve sünnetin rehberliğiyle insan zihninde sağlam bir zemine oturmuş, ilahi birer işaret olan vahyin ibarelerinin yanında, yine ilahi birer ikaz olan ibretler de “sessiz ve sözsüz ilahi birer vaaz” [7] olarak anlaşılmaya çalışılmıştır. Bu bakış açısıyla musibetler ayetlerde yer aldığı üzere yeri geldiğinde mü’minleri dergâh-ı İlahîye sevk etmek için birer kader kamçısı,[8] yeri geldiğinde inkârcılara ikaz ve azap,[9] yeri geldiğinde kulun rabbine dua edip yalvarması için bir vesile[10] ve yeri geldiğinde de kulun sabrını ölçmek için bir test aracı olmuştur.[11]
İslam düşünce geleneğinde ve çağdaş dönemde gerek müstakil gerekse metinlerde bağlam gereği musibetleri okuma usulü ile ilgili birçok eser ve çalışma ortaya konmuştur.[12] Bu çalışmada “musibetlere karşı nasıl bir bakış açısına sahip olunmalı?” sorusuna Said Nursî’nin te’lif ettiği Risale-i Nur Külliyatından cevaplar aranacaktır. Bu konuda İslam âlimleri tarafından anılmaya değer farklı görüşler ve örnekler ortaya konulsa da, çalışmanın muhtevası ve sınırları açısından burada Risale-i Nur’lar da musibetleri okuma usulü anlamaya ve aktarılmaya çalışılacaktır. Ayrıca çalışmanın muhtevası içerisinde usullerin yanında musibetlerin hikmetlerine/maslahatlarına da yer verilecek son bölümde de musibete uğrayan kişilere yapılan teselliler, tavsiyeler ve öneriler aktarılacaktır.
Kavramsal Çerçeve
Musibet “bir şeyin hedefine ulaşması, isabet etmesi, payına düşmesi” anlamına gelen isâbet mastarından isim olarak türetilmiş bir kavramdır. Istılahta “çoğunlukla insanın iradesi dışında, ansızın başına gelen felaketleri, sıkıntıları, perişanlık halleri” diğer bir tabirle “mal ve can noktasında insanın maruz kaldığı her türlü eksikliği ve noksanlığı” ifade etmektedir.[13] Musibet kavramının muâdili veya benzeri olarak Kur’an’da “bela’, imtihan, fitne, be’sâ, darrâ’, azab, hıyz, be’s ve helak” kavramlarına yer verilmiş bu kavramlarla en genel anlamda “insanların başına gelen her türlü kötü durum”lar anlatılmaya çalışılmıştır.[14] Allah tarafından insana isabet eden bu musibetler maddi/dünyevi ve manevi/uhrevi olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Dünyevi olarak ifade edilen musibetler kişinin maddeye/maddi olana ait eksilme, değişme veya kayıpları ifade etmektedir. İnsanın canından eksilmesi/yoksun olması (hastalık, ölüm, işkence, zulüm vb.), malından eksilmesi/bozulması/çalınması/kaybolması (yoksulluk, iflas vb.) gibi durumlar bu kategoride değerlendirilebilir. Dini olarak ifade edilen musibetler ise kalbi, ruhi ve fikri musibet olarak meydana gelen; şirk, küfür ve isyan gibi manevi yöndeki eksiklik veya yoksunluklardır.[15]
Musibet diye görünen kötülüklerin halkı/yaratılması Allah tarafından olsa da onların insanların başına gelme nedeni ayetlerin ifadesiyle insanların kendi elleriyle yaptıkları hatalar/günahlar sebebiyledir. Dolayısıyla, çalışmanın muhtevasında da değinileceği üzere insanların başına gelen musibetlerin iki temel sebebi vardır: Birincisi, yaratıcıya karşı kendi elleriyle işledikleri günahlar, yaptıkları hatalar, haksızlıklar, zulümler veya yapmadıkları görevler sebebiyle (hukukullah), ikincisi de insanlara karşı olan sorumluluklarını yerine getirmemeleri, onlara yaptıkları haksızlık, haddi aşma sebebiyledir (hukuku ibâd). Neticesi itibariyle kâfirler bu musibetlere maruz kaldıklarında tam müstehak olurken, mücrim olan kullar için bir keffaretü’z-zunub ve gerçek mü’minler için de bir terakki vesilesi olmaktadır.[16]
Musibetlerle İlgili Temel Prensipler/Düsturlar
Risale-i Nur eserlerinde musibetlerle ilgili temel bazı ilkelere yer verilmiş, herhangi bir kötü olay karşısında insanların Kur’an ve sünnet kaynaklı bu prensipleri akla getirmeleri istenmiştir. Bu bölümde yedi başlık altında teorik olarak topladığımız bu düsturlar, pratik olarak musibet anında bir okuma usulü olarak musibetzedelere yardımcı olacak mahiyettedir. Eserlerde temelde tevhid nazarı esas alınarak okunan musibetler, neticesi itibariyle teslimiyet ve tevekkülü gerektirmekte olup, dolayısıyla tevhid, nübüvvet ve ahiret inancını temelde tesis etmiş kişilere hitap etmektedir.
Musibetlerin/Kötülüklerin Güzellikleri Ortaya Çıkarması ve Vücudun/Varlığın Hayır Olması
Risale-i Nurlarda musibetler açıklanırken en temelde bilinmesi gereken şey “musibet” kavramının ontolojik ve kavramsal tahlilidir. Eserde “her şey zıddı ile bilinir” kaidesince insanların musibet olarak gördükleri kötülüklerin aslında “iyiliğin olmama hali” olduğu muhtelif yerlerde vurgulanır.[17] Hakikatte bunların kâinatta görünen “hayır-şer, güzel-çirkin, nef’-zarar, kemal-noksan, ziya-zulmet, hidayet-dalalet, nûr-nâr, imân-küfür” gibi zıtlıkların birbiriyle değişimleri oldukları,[18] güzelliğin çirkinliği, çirkinliğin güzelliği ortaya çıkardığı ifade edilir.[19] Zıt olan şeylerin birbiri ile rekabetinin iyiliğin ve kötülüğün derecesini belirlediği, hidayetin tekâmülüne dalaletin yardım ettiği, imanın tekâmülüne ise küfrün yardım ettiği, küfür ve dalaletin ne derece pis ve zararlı olduklarını gören bir mü’minin imanı ve hidayeti, birden bine çıkacağı aktarılır.[20] Eserlerde bir şeyin zıddının olmaması, başka bir hale geçmemesi veya ortadan kalkmaması o şeyden alınan güzelliğin ve lezzetin etkisini kaybetmesine neden olacağına dikkat çekilirken, ışık için karanlığın, sıcak için soğuğun gerekli olduğunu, açlık olmazsa yemeğin, susuzluk olmazsa suyun, hastalık olmazsa sağlığın zevk ve lezzet vermeyeceği ifade edilir.[21]
Eserlerde musibetler konusunda vurgulanan en temel prensiplerden biri de “ademin/yokluğun şerr-i mahz” (tamamıyla/bütünüyle kötü) olduğudur.[22] Tüm musibet ve kötülüklerden önce en evvelde ademin/yokluğun en büyük kötülük olarak tavsif edilirken, vücudun/varlığın iyiliklerin kaynağı olduğunun alt çizilir.[23] Ayrıca İşâratü’l-İ’câz isimli eserde varlık sahasına çıkmanın büyük bir rahmet, insanın başına gelebilecek en büyük azabın bile yokluktan daha hayırlı olduğuna ve bunun vicdani bir hüküm olduğuna vurgu yapılır.[24]
Risalelerde insanın başına gelen musibetlerde yoklukta kalmayıp, varlığa gelip vücud nimetinin hatırlanması tavsiye edilirken, varlıktan sonra sırasıyla “hayat, insanlık, İslâmiyet ve hidayet” birer nimet olarak nitelendirilir.[25] Maden olup bitki olmayanların, bitki olup hayvan olmayanların, hayvan olup insan olmayanların herhangi bir hak talebinde bulunamayacağı, belki bulundukları hayat tabakasına karşı yaratıcıya şükür ile mukabele etmeleri gerektiği ifade edilir. Bir yerde yokluktan gelen varlıkların Allah’a karşı haklarının olmadığı belirtilirken hak aramalarının aksine “daima şükür ve hamd ile, verdiği vücud mertebelerinin hakkını eda etmeleri gerektiği” söylenir.[26] Bununla beraber insanın bu kadar nimeti hak etmeden elde etmesi ve kendi seçimini kötüye kullanması sonucunda başına gelen musibetlere şikâyet değil, şükür ve sabır ile karşılık vermesi gerektiği noktasında da ikazlar yapılır.[27] Yaratan, yaşatan ve kullarının işlerini tedbir edeni unutup, ülfet ve gaflet haliyle nimeti unutmanın “nankörlük ve küfran-ı nimet” hali olduğu söylenirken, hiç hak edilmemiş ve edilmeyecek nimetler üzerinde insanın hak iddia etmesinin ve şikâyetinin haksızlık olduğu ifade edilir.[28]
Mülk Sahibinin Mülkünde Dilediği Gibi Tasarrufta Bulunması, Allah’ın Kullarına Zulmetmemesi ve Sebeplerin Göz Ardı Edilmemesi
Risalelerde kötülükler ve musibetlerle ilgili bir hakikat olan “canın ve malın Allah’a ait olması şuuru” bireyde temelde oluşması gereken en önemli ilkeler arasındadır. Eserlerde yaratıcıya inanmayıp veya inandığı halde teslim olmayıp can veya mal noktasında bir malikiyet/hâkimiyet iddia edenlere karşı ayetlerden mülhem olarak sık sık şu hatırlatma yapılır: “Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Mülk sahibi mülkünde dilediği gibi tasarrufta bulunur.”[29] Varlıkların hiçbir yönüyle Vâcibü’l-Vücud’a karşı haklarının olmadığı vücud ve âza ve cihazatın, insanın mülkü olmadığı, onları kendisinin yapmadığı, başka tezgâhlardan satın almadığı bundan dolayı da mülk sahibi olan yaratıcının istediği gibi kullanabileceği izah edilir.[30]
Allah’ın kulları üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunmasından söz edilirken, zihinlerde tesis edilmesi gereken temel bir şey de yaratıcının bu meşiette şüphesiz mutlak adaletle ve bir sünnetullah çerçevesinde hükmedeceğidir. Kur’an’da “Âdil-i Mutlak olan yaratıcının hiçbir kimseye zerre kadar zulmetmeyeceği” farklı yerlerde vurgulanır.[31] Risale-i Nur metinlerinde kâinattaki her varlıkta tecelli eden “Adl” ismi müstakil bir başlık olarak ele alınmakla beraber,[32] musibetler yönüyle olaylar karşısında bu isme istinaden Allah’ın zulmetmeyeceği konusunda tam bir teslimiyet söz konusudur. Risale-i Nur eserlerinin satır aralarında imtihan sürecinde insanların farklı şekillerde nimetlendirilmesi ve farklı bilinç eşikleri de göz önüne alınarak “ibtila da eşitlik arama tutarsızlığı”na düşmeden Allah’ın adaletinin farklı şekillerde yansıyacağına dikkat çekilir. Musibetlerde, özellikle beşer eliyle gelen zulümlü musibetlerde, görünen sebepler ve kader-i ilahi yönü olmak üzere iki vechinin olduğu ifade edilirken, beşerin sebeplere bakıp zulmedeceği, kaderin de başka noktalara bakıp adalet edeceğine dikkat çekilir.[33] Zahirine bakıldığında zülüm olarak görünen birçok olayın arka planında ilahi adaletin tecelli ettiği örneklerle açıklanır.[34]
Ayetlere istinaden[35] risalelerde de kâinatta meydana gelen tüm fiillerde sebeplerin hakiki etkisi reddedilirken, “muvahhid”liğe sık sık vurgu yapılır.[36] Bu tevhid bilinci ve yaratıcının faaliyetteki adaletinin yanında bu icraatın sünnetullah/adetullah ve sebepler çerçevesinde olması da ayetlerde mükerreren ifade edilir.[37] Aynı şekilde Risale-i Nurlarda da Kur’an’dan mülhem olarak imtihan meydanı olması nedeniyle sebeplere ve Allah’ın kâinata koyduğu yasalara riayetin de altı çeşitli misaller verilerek çizilir.[38] Sebeplerin yaratılış hikmeti ise eserlerde “teklif sırrının bozulmaması yönü” ve “kötülüklere perde olması yönü” olmak üzere iki şekilde izah edilir. Kâfirlerin yaratıcıyı ve kitabını tasdike mecbur olmaları, Kur’an’da açık bir şekilde medeniyet harikalarından bahsetmemesi ve Allah’ın gözle görünür bir derecede mucizelerini göstermesi gibi örnekler ilk madde ile izah edilmeye çalışılır.[39] Bunun yanında sebeplerin kötülüklere perde olması ise “musibet, bela ve fenalıklardan gelen haksız şekvaların, küsmelerin ve batıl itirazların Âdil-i Mutlak olan Allah’a yönelmemesi, izzet ve münezzehiyeti korumak için konulduğu” şeklinde izahlar yapılır.[40] Allah’ın şeytanı kötülüklere bir perde olarak koyduğu vurgulanırken,[41] Azrail’i ölüme, hastalıkları ve musibetleri de ölüm meleğine bir perde olarak koyduğuna dikkat çekilir.[42]
Musibetlerin Allah’ın İzniyle/Takdiriyle Gelmesi, Ona Razı Olunması/Kadere Teslimiyet ve Tevekkül
Eserlerde musibetlerle insanlara verilen en temel bir nazar da, imanın temel şartlarından biri olan “hayrın ve şerrin Allah’tan geldiği” yani “kader” anlayışıdır.[43] Ayetlerde, “insanlar yaratılmadan önce hastalık, açlık, ölüm gibi musibetlerin Allah tarafından takdir edilip yazıldığı,”[44] “O’nun bizim için yazdıklarının başımıza geleceği”,[45] “O’nun izni olmadan hiçbir musibetin gelmeyeceği”[46] ve “gerçek mü’min’in Allah’a güvenip dayanması gerektiği”[47] ve “bunun ona yeteceği”[48] aktarılır.[49] Bununla beraber Hz. Peygamber’den de buna benzer olarak “size isabet edecek olan musibetler yerini şaşacak değil, teğet geçenler de size isabet edecek değil”[50] ve “Allah’ım! Senin verdiğine kimse engel olamaz, vermediğini de kimse veremez”[51] şeklinde hadisler de aktarılmıştır.
Nass’lardan mülhem olarak “kadere rıza ve teslimiyet” Risale-i Nur eserlerinde sıkça rastlanılan bir vurgu ve durumdur.[52] Bu minvalde satır aralarında sıklıkla “insanın başına gelen musibetlerin Allah’ın elinde olması,[53] O’nun takdirinin değişmeyeceği,[54] O’nun kulları için hayırlı olanı seçeceği,[55] kulların şikâyet, tenkid, itham, itimatsızlık ve sitemlerle değil,[56] rıza, şükür, tevbe[57] ve teşekkür[58] ve işlerini Allah’a havale/emanet etmekle[59] kaza ile kadere teslim[60] olunması gerektiği” vurgulanır. Bunun için evvel emirde lazım olan şeyin “hakiki bir marifetullah ve tahkik-i bir iman” olduğunun muhtelif yerlerde altı çizilir. İmanlı bir kişinin her türlü olayda bunu elde etmesi, “rahmet-i İlahiyenin izini, özünü, yüzünü görmeye, …musibetlere karşı teslimiyetle, gülerek karşılayıp, rıza göstermeye vesile olduğu ifade edilir.”[61] Eserlerde insanın musibetlere maruz kaldığı zaman ona dayanak noktası olacak en temel şuurun/bilincin Allah’ın ve ahiretin varlığı olduğu mükerreren ifade edilir.[62] Muhtelif yerlerde iman-küfür mukayesesi ve muvazenesi yapılarak, olaylara tevhid nazarıyla bakıldığında mahiyetinin değişeceğine, musibetlerin gözümüzde küçüleceğine vurgu yapılır.[63]
Yaratan ve yaşatan olması yönüyle eserlerde sadece Allah’ın ulûhiyetine değil rububiyetine yani icraatına da razı olunması gerektiğine dikkat çekilir.[64] Müellif şahsi tecrübesini aktararak “kader-i İlahînin sevkiyle pek acib bir yola girdiğini,”[65] bu yolda başına gelebilecek en kötü musibetlerde dahi “kemal-i teslim ile kazaya rıza, kadere teslim olduğunu ve Cenab-ı Hakk’a tefviz-i umûr düsturunu rehber edindiğini” söyler.[66] Aksi takdirde kadere iman etmeyenlerin dünya hayatının saadetinin mahvolduğunu gözlemlediğini dile getirir[67] ve bu gibi kimselere kadere imanın lezzet ve saadetini “kadere iman eden kederden emin olur” sırrıyla/düsturuyla açıklar.[68]
Risalelerde “kader ve tevekkül bilinci”nin hikmetlerinden birinin de insanın iyilikler karşısında gururlanmasının önüne geçmesi olduğu, bu yönüyle bakıp fahr yerine şükredeceği ve enaniyeti terk etmesi gerektiği,[69] şan, şeref, nam ve şöhret belasına düşen adamın “Allah’tan geldik ve yine ona döneceğiz”[70] ayetini hatırlaması gerektiği ifade edilir.[71] Bunun yanında dikkat çekilen bir diğer nazarda “esbab nazarı”dır. Eserlerde musibet anında kullar ile Allah arasında bir perde görevi gören sebeplere karşı şikâyet eden kişilere,[72] “kimden kime şekva ettiğini bil, sus. Her halde şekva etmek istersen; nefsini Cenab-ı Hakk’a şekva et, çünki kusur ondadır” diyerek kadere teslimiyet hatırlatılır.[73] Olay neticelendikten sonra sebep sonuç ilişkisi kurularak “böyle olmasaydı şöyle olmazdı”[74] şeklinde yapılan şikâyetlerin ilahi takdir olması yönüyle manasız olduğu, musibetlerin insanların başına gelmeyip, insanlar için geldiği, o halde bu durumda kazaya rıza ve kadere teslim ile Allah’tan yardım gelinceye kadar sabredilmesi gerektiği vurgulanır.[75] Musibete maruz kalıp da sağır ve kör esbabtan başka derdine derman beklemeyenlerin ise “kâfirlerin duası boşa çıkmaya mahkûmdur”[76] ayetinin muhatabları oldukları ifade edilir.[77] Musibete karşı “eğer onun izin ve rızasıyla geldinse, merhaba, safâ geldin. Çünkü elbette bir vakit ona döneceğiz ve onun huzuruna gideceğiz ve ona müştakız” şeklinde, ayetin ifadesiyle “Allah’a ait olma”[78] şuuru içinde olunması gerektiği dile getirilir.[79] Eserlerde muhtelif yerlerde “her olayı tedbir edene sığınmanın verdiği güven halinin”, diğer bir ifadeyle “tevekkül”ün insana verdiği bir “emniyet-i tâmme”den söz edilir.[80]
Allah’ın Her Şeyi Bir Hikmetle Yapması ve Musibetlerin Neticesi İtibariyle Hayır Olması
Risalelerde musibetleri okuma yöntemi olarak verilen en temel ilkelerden biri de Allah’ın “Hakîm” ismiyle olayları müsbet yönleriyle okuma tarzıdır. Eserlerin satır aralarında zarar ve menfaâtın O’nun elinde olduğu, Hakîm olduğundan dolayı abes iş yapmayacağı, dolayısıyla musibetlerin “anlamlı birer olumsuzluk ve hikmetli birer keder”[81] olduğu vurgusuna sık sık rastlanır.[82] Bu olumsuzluk ve kederler bir kısım kimseler için musibet olarak değerlendirilirken, diğer bir kısım kimseler için hayır veya rahmet olarak algılanmaktadır.[83] Burada beşerin fehminin mutlak ölçü olmadığı, hayrın ve şerrin kullar katında değişken olduğu ve bunun tam anlamıyla yaratıcı tarafından bilinebileceği Kur’an’da, “hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayır, hoşunuza giden bir şey de hakkınızda şer olabilir. Allah bilir, siz bilemezsiniz”[84] ayeti ile ifade edilmiştir. Bu ayet eserlerde olaylar karşısında, “rahmet ve hikmet-i ilahiyenin tam bilinememezliği” dolayısıyla da “Hakîm ve Rahîm” olana tam teslimiyet bağlamında sık sık işlenmiş,[85] “masum bir insana veya hayvanlara gelen felâketlerde, musibetlerde, beşer fehminin anlayamadığı bazı esbab ve hikmetler olduğu”nun altı çizilmiştir.[86]
Zahirî musibetler altında ve neticesinde, “inayet-i İlahiye’nin çok tatlı neticelerinin,[87] saadetin,[88] ferahın[89] ve hayrın” olduğu ifade edilirken,[90] her şeyde/olayda bir hüsün/iyilik yönünün bulunduğu, “O, yarattığı her şeyi en güzel bir şekilde yarattı”[91] ayetinin tefsirinde şu açıklamayla izah edilir: “Her şeyde, hattâ en çirkin görünen şeylerde, hakikî bir hüsün ciheti vardır. Evet, kâinattaki her şey, her hâdise ya bizzât güzeldir, ona hüsn-ü bizzât denilir. Veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki, ona hüsn-ü bilgayr denilir…”[92] Eserlerde insanların başlarına gelen ve kötü gibi görünen musibetlerin netice itibariyle ya da başka bir yönüyle/başka alanda hayırlı olması teması sık sık somut örneklerle ön plana çıkarken, olaylarda daima iman nazarıyla olumlu bir vech/yön aranır.[93]
Bunun yanında kötülüğün kaynağı olarak görünen şeytanın yaratılmasının insanın kemalâtını arttırması,[94] ölümün insanın ahiretteki sevdiklerine kavuşmak için bir fırsat olması,[95] hastalıkların günahlara kefaret ve şerden alıkoyması ve sağlık nimetinin kıymetini anlaşılması[96] gibi hayırlı hikmetlerinin olduğunun da altı çizilir.[97] Müellif uzun yıllar süren sürgün hayatında bu nazarı sık sık yaşadığı örnekler özelinde okuyucuya sunar. Sözgelimi hapishanede iken mahkemelerin ertelenmesi[98] ve iman hakikatlerinin yayılmasında engellerin oluşması[99] gibi olumsuz olayların neticesinde mutlak bir hayrın olduğunu mükerreren zikreder.[100] Bunların yanında eserlerde sürgün neticesinde gittiği yerlerdeki insanların iman hakikatlerini yayma noktasında harekete geçmesine vesile olması,[101] zehirlenmesi sonucunda unutkanlık oluşması ve bunun daha önce okuduğu eserlerden ilk defa okuyormuş şeklinde tat almasına vesile olması,[102] yazı yazma noktasındaki nakıslığının ve merdümgirizlik hastalığının kendisini benlik duygusundan korumaya ve diğer insanları da iman hizmeti noktasında ön plana çıkmasına vesile olması[103] bu bakış açısı ile yorumlanan örneklerdendir. Nursî hapishane gibi bir musibetin inziva, riyazet yeri olması[104] yönüyle bireyin manevi yaraları için ıslah olmasına vesile olması,[105] mahkumlara ve memurlara iman hakikatlerini anlatmaya[106] ve neticesinde de namaza başlamalarına vesile olması,[107] ilim için bir mektep ve ibadet için bir mescid olması,[108] kısıtlı imkanlar neticesinde insana iktisat ve kanaâti öğretmesi[109] ve daha birçok yönden hayır olduğunu da ifade eder.[110]
İnsanın İmtihan İçin Yaratılmış Olması ve Samimiyetlerinin/Vaadlerinin Ölçülmesi
Risalelerde insana yapılan bir hatırlatma ve musibetlerde bakılan en temel bir nazar da “imtihan için yaratılmış olma bilinci”dir. Ayetlerde peygamberlere dahi “kulluk ve fânilik bilinci”ne dair yapılan hatırlatmalar[111] ve Hz. Peygamber’in “Allahım! Bizlere dünyayı asıl gaye kılma” şeklinde yaptığı duası[112] bu konuda “hafıza-i beşer nisyan ile maluldur” sözünü tahakkuk ettirmektedir. Kullardan istenen insanın devamlı “teklif şuuru”nda olması, Allah’ın amel bakımından insanların gerçek değerini ortaya çıkarmak için onları imtihan edeceği,[113] dolayısıyla da “nefsi, malları, evlatları” vasıtasıyla “açlık, korku, malda ve canda nakıslık” ile ibtilalar geçireceğini aklından çıkarmamasıdır.[114]
Unutkanlığın dışında ayetlerde insanın nankörlük,[115] sabırsızlık/acelecilik,[116] inatçılık,[117] huysuzluk/ çığırtkanlık[118] yönlerine vurgu yapılmış, özellikle imtihan süreçlerinde bu duyguların açık bir şekilde görüldüğüne işaret edilmiştir. Farklı durumlarda ve farklı formlarda tezahür eden tepkiler ayetlerde, “yaratıcıdan kendisine iyilik geldiğinde sevinen ve bunu rabbinden bilen, kötülük geldiğinde ise ümitsizliğe kapılan,[119] O’na ortak koşan,[120] yüzünü dönen,[121] rabbim bana ihanet etti diyen,”[122] bunların yanında “iyiliği ve rahatı görünce bunu kendisinden bilen,[123] Allah’ı unutan uzaklaşan, kötülük geldiğinde ise yalvarıp yakaran,”[124] insan tepkileri şeklinde kendini göstermiştir.
Bu duygu durumlarının/değişimlerinin insanlarda bulunması ibtilaları gerekli kılmaktadır. Dolayısıyla musibetlerin bir hikmeti de olayın ilk anında insanların vadettikleri samimiyetlerini ölçmektir. Musibetin ilk anında gösterilen tam teslimiyetçi bir refleks/reaksiyon ancak dilden kalbe inmiş bir inançla mümkün olabilir.[125] İşte bu noktada farklı ortamlarda doğan insanların inançlarını, alışkanlıklarından ayırt edebilmenin tek yolu ibtila ile imtihandır. Nitekim ayetlerde de dili ile imanını ikrar edip de kalbi ile tasdik ve ameli ile teyit etmeyenlerin, söylemi ile eylemi arasında muvafakat olmayanların, dünya sürecinde bir kısım “eleklerden” geçirileceği bildirilmiştir.[126] Doğruyu yalancıdan,[127] sabırlı olanı sabırsız olandan,[128] mücadele edeni etmeyenden ayırmak,[129] insanların gerçek değerini ortaya çıkarmak için[130] kurulan bu âlemde kulların olaylara karşı refleksleri ölçülmektedir.
Teklif ve imtihan için yaratılmış bu dünyada âli ruhlar ile sefil ruhları birbirinden tefrik için ibtilaların zaruri olduğuna dikkat çekilirken, insanların ödül ve ücret beklentisine girilmemesi gerektiği ifade edilir.[131] Eserlerde insana bir kısım şeylerin zor gelmesinin bir sebebinin de “ölümsüzlük vehmi” olduğu ifade edilir.[132] Yine dünyanın bâki değil fâni olduğu gerçeği sık sık dillendirilirken,[133] dünyaya “ahiretin tarlası”[134] ve “misafirhane”[135] nazarıyla bakılması gerektiğinin altı çizilir.[136]
İyiliklerin Allah’tan Kötülüklerin İnsanların Nefislerinden Olması
Risale-i Nur eserlerinde Kur’an’dan mülhem olarak musibetleri okuma usulü olarak verilen temel prensiplerden biri de herhangi bir şer/kötülük ile karşılaştığımızda bunun kendi nefsimizden iyiliklerin ise Allah’tan olduğunu bilmektir.[137] Birçok ayette yeryüzünde meydana gelen fesatlardan, insanın başına gelen musibetlere/olaylara kadar hepsinin kendi elleri ile yaptıklarının karşılığı olduğunun altı çizilmektedir.[138] Rivayetlerde de bu minvalde insanların kötü amellerinden dolayı cesedine eziyet veren bir musibet; hastalık, sıkıntı ve üzüntü ile cezalandırılacağına dair nakiller de bulunmaktadır.[139] Eserlerde “insanın başına gelen kötülüklerin kendisinden geldiği”ni bildiren ayetin[140] insanı kendini övme ve ameliyle övünme tehlikesine girmekten alıkoyduğu ifade edilirken, insanın nefsindeki kusurları, eksiklikleri, acizlik ve fakirliği görüp, iyilikleri Allah’tan gelen birer nimet olarak düşünüp, kendini beğenme ve övünme yerine şükür ve hamd ile mukabele etmesi gerektiğine dikkat çekilir.[141]
İnsanın elleri ile yaptığı kötü ameller itikad ile ilgili küfür ve şirk olduğu gibi, ahlak ile ilgili zulüm, kibir, nankörlük, fısk ve sair günahlar ve ibadetlerle ilgili eksiklik veya noksanlıklar da olabilir.[142] Nitekim risalelerde muhtelif yerlerde de insanlara ibtila ve musibet olarak verilen cezaların onların “dini itikadî, ibadet ve ahlak noktasındaki bir kusurun veya çirkin bir hatanın neticesi” olduğu ifade edilir.[143] Ayrıca “umumi musibetlerin ekser insanların hatasından geldiği”[144] ve yine “müşterek hatânın müşterek musibete sebep olduğu”na da dikkat çekilir.[145] Ayrıca bu süreç içinde görülen musibetin başka bir kusurun neticesi olarak tezahür ettiği adalet-i ilahinin bu şekilde gerçekleştiği vurgulanır.[146] Eserlerde musibetlerin manevi yönden en önemli sebebinin küfran-ı nimet ve şükürsüzlük ve nimet-i İlahiyenin kıymetini takdir etmemek olduğu ifade edilirken,[147] bunun yanında zulüm ve isyanla da insanların Allah’ın gazabını kendilerine çektiklerine vurgu yapılır.[148] Bu minvalde yeryüzünde meydana gelen bir kısım doğal afetlerin de bu sebeplerin neticesi olarak insanlara ikaz ve azab olarak gönderildiğine dikkat çekilirken,[149] hayvanların dahi insanların elleriyle yaptıklarından etkilendikleri hatırlatması yapılır.[150]
Olayları bu prensibe göre yorumlama usulüne eserlerde sık sık rastlanmakta, hemen her musibette olaylar arasında sebep-sonuç ilişkisi kurmak yerine ilk olarak enfüsi bir muhasebe yapılarak “hangi hatam(ız)dan dolayı bu musibet başımıza geldi” sorusuna cevap aranmaya çalışılmaktadır. Müellif de bir kısım yerlerde iç muhasebeden sonra “en büyük hatanın insanın kendini hatasız zannetmesi” olduğunu ifade etmekte, bu musibet ve tokatlara müstehak olduğunu da ikrar etmektedir.[151] Ayrıca bu musibetlerin def’ine vesile olacak şeyin de Kur’an-ı Kerim’e imtisal ile kulluk ve şükür vazifelerinin yerine getirmek olduğuna vurgu yapmaktadır.[152]
Asıl Musibetlerin Dine Gelen Musibetler Olması
İnsanın mübtela olduğu musibetler sadece maddi/gözle görünür şeyler değildir. Manevi/dini olaylarda da bir kısım musibetler söz konusudur. Beşerin sahip olduğu en büyük nimetlerden birinin “iman” olduğu düşünüldüğünde bu alanda oluşacak eksiklik veya noksanlıkların onun en büyük musibetlerinden biri olacağı söylenebilir. Ayetlerde “Allah’ın rızasını kazanmanın ve onun varlığını zihinlerde diri tutmanın” en önemli şey olduğu bildirilmekte,[153] dolayısıyla bunun aksine oluşan şirk, küfür ve fısk gibi nakıslık ve eksikliklerin insan için musibet olacağı anlaşılmaktadır. Hz. Peygamber’in “Allahım! Dinimizi bize musibet kılma/bize dini musibet verme”[154] şeklinde duası ve “Kim bir musibete uğrarsa, benim yokluğum sebebiyle maruz kaldığı musibetini hatırlasın. Çünkü bu, en büyük musibettir”[155] sözü dini/manevi olan eksikliklerin en büyük musibet olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
Risale-i Nur eserlerinde bu nazara ayrıntılı bir şekilde yer verilmekte, asıl ve en zararlı olan musibetin, dine gelen musibet olduğu, dinî olmayan musibetlerin, hakikat noktasında musibet olmadığı ifade edilmektedir.[156] Kafirlerin “iman etmediklerinden ve cevher-i ruhu ifsad ve bütün elemleri içine alan küfür musibetine maruz kalmaları”[157] dini bir musibet olarak görüldüğü gibi, “ahireti bildikleri ve iman ettikleri halde, dünyayı âhirete severek tercih etmenin… bu zamanın dehşetli bir marazı, bir musibeti” olduğu aktarılır.[158] Eserlerin yazıldığı dönemde meydana gelen maddi musibetlerin yanında, dini/uhrevi olması yönüyle insanların küfre/zulme yönelmesi ve iman hakikatlerinin yayılmasına engel olunması[159] ve bunları neşredenlerin vefatları,[160] sünnetlere karşı bid’atların yaygınlaşması[161] birer “musibet-i diniye” olarak tavsif edilir.[162]
Risalelerde maddi noktada musibetlere uğrayanlara; çoğu insanın maddi olmakla beraber “manevî kalben, ruhen ve fikren musibetlere giriftar” olduğu, maddi rahatsızlığın yanında kalbi ve ruhi olarak “iman, selamet ve sıhhat lezzetleri” olduğu onun için de diğerlerine nisbeten “hem gayet hafif, hem kârlı” olduğu hatırlatması yapılır[163] ve “küfür ve dalalet dışında her durum için hamdedilmesi gerektiği” gerektiğinin altı çizilir.[164] Hz. Eyyûb’un musibete maruz kaldığında nefsi ve rahatı için değil, kulluğu ve maneviyatı için dua ettiği vurgulanırken, insanların da maddi olan musibetlerden önce günahlardan gelen manevî ruhî yaralarına şifa için dua etmeleri gerektiği ifade edilir.[165]
Musibetlerin Gayesi ve Hikmetleri/Maslahatları
Musibetlerle ilgili temel ilkelerden sonra bu bölümde de Risale-i Nur özelinde musibetlerin maslahatlarına diğer bir ifadeyle musibetlerin mü’minlere kazandırdıkları faydalara/hayırlara temas edilecektir. Eserlerde muhtelif yerlerde insanlara menfi olaylar karşısında müsbet bir nazar ve destek olmak üzere, musibetlerin onlarca maslahatı/hikmeti anlatılmaya çalışılmıştır. Musibetler zahiri olarak her ne kadar kötülük olarak görünseler de, İslam inancına göre onlar insanlar için hayırlı olan bir kısım geçici süreçlerdir. Eserlerde de en genel anlamda, hâdise/olay sürecinde peşin bir yargı/hüküm verilmemesi gerektiğine, ilk kısımda yer alan ilkelerden yola çıkarak neticesinde bir maslahat aranması gerektiğine, halk tabiriyle “vardır bunda da bir hayır” şeklinde bir refleks sergilenmesi gerektiğine vurgu yapılmaktadır.
Musibetlerin Allah’ın Esmasının Tecellisi İçin Bir Vesile Olması
Risale-i Nur eserlerinde musibetlerin maslahatı ve neticesi olarak izah edilen belki de en çok vurgulanan nazar onların Allah’ın her an bir işleyiş halinde olan[166] isimlerinin yansıtmaya/mazhariyete vesile olmasıdır.[167] Eserlerde dünyanın ve eşyanın üç tane yüzü olduğu ifade edilerek bunlardan ilkinin “esma-i İlahiyeye baktığı, onlara âyine olduğu”[168] açıklaması yapılır.[169] İnsanın musibet sürecinde çektiği sıkıntılara “Allah’ın isimleri tecelli ediyor” nazarıyla bakması tavsiye edilirken, nakıslık veya yokluk olarak görülen şeylerin içinde Allah’ın isimlerinin farklı şekillerini/hükümlerini gösteren hikmetler ve güzellikler olduğuna dikkat çekilir.[170]
Acz ve fakriyetin, musibetlerden doğan feryat ve taleplerin Rahim, Rahman ve İnayet-i İlahiyeyi çekmesi,[171] Şâfî ismi hastalığı istediği gibi, [172] Rezzak isminin de açlığı iktiza etmesi[173] bu minvalde değerlendirilir.[174] Yine “farklı isimlerin yansıması olarak Allah’ın insanı hasta/aç/tok/susuz edip, bu gibi ahvalde yuvarlatacağı” ifade edilirken esmanın tezahürü ve sair hikmetlerden dolayı insanın da “beni ne için bu mesaibe mübtela ediyorsun?” demeye hakkının olmadığı belirtilir.[175]
Musibetlerin Kulların Derecesine Göre Verilmesi ve Onların Mertebesini/Kemalatını ve Sabrını Ölçmesi/Yükseltmesi/Artırması
Musibetlerin bir hikmeti de insanın manevi kemalatını yükseltmesi, terakkiyatını hızlandırması ve kolaylaştırmasıdır. Bu minvalde Hz. Peygamber’den nakledilen şu rivayet konuyu özetlemektedir: “Bazen insan ameli ile ulaşamayacağı bir makama bedenine, malına ve evladına gelen ibtilalar ile ulaşır.”[176] Risale-i Nurlarda da “hayatın musibetlerle kemal ve kuvvet bulacağı, terakki edeceği, netice vereceği ve tekemmül edeceği” bu bağlamda değerlendirilirken,[177] musibete uğrayan her bir mevcuda dahi, “ona lâyık bir tarzda bir ücret olarak; bir kemal verileceği” vurgulanır.[178] Ebu Cehilleri Ebu Bekirler derecesine terakki ettiren şeyinde insanların maruz kaldığı imtihanlar/ibtilalar olduğunun altı çizilir.[179]
Hadislerde yer alan “Allah bir kulunu severse ona musibet verir”[180] sözü bu bakışa/nazara işaret ederken, risalelerde de buna şöyle temas edilir: “…Hastalığın suretine bakıp âh eyleme; mânâsına bak, oh de. Eğer hastalığın mânâsı güzel bir şey olmasaydı, Hâlık-ı Rahîm en sevdiği ibâdına hastalıkları vermezdi.”[181] Dini/uhrevi nimetlerin artmasının mükellefiyetin, ödülün ve cezanın artması ile doğru orantılı olduğu düşünüldüğünde,[182] gayet tabiî olarak en şiddetli belalara maruz kalanlar peygamberler olacaklardır.[183] Hz. Peygamber’den de kişinin dindarlığı nisbetinde musibetinin de şiddetli olacağı şeklinde bir nakil aktarılmakta,[184] dolayısıyla bu nazarla en ziyade musibet ve meşakkate maruz kalanların kâmil insanlar olacağı bildirilmektedir.[185]
İnsanın başına gelen musibetlerin maslahatlarından biri de hiç şüphesiz onun sabrını ölçmesi ve arttırmasıdır. Ayet ve hadislerde musibetlere sabredenlerle ilgili pek çok müjdeye yer verilir. Kur’an’da “hakiki mü’minlerin başlarına gelen musibetlere sabredeceği”[186] söylenirken, “Allah’ın onları seveceği”[187] ve “onlarla beraber olduğu,”[188] “kurtuluşa erecekleri,”[189] “iyiliklerinin zayi edilmeyeceği”,[190] “sabırlı insanların sabırsız olanlara karşı üstün olduğu”[191] ve “sabretmenin değerli bir davranış olduğu”[192] bildirilir. Bunun yanında Hz. Peygamber de hayat pratiklerinde insanlara musibetlere karşı sabırlı olmayı tavsiye etmiş, hatta musibetzedelere sabrı tavsiye edenin bile “musibete uğrayıp da sabredenin sevabının verileceği”ni söylemiştir.[193] Risale-i Nurlarda bu bağlamda insanın üç sabır ile mükellef olduğu bunlardan birinin de “musibete karşı sabır” olduğu ifade edilmiştir.[194] Bu kısmın yaratıcının takdirine karşı “tevekkül ve teslim” olduğu belirtilerek insanı “Allah tevekkül edenleri[195] ve sabredenleri sever”[196] şerefine mazhar ettiği ifade edilmiştir. Bunun karşısında sabırsızlığın Allah’a karşı şikâyeti içinde barındığına dikkat çekilirken, bu durumun O’nun fiillerini “tenkid ve rahmetini ittiham ve hikmetini beğenmemek” anlamına geldiği de vurgulanmıştır.[197]
Musibetlerin İnsanların Günahlarından Arındırması/Alıkoyması, Mallarının Sadaka ve Musibet Sürecinin de İbadet Hükmünde Olması
Risale-i Nur eserlerinde musibetlerin maslahatı olarak zikredilen ve belki de insanlara şevk olarak en çok vurgulanan yönü, musibetlerin “insanın günahlarına kefaret olması, günahlardan alıkoyması, musibet sürecinde yitirilen malların sadaka ve musibet sürecinin de ibadet hükmünde olması”dır. Hadislerde “belaların/musibetlerin kulun yeryüzünde hatasız yürüyünceye kadar peşini bırakmayacağı,”[198] “başına gelen her sıkıntının günahlarına kefaret olacağı”[199] hatta “kıyamet günü bir kısım kimseler musibetlere uğrayanlara kefaretten dolayı sevaplar verilince dünyada onlar gibi olmayı temenni edecekleri”[200] şeklindeki aktarımlar da bunu te’yid etmektedir. Eserde ibadetin müsbet ve menfi olmak üzere iki kısım olduğu, menfi ibadetlerin musibetler, hastalıklar gibi insanların başına gelen ibtilalar olduğu ifade edilir.[201] Bu musibetlerle Allah’ın iman eden kullarının hatalarının bir kısmını dünyada iken cezalandırdığı kâfirlerin günahlarının cezasını ise ahirete ertelediğine vurgu yapılır.[202]
Eserde muhtelif musibetlerden bahsederek onlara “ticaret-i uhreviye” yani sevap kazanmak yönüyle bir lütuf olarak bakılması gerektiğinin altı çizilir.[203] Ölüm ile neticelenenen musibetlere uğrayan çocukların ehl-i cennet olduğu ve ehl-i iman ebeveynlere ahirette şefaatçi olacağı,[204] evlatları ile imtihan edilip buna rıza ve sabır gösteren kişilerin ise buna karşılık amel defterlerine hasenatların yazıldığı, yaşlılarla ilgili imtihanlarda ise onların “dualarının makbul olmasından, kişileri dünyevi belalardan muhafaza etmesi ve ahiret hayatının saadetine vesile olması” gibi hikmetlerinden bahsedilir.[205] Bunlara ek olarak muhtelif yerlerde dinin esasları, insanların hakları vb. durumlar için fedakârlık yapan kişilerin manevi ve uhrevi olarak mükafatlarının olduğu,[206] eğer sabredip musibetin mükâfatı düşünülürse her bir saati ve hatta bir dakikasının bir gün ibadet hükmüne geçebileceği,[207] masum ve mazlum olup hapis musibetine uğrayanların ise geçen ömür günlerinin ibadet hükmünde olabileceği ve ebedi haps-i ebediden kurtarmaya vesile olacağı,[208] harp, savaş gibi musibetlerin ise masum ve mazlumları cehennemden kurtaracağı veya şehid makamına çıkaracağı[209] aktarılır.
Risalelerde hastalık gibi musibetlerin günahlara kefaret olma yönü şu şekilde vurgulanır: “Hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi eder.”[210] “Hastalık, (bir tathirdir[211]) sabun gibi, günahların kirlerini yıkar, temizler. Hastalıklar, keffaret-üz zünub olduğu hadîs-i sahih ile sabittir. Hem hadîste vardır ki: “Ermiş ağacı silkmekle nasıl meyveleri düşer; imanlı bir hastanın titremesi de, öyle günahları silker…”[212] Ölümle sonuçlanan hastalıkların ise kişiye “şehadet gibi bir velayet” derecesi kazandırabileceği ifade edilmekle beraber,[213] “müttaki bir mü’minin, hastalık sebebiyle yapamadığı daimî virdinin sevabını, hastalık zamanında yine kazanacağı, farzı, mümkün olduğu kadar yerine getiren bir hastanın, sabır ve tevekkül ile ve farzlarını yerine getirmekle o ağır hastalık zamanında sair sünnetlerin yerini, hem hâlis bir surette, hastalığın tutacağı” da aktarılır.[214]
Bununla beraber risalelerde insanın başına gelen musibetlerin bir kısmının insanı günahtan alıkoyma yönü olduğu ifade edilir. Hastalık, hapis ve sair musibetlerin insanın dünyaya olan maddi bağlılığını ve aşkını kesmesi,[215] gafleti kaldırması, iştahı/arzuyu kesmesi, gayr-ı meşru keyiflere, günahlara girmeye mani olması” yönlerinden faydalanılması gerektiği vurgulanır.[216] Müellif bu noktada hasta insanların sıhhatli olanlara nispetle daha az günahlara girdiğini ifade ederek hastalıkların insanlar için bir “İltifat-ı Rabbânî, İhsan-ı İlahî ve bir Hediye-i Rahmanî” olduğunun altını çizer.[217] Tüm bunların yanında risalelerde maddi noktada musibete uğramış insanlara verilen bir nazarda zayi/heba olan maddi kaybın Allah katında sadaka hükmüne geçeceğidir. Müellif tarafından “nass-ı hadisle, böyle musibetlerde, ehl-i imanın zâyi olan mallarının tam sadaka hükmünde olduğu”[218] ifade edilirken, fâni olan o malların mü’min, masum ve namazda müdavim kimseler için uhrevi yönüyle baki kalacağına ve keffâretü’z-zünub olacağına muhtelif yerlerde vurgu yapılır.[219]
İnsana Aczini/Fakrını Göstermesi ve Allah’a Sığınmaya/Duaya/Şükre/Hamde/Tevbeye Vesile Olması
Risale-i Nurlarda verilen diğer bir nazarda, musibetlerin insanlara aciz ve fakir olduklarının farkına vardırması ve neticesinde de yaratıcıya dua/hamd ile yöneltmesi diğer bir ifade ile “dergâh-ı İlahîye sevk etmek için birer kader kamçısı” olmasıdır.[220] Ayetlerde ifade edildiği gibi musibet ve sıkıntı anında kullardan istenen “kulluk bilincini farkında olup, Allah’a boyun büküp, dua ile yalvarıp, tevbe etmektir.”[221] Eserlerde müellif insanı Allah’a ulaştıran tariklerden biri olarak gördüğü yolun iki esasını, “insanın acizliğini ve fakirliğini bilmesi” olduğunu,[222] neticesinde de kendini kusurlu görerek “imdadat, istigaseler, tezellül ile tek merci ve mence olan dergah-ı ilahiyeye iltica edip ihsanat beklemesi” gerektiğini söyler.[223]
İnsanlara verilen nimetlerin onları mutsuz etmesi şükür duygusunun eksikliğinden olduğu gibi, şükür duygusu da rutin ve müreffeh hayatın neticesinde nimeti vereni unutmakla veya unutmuş gibi yapmakla olur. Bu noktada risalelerde nefsin firavunluğunu kıracak, onu terbiye edecek şeyin “vahid-i kıyasi” ile insanın “aciz ve fakir olduğunu düşünmesi” olduğu ifade edilir.[224] Kul külli iradenin takdir ettiği musibetler karşısında cüz’i iradesinin yetersizliğini görerek fahr ve gururdan kurtulacağı,[225] vefatların olması, gençlerin yaşlanması,[226] hastalıkların olması “dünyanın zevalini ve insanın fâni olduğunu” hatırlatan birer uyarıcı[227] niteliğinde olup, “gafleti dağıtarak, beşerî olan aczini ve zaafını bildirerek” insana bir nev’i huzur verdireceği belirtilir.”[228] İkazlar neticesinde mukayese yoluyla kendi nimetlerinin farkına varmasına vesile olan musibetlerin, “uhrevî ve dünyevî faydaları yönüyle” neticesinde insanı dua, hamd ve şükre teşvik edeceği de vurgulanır.[229]
Eserlerde müellifin değindiği diğer bir hususta, insanın aczini ve fakrını bilmesi, neticesinde de dua ile şükretmesinin Allah’ın rahmet ve merhametini üzerine çekmesine, ayette de ifade edildiği gibi[230] nimeti arttırmasına neden olacağıdır.[231] Ayrıca münacaat sırasında yaşanan duygu durumlarının ve manevi hallerin, “insanın acz, zaaf ve fakrının şuuru derecesine göre” farklılık arz ettiği de ifade edilir.[232] Risalelerde insanın “vazife-i asliyesinin, imandan sonra dua olduğu”,[233] duanın “insanın tekâmülü için bir vesile” olduğu ifade edilmekle beraber,[234] duanın “kulluğun esası olduğu”[235] ve ayette de ifade edildiği gibi “kullarının değerinin duaları ile belirlendiği”[236] vurgulanır.[237] Eserde dualar içinde en makbul olanların musibetzedeler tarafından yapılan dualar olduğunun hadis ile sabit olduğu ifade edilirken,[238] musibete uğrayanların bu nazarla olaylara bakması ve musibetzede kişilerin dualarından istifade edilmesi gerektiğinin altı çizilir.[239] Eserde açlık gibi bir musibet, “bir vesile-i iltica ve nedamet ve teslimiyet”,[240] hastalık gibi bir musibet “aczini anlayıp dergâh-ı ilahiyeye ilticaya vesile” olarak değerlendirilir.[241] Bunun yanında hastalıkların “insana hürmet, şefkat, merhamet, muavenet (yardım) gibi duyguları hatırlatarak sair insanlarla duygudaşlık yapmasını sağlayacağı”nın da altı çizilir.[242]
Yağmursuzluk gibi bir musibet karşısında, hüzün, keder, pişmanlık ve tevbe ile dergâh-ı ilahiyeye iltica edip dua ederek ubudiyetle mukabele edilmesi gerektiği ifade edilirken,[243] bir kısım musibetlerin sadece “dua etmek” için gönderildiği söylenerek, her vakit kabul beklentisine girmeden her halükarda bu ibadete devam edilmesi gerektiğinin de altı çizilir.[244] Müellif kendi tecrübesine dayanarak bazı hastalıkların “şifa için değil dua için”[245] ve “yağmursuzluk ve kuraklık” gibi bazı musibetlerinde “yağmur namazının ve duasının vakti olduğu için ibadetin edası için” verildiğini ifade eder.[246]
Musibetlerin İnsanlara İbret ve Ders Aldırması, Birer İlahi İkaz ve Azap Olması
Eserlerde musibetleri okuma usulü olarak verilen bir bakış açısı da onların Allah tarafından insanlara bir “ibret/ders ve ikaz/uyarı” olarak gönderilmesidir. Nitekim ayetlerde de Allah insanlara “çevrelerinde yaşanan veya geçmişte yaşanmış birçok olaydan ibret/ders almayı”[247] emretmekte bununla beraber “gittikleri yanlış yoldan dönüp inkârlarından vazgeçerler diye, bir kısım musibet, zorluk ve sıkıntılar içinde bırakılacaklarını” bildirilmektedir.[248] Risale-i Nurlarda ise musibetlerin bir kısmının “ihtar-ı rahmânî veya ders/ibret”[249] olması temelde şu misalle açıklanır: “Mer’ayı tecavüz eden koyun sürüsünü çevirtmek için çobanın attığı taşlara musâb olan bir koyun, lisan-ı haliyle, “biz çobanın emri altındayız. O bizden daha ziyade faydamızı düşünür. Madem onun rızası yoktur, dönelim” diye kendisi döner, sürü de döner…”[250] Musibetlerin bu yönü kişinin zihnini tevhid noktasında diri tutup tefekkürü arttırdığı gibi ayetlerde de yer alan düşünme ve akletme emirlerine muvafıktır.[251] Eserlerde bu noktada müellifin musibetleri eğitici olarak okuma tarzı genelde “bu musibet ile yaratıcı bizi uyarıyor/ikaz ediyor, bundan bir ders çıkarmamız gerek” şeklinde olup, kendisi de bir kısım musibetlerden dersler/ibretler çıkardığını ikrar etmektedir.[252]
Zıtlıkların insana yaşattığı duygu değişimleri nedeniyle kötülük veya musibet olarak görünen şeylerin birer ikaz olarak bireyde gafleti ve ülfeti atmaya vesile olduğunun altı çizilir.[253] Risale-i Nurlarda ders/ibret dışında kalan bir kısım “tatlı ikazat-ı İlahiye ve iltifatat-ı Rahmaniye”ler[254] varlıklara karşı merhametli olan yaratıcıdan gelen birer “şefkat tokadı” olarak isimlendirilir.[255] Eserlerde sık sık rastlanan bir nazarda yaratılış amacına uygun hizmet etmeyenlerin veya hizmet edenleri engelleyenlerin başına gelen musibetlerdir.[256] İnsanlara hemen her olayda iman ve Kur’an hizmetine, ibadete kısacası kulluk bilincine dair zaaflarından dolayı ikazların geldiği ifade edilir.[257] Ayrıca yeryüzünde “hukuku i’bâd ve hukukullah” noktasında yapılan zulümlere Allah’ın kevni kanunlarına verdiği “onları terbiye et” emri ile ikazlarda bulunduğunun da altı çizilir.[258] Kâinatta meydana gelen doğal afetlerin insanlara birer hususi veya umumi uyarıcılar olduğuna temas edilirken,[259] bazen alışılmışın dışında meydana gelen afetlerin “gazab-ı ilahiye”nin[260] veya “inayet-i ilahiye”nin[261] habercisi olduğu vurgulanır.
Deprem gibi şiddetli olayların tesadüf/rastlantı olamayacağı, bunların yeryüzünde insanlara özellikle de Mü’min olup da bir kısım yanlış tavırlar ortaya koyanlara bir silkme/sarsma gibi ikaza vesile olduğu şeklinde izahlar yapılır.[262] Kuraklık ve kıtlık gibi felaketlerin insanların yaratıcının nimetleri karşısında şükrünü yerine getirmemeleri ve zulmetmeleri neticesinde meydana geldiği ifade edilirken,[263] bir rahmet-i ilahiye olan yağmurun ise tahribata yol açıp felaket olarak geldiği zamanlarda insanlara olumsuz,[264] kuraklığın neticesinde ihtiyaç olarak geldiği zamanlarda ise olumlu birer ikaz ve ibret olarak geldiği vurgulanır.[265] Bunların yanında eserlerde bir kısım hatalar yapan kimselerin başına gelen yangınlar da bu nazarla değerlendirilirken, bunların daha büyük yanlışların önüne geçmeleri için ilahi ikaz olduğuna temas edilir.[266] Bununla beraber iman ve Kur’an hizmetiyle meşgul olanların ise başlarına gelen yangın olaylarından daha az zarar ile kurtulmaları ise bir lütf-u rabbani olarak değerlendirilir.[267] Bunların yanında Allah tarafından kuş gibi bir kısım hayvanlar aracılığıyla da ikazlar gönderilebileceği ve bunu bir işaret olduğu,[268] “eğer müteaddid tarzda ve ayrı ayrı cihette birbirini takviye edecek surette olsa, kat’iyyet ve sarahat derecesinde kanaat verebilir” şeklinde delillendirilir.[269]
Musibetler ibret ve ikaz olmanın yanında zalimler/kâfirler için de birer ikaz ve yeri geldiğinde azaptır. İnkârcıların yaptıklarının cezalarının ahirete erteleneceği ayetlerle bildirildiği gibi,[270] küçük bir kısmının da onlara henüz dünyada iken tattırıldığı da yine ayetlerle sabittir.[271] Geçmiş peygamberler içinde Hz. Nuh, Hz. Hûd, Hz. Salih, Hz. Lût ve Hz. Şuâyb’ın kavimlerinin bir takım ilahi azablara/helaklara uğratılmaları buna bir misaldir.[272] Risale-i Nur eserlerinde zalimlerin/kâfirlerin başına gelen felaketlerin/musibetlerin onlar için “müstehak ve tam adalet-i rabbaniye” olduklarına sık sık vurgu yapılır.[273] Eserlerin yazıldığı dönemde devam eden savaşlar neticesinde musibete uğrayan zalim ve kâfirlerin bu hallerinin kader ve adalet yönüyle, bir nev-i merhamet ve mükâfat olduğuna dikkat çekilirken,[274] başlarına gelen musibetlerin elleriyle yaptıkları zulümlerin, ihanetlerin ve günahların cezası/tokadı olduğu ifade edilir.”[275] Müslümanlara gayri Müslimlere oranla daha fazla musibet gelmesi ise büyük günahların/cinayetlerin ertelenerek büyük merkezlerde/mahkemelerde, küçük hataların ise küçük mahkemelerde verilmesi temsiliyle, dolayısıyla da ehl-i imanın hatalarının kısmen bu dünyada cezasının verileceği söylenir.[276]
Musibetzedelere Teselliler, Öneriler ve Tavsiyeler
Risalelerde musibetler ile ilgili temel prensipler ve onların hikmetlerinden başka birçok yerde de musibetzedelere şevk/motivasyon olması için teselli, tavsiye ve önerilerde bulunulur. Aslında önceki bölümlerde yer verdiğimiz ilkeler ve hikmetler bir nokta-i nazarda musibetzedeler için birer teselli ve öneri mahiyetindedir. Bunlardan farklı olarak bu kısımda eserlerde musibete maruz kalanlar için doğrudan yapılan tavsiyeler aktarılmaya çalışılacaktır. Risale-i Nurlarda tüm bu nasihatler/tavsiyeler bir araya getirildiğinde musibete uğrayan kişiler için bir “teselli kitapçığı” olabilecek mahiyette ve yekündedir. Eserlerde müellifin izlediği metod genelde düşünce yoluyla telkin metodu olup, bir kısım yerlerde müellifin de bunu sık sık kendi hayat pratiklerinde kullandığı görülür. İlk olarak kendi uyguladığı ve pratikte karşılığı olan işlevsel çözümler ortaya koymaya çalışan Nursî’nin bu değerlendirmelerini, bir anlamda da başkaları için de tavsiye/öneri olarak değerlendirmek mümkündür.
Risale-i Nurlarda müellifin kendisi başta olmak üzere tüm musibetzedelere verdiği tavsiyelerin başında bireyin en yüksek bir hedef/gayesinin olması, diğer olaylardan kat-ı nazar ederek bu istikamette devamlılığını sürdürmesidir.[277] Kişinin başına gelen musibetlerin etkisi hedefinin ulviliğine göre artıp azalacağı için, gaye-i hayalin yüce ve yüksek olması musibetlerin insana olan olumsuz tesirlerini azaltacaktır. Eserlerde insanın bu dünyadaki en büyük hedefinin yaratıcının rızasını kazanmak bunun içinde iman davasını kaybetmek/kazanmak olduğu ifade edilirken,[278] bu yolda insanın başına gelen dünyevî bir musibetin büyüklüğü, yangını söndürmeye koşan birinin ayağına takılan taş olarak tasvir edilir.[279] Müellifin bilfiil olarak çevresindekilere tatbik ve tavsiye ettiği bir yöntem de musibetzedenin musibetine ortak olup ona şevk verme metodudur. Hz. Peygamber’in “kim bir musibete uğrayan kişiye taziyede bulunursa ona o musibetzedenin sevabının bir misli verilir”[280] sözü de bu durumda bulunanlara destekçi olmanın gerekliliğine teşvik etmektedir. Eserlerde Nursî’nin sık sık farklı nazarlarla musibete uğrayanlara onların maddi ve manevi olarak tek olmadıklarını düşündürtmeye çalışan, moral yüklü mektuplarına rastlanır.[281] Bu noktada muhtelif yerlerde benzer hal, durum ve tavırları kendisi de yaşadığı için karşıdaki kişi ile duygudaşlık/empati yaptığını ifade eden müellif,[282] devamlı olarak onlara da dua ettiğini söyleyerek manevi/uhrevi olarak musibetzedelere şevk vermeye çalışır.[283]
Buna benzer olarak eserlerde rastlanan diğer bir şevk unsuru ise bu süreçte insanın o musibetin kendisi dışında bir kısım insanların da başına geldiğini/isabet ettiğini bilmesidir. Eserlerde hastalık, ölüm, doğal afetler ve maddi kayıplar gibi musibetlerin hemen her insanda görülmesinin kişide bu sıkıntının kendisine has olmadığı, diğerleri gibi olduğu duygusunu ortaya çıkardığı vurgulanmaktadır.[284] Musibetin umumi olduğunda eleminin de daha az olacağının altı çizilmekte yine kişinin çevresindeki musibetzedeleri görmesinin de ileride başına gelebilecek musibetler için zihni olarak bir ön hazırlık görevinde olduğu ifade edilmektedir.[285]
Risale-i Nurlarda musibetlerin insana verdiği olumsuz duyguları azaltmak için insanlardan uygulamaları istenen bir metot da kişinin musibetin şiddetine karşı mukayese yoluyla bakışını değiştirmesidir. İnsan zihninin kıyas yoluyla ve zıtlıklarla olayları kavradığı düşünüldüğünde, burada istenen şey kişinin musibet yönünden kendinden daha üst durumda olana, maddi nimetler yönünden de kendinden daha aşağı olana bakmasıdır. Hz. Peygamber’in de benzer ifadelerinden mülhem olan bu nazar musibetler anında insanın sıkıntılarını büyük ölçüde giderdiği gibi, o nimetin derecesini görüp şükretmeye de vesile olur. Bu konuya risalelerde şu şekilde temas edilir: “Sen, kendinden yukarı mertebelerdeki sıhhatli olanlara bakıp şekva edemezsin. Belki sen, kendinden sıhhat noktasında aşağı derecelerde bulunan bîçare hastalara bakıp şükretmekle mükellefsin.”[286] Hz. Peygamber’in bir keresinde zorlu bir halinde “Allah Musa’ya rahmet etsin! Ona, bundan daha fazla eziyet edilmişti de o sabretmişti” [287] buyurarak teselli bulması,[288] ayrıca insanlar içinde en şiddetli musibete kendisinin uğradığını hatırlatarak onların musibete uğradıklarında bunu düşünüp teselli bulmalarını tavsiye etmesi de olumlu veya olumsuz olarak mukayese nazarının sünnet kaynaklı olduğunu ortaya koymaktadır.[289] Bu nazar eserlerde “derece-i hararet gibi, her musibette bir derece-i nimet vardır. Daha büyüğünü düşünüp, küçükteki derece-i nimeti görüp, Allah’a şükretmeli”[290] şeklinde ifade edilirken, bazen de büyük şerlerin önüne geçmek için küçük şerlerin kabul edilmesinin bir zaruret olduğuna işaret edilir.[291]
Risale-i Nur Külliyatındaki diğer bir öneri ise insanın geçmiş ve gelecek olan musibetleri düşünmemesi, sabrını hazır saate ve güne karşı tutması, kuvvetini mazi ve müstakbele dağıtıp tüketmemesidir.[292] İnsandaki hüzünlerin kaynağı geçmiş, korkuların kaynağı ise gelecek olduğu düşünüldüğünde, eserlerde ayetten mülhem olarak,[293] Allah’ın insanlara verdiği sabır kuvvetini yanlış veya evham yolunda dağıtmamak şartıyla, her meşakkate ve her musibete kâfi geleceğinin altı çizilir.[294] Bunun yanında daha önce insanın başına gelen ve şimdi ise acısından/etkisinden kurtulduğu musibetleri de düşünerek o anda yaşadığı musibetinde son bulacağını düşünmenin insana moral verdiği ifade edilir. Dünyanın fâni olmasından dolayı bu musibetlerin devamlı olmaması, belli bir süre sonra biteceğini düşünmenin de insana verdiği ümit ve bundan kaynaklı da motivasyon kaynağı olma yönüne de dikkat çekilir.[295]
Bu minvalde diğer bir tavsiye ise başına gelen musibetler karşısında insanın vesvese, vehim ve merak duygularının önüne geçerek, musibete önem vermeyip, gözünde büyütmemesidir.[296] Eserlerde insanların hastalık/musibet olarak gördükleri şeylerin “hakiki ve vehmî” olmak üzere iki kısmının olduğu ifade edilirken vehmi olanın gerçekte bir etkisi olmadığı, insanın “vehim, kuruntu, vesvese ile olaya önem verdikçe” bu etkiyi arttırdığı ifade edilir.[297] Ayrıca merakın musibeti ikileştirdiği ve maddî musibeti kalpte de yerleştirmek için bir kök olacağına da dikkat çekilir.[298] Netice olarak cehaletin merakı/vehmi/vesveseyi davet edip, ilmin onu tardedeceği ifade edilirken, bunun çözümünün musibeti tanıyıp mahiyetini bilmek, kazaya rıza, teslimiyet ve tevekkül olduğuna dikkat çekilir.[299]
Sonuç
Bu çalışmada Said Nursî’nin müellifi olduğu “Risale-i Nur” eserlerinde musibetlerle ilgili birtakım metinler ve analizler bir araya getirilmiş, bu tahliller neticesinde bir takım netice, çıkarım ve önerilere ulaşılmıştır. Bunlardan ilki ve en temel olanı eserlerde musibetler değerlendirilirken nas temelli bir kısım ilkeler ortaya konması ve olaylar karşısında vahiy gözlüğünün takılmasının istenmesidir. Bunları yaparken göze çarpan şey zaman, zemin ve dimağların farklılığından kaynaklı, anlamlandırmanın ve örneklendirmelerin ortama uygun bir şekilde revize edilmesidir. Risalelerde karşılaştığımız en temel nazarlardan biri kötülük olarak görünen musibetlerin mahiyeti ve anlam(a) çerçevesi üzerinedir. Her şeyin zıddıyla bilindiği gerçeğinden yola çıkarak aslında kötü görünen şeylerin iyi olanın ortadan kalkma durumu olduğu, dolayısıyla insanın hayatındaki farklılık ve hazların/lezzetlerin olması için kötülük denen eksilme veya yoksun olma durumlarının gerekli olduğu ifade edilir.
Eserde vurgulanan diğer bir ilke belki de en temel prensip, her olayda/musibette “hâlık ve fa’âl” olan Allah’ın zihinde diri tutulması yani “tevhid nazarı” ilkesidir. Bu bakış açısı, insana kulluk konumunu hatırlatmasının yanında, her şeyde dilediği gibi tasarrufu bulunan Allah’ın rububiyetini de hatırlatmaktadır. Yaratıcının bu meşietini “Adl” ismi ve “sünnetullah” çerçevesinde anlamak gerektiğine de sık sık vurgu yapılırken, sebeplerin de göz ardı edilmemesi gerektiği ifade edilir. Bununla bağlantılı olarak insanların başlarına gelen musibetlerin Allah’ın izniyle/takdiriyle geldiği gerçeği de göz ardı edilmeden, bunlara karşı hakiki bir kader anlayışına uygun olarak tam bir tevekkül ve teslimiyet ile mukabele edilmesi gerektiği söylenir. Risalelerde Allah’ın her şeyi bir hikmetle yapması anlamına gelen “Hakîm” ismi temele alınarak olayların ya bizzat ya da neticesi itibariyle hayırlı olacağı bilinci de satır aralarında yer alır. Bilinmesi ve devamlı hatırda tutulması gereken başka bir şey de insanın imtihan için yaratılmış olmasıdır. Risale-i Nurlarda insanın hayatındaki değişken haller imtihan için yaratılmış olmakla bağdaştırılırken, Allah’ın ibtilalar ile kulların samimiyetlerini/vaadlerini ölçtüğü ve geçici/fâni bir yerde misafir olduğumuz gerçeğine defaâtle vurgu yapılır. İnsanların akıllarından çıkarmamasını istediği önemli bir nokta da âdemoğluna gelen iyiliklerin Allah’tan, ona isabet eden musibetlerin ise kendi elleriyle yaptıklarından olduğu gerçeğidir. Ayetlerde de mükerreren zikredilen bu realite insana, başına gelen musibetlere haksız yere değil hak ettiği için maruz kaldığı şuurunu vermesi bakımından önemlidir. Külliyatta genel prensiplerle ilgili son olarak verilen bir nazar da musibet denilebilecek asıl kötü durumların insanın dinine gelen musibetler olduğudur. Eserlerde dünyevî ve zâil olması yönüyle can/mal nakıslığı gibi musibetlerin, uhrevî ve ebedi olması yönüyle insanın başına gelebilecek küfür, şirk ve zulüm gibi musibetlerin yanında önemsiz kalacağı vurgulanır.
Metinlerde temel ilke ve prensiplerin yanında müellifin başta kendisi olmak üzere çevresindeki musibetzedelere hatırlattığı birtakım hikmetler ve maslahatlar da yer almaktadır. Bunlardan ilki belki de en önemlisi musibetlerin zıtlıkları ortaya çıkarması yönüyle, kulun erişebileceği en büyük bir ihsan olarak Allah’ın isimlerinin kullarda yansımasına bir vesile olmasıdır. Eserlerde musibete maruz kalanların bilmesi gereken önemli bir ayrıntının da “musibetlerin kişinin mertebesi nispetinde isabet edeceği” hakikatidir. Enbiyanın ve selefin hayatları da göz önüne alınarak musibete uğrayan kişinin olayları bu bakış ile değerlendirmesi, bu bağlamda musibet ile amaçlanan şeyin kulların terakkiyatını/kemalatını/sabrını ölçmek ve yükseltmek olduğu unutulmamalıdır. Risale-i Nurlarda musibetlerin en önemli faydalarından birinin de insanın günahlarına kefaret olması, günahlardan alıkoyması ve musibet sürecinin sabretmek şartıyla bir nev’i ibadet hükmünde olmasıdır. Eserlerde yoğun bir şekilde işlenen bu yönüyle musibetler, bir nev’i “ticaret-i uhreviyye” olması yönüyle hamdedilmesi gereken büyük bir nimet olarak tavsif edilir. Günahlara kefaret noktasında hakiki müttaki mü’minlere isabet eden musibetler, başka bir nazarla ikaz ve uyarı noktasında asi ve mücrimlere, azap noktasında da kâfirlere isabet edebilmektedir. Bunların yanında musibetzedelerin başlarına gelen belaların onların acz, fakr ve zaaflarının farkına varılması ardından da onları şükür, dua ve tövbeye sevk etmesi yönüyle de bir rahmet ve hikmet olduğuna sık sık vurgu yapılır.
Külliyat içerisinde müellif, çevresindeki birçok insana teselli mahiyetinde bir kısım tavsiyelerde bulunduğu saptanmıştır. Bunlardan ilki bireyin Allah’ın varlığı, birliği ve takdiri konusunda hakiki bir tevhid nazarına sahip olmasıdır. Bunun yanında kişinin uhrevî olarak bir gaye-i hayalinin olması, dolayısıyla çevresinde cereyan eden olaylardan kat-ı nazar etmesidir. Bir başka tavsiye ise musibetlerin dünyevî ve fâni olması yönüyle geçici olduğunun farkında olunması ve geçmişte isabet eden musibetleri atlatıldığının hatıra getirilmesidir. Bu bağlamda geçmiş ve gelecek musibetleri düşünerek sabır kuvvetini dağıtmayıp, bunu hazır olana karşı tutmanın da önemine vurgu yapılmıştır. Bununla beraber musibete maruz kalanlara taziyede bulunmak/onlara şevk vermek ve merak, vesvese ve vehim ile musibete önem vermeyip onu gözümüzde büyütmemek de öneri olarak aktarılmıştır. Tüm bunların dışında insanlara kendilerinden daha kötü bir musibete maruz kalanlar ile mukayese edip hamd etmesi ve nimet olarak kendisinden daha aşağı seviyelerde olanlara bakıp şükretmesi tavsiyesinde de bulunulduğu göze çarpmaktadır.
Netice olarak insanların her an musibete maruz kalması gerçeğini de göz ardı etmeden, hayatın hemen her alanında Kur’an ve sünnet kaynaklı bir “musibet okuma usulü”ne ihtiyaç olduğu muhakkaktır. Mezkûr eserler bu anlamda vahiy kaynaklı bir nazarla zamanın/asrın anlayışına uygun bir takım ilke/prensipler, hikmet ve maslahatlar sunmaktadır. Müellifin yaşadığı dönemde ağır şartlar altında hayatını devam ettiren birçok insana teselli/şevk unsuru olan bu metinler, hâli hazırda da musibetzedelere bir “teselli kitapçığı” olabilecek mahiyettedir.
Kaynakça
Abdürrezzâk b. Hemmâm, Ebû Bekr b. Nâfi‘ es-San‘ânî el-Himyerî. Musannef. Beyrut: y.y., h. 1403.
Aclûnî, Ebü’l-Fidâ İsmâîl b. Muhammed b. Abdilhâdî el-Cerrâhî. Keşfü’l-Hafâʾ ve Müzîlü’l-İlbâs ʿAmme’ştehere Mine’l-Eḥâdîs̱ ʿAlâ Elsineti’n-Nâs. Kahire: y.y., h. 1351.
Ahmed b. Hanbel, Ebû Abdillâh Ahmed b. Muhammed b. Hanbel eş-Şeybânî. el-Müsned. nşr. Şuâyb Arnavutî. Beyrut: Muessetu’r-Risâle, 2001.
Alpsoy, Said. Bela ve Musibet Niçin Gelir? Nasıl Korunulur? y.y., Umran Yayınları, 2014.
Bezzâr, Ebû Bekr Ahmed b. Amr b. Abdilhâliḳ el-Basrî. Müsned. Medine: y.y., 2009.
Buhari, Ebû Abdillâh Muhammed b. İsmâîl b. İbrâhîm el-Cu‘fî. Sahih. nşr. Mustafa Dîb Buğâ. Beyrut: Dâru’l-İbn Kesir, 1987.
Buladı, Kerim. Musibet ve İmtihan. y.y.: Kayıhan Yay, 2021.
Coşkun, İbrahim. İlahi Adalet ve Engelli Bireyler. İstanbul: Kitap Dünyası, 2016.
Çağrıcı, Mustafa. “Musibet”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 31/255-256. İstanbul: TDV Yayınları, 2020.
Çevik, İsmail. “Musibet Kavramının Etimolojisi ve İtikadi-Ameli Sonuçları”. Yakın Doğu Üniversitesi İslam Tetkikleri Merkezi Dergisi 6/1 (2020), 271-300.
Çöpür, Mü’mı̇n. İmam Mâtürîdî’ye Göre Musı̇betler Karşısında İnsanın Konumu. Balıkesir, Balıkesir Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, 2022.
Dârimî, Ebû Muhammed Abdullah b. Abdirrahmân b. el-Fazl. Sünen. nşr. Hüseyin Selim Esed. Suudi Arabistan: y.y., 2000.
Ebû Dâvûd, Süleymân b. el-Eş‘as b. İshâk es-Sicistânî el-Ezdî. Sünen. nşr. Şuâyb Arnavutî. y.y.: Daru’r-Risaletu’l-‘Alemiyye, 2009.
Genç, İsmail. Kur’an’da Musibet. Şırnak: Şırnak Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, 2019.
Görmez, Mehmet. İslam’da Zor Zamanlar Bir Okuma Usulü. Ankara: Otto Yayınları, 2021.
İbn Hibbân, Ebû Hâtim Muhammed b. Ahmed el-Büstî. Sahih. nşr. Şuâyb Arnavutî. Beyrut: Müessesetü’r-Risale, 1993.
İbn Mâce, Ebû Abdillâh Muhammed b. Yezîd el-Kazvînî. Sünen. y.y.: Dâru’l-Risaletu’l-Alemiyye, 2009.
İbnu’l-Cevzî, Ebu’l-Ferec. Musibetlere Sabretmek, çev. Cihan Varlı. İstanbul: İ’tisam Yayınları, t.y.
Kara, Necati “Kur’an ve Sünnette Belâ – Musibet” Ekev Akademi Dergisi (1998), 33-58.
Karagöz, İsmail. Kur’an’a Göre Musibetler Açısından İnsan ve Toplum. y.y.: Çelik Yayınları, 1996.
Kaya, Fatih. Kurana Göre Musibet ve Sebepleri. Trabzon: Karadeniz Teknik Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, 2001.
Koçak, Zeki. “Müslümanlar Musibetler Karşısında Nasıl Davranmalı?” Diyanet İlmi Dergi 56/3 (2000), 937-980.
Müftüoğlu, Mehmet. “Kur’an-ı Kerim’e Göre Bela ve Musibetler Karşısında İnsanın Durumu ve Manevi Değerlerin Önemi”. İslâm Rumeli Araştırmaları Dergisi 3/5 (2020), 8-27.
Münzirî, Ebû Muhammed Zekiyyüddîn Abdülazîm b. Abdilkavî b. Abdillâh. et-Tergīb ve’t-terhîb. Beyrut: y.y., 1968.
Müslim, Ebü’l-Hüseyn Müslim b. el-Haccâc b. Müslim el-Kuşeyrî. Sahih. nşr. Muhammed Fuâd Abdulbâki. Beyrut: Darü’l-İhyai’t-Türasi’l-Arabî, t.y.
Nursî, Said. Asâ-yı Mûsâ. İstanbul: Zehra Yayıncılık, 2014.
Nursî, Said. Barla Lahikası. İstanbul: Zehra Yayıncılık, 2013.
Nursî, Said. Emirdağ Lahikası. İstanbul: Zehra Yayıncılık, 2013.
Nursî, Said. İçtima-i Dersler. İstanbul: Zehra Yayıncılık, 2013.
Nursî, Said. İşâratü’l-İ’câz. İstanbul: Zehra Yayıncılık, 2011.
Nursî, Said. Kastamonu Lahikası. İstanbul: Zehra Yayıncılık, 2019.
Nursî, Said. Lem’alar. İstanbul: Zehra Yayıncılık, 2013.
Nursî, Said. Mektubat. İstanbul: Zehra Yayıncılık, 2013.
Nursî, Said. Mesnevi-i Nuriye. İstanbul: Zehra Yayıncılık, 2013.
Nursî, Said. Muhakemat. İstanbul: Zehra Yayıncılık, 2014.
Nursî, Said. Müdafalar. İstanbul: Zehra Yayıncılık, 2014.
Nursî, Said. Sikkei-i Tasdik-i Gaybî. İstanbul: Zehra Yayıncılık, 2013.
Nursî, Said. Sözler. İstanbul: Zehra Yayıncılık, 2013.
Nursî, Said. Şualar. İstanbul: Zehra Yayıncılık, 2014.
Nursî, Said. Tarihçe-i Hayat. İstanbul: Zehra Yayıncılık, 2013.
Özarslan, Selim. Musibet ve İmtihan. Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık, 2012.
Özdemir, Faruk. Kur’an’da Musibetler İnsanın Sorumluluğu ve Sünnetullah. Ankara: Araştırma Yayınları, 2021.
Özdemir, Metin. İlahi Adalet ve Rahmet Penceresinden Kötülük ve Musibetler. Ankara, DİB Yayınları, 2020.
Öztürk, Mecit Ömür. Dervişin Teselli Koleksiyonu 3. İstanbul: Hayykitap, 2023.
Öztürk, Mecit Ömür. Dervişin Teselli Koleksiyonu. İstanbul: Hayykitap, 2019.
Râgıb el-İsfahânî. el-Müfredât fî Garîbi’l-Kurʾân. Mansure: Mektebetu’l-Feyyad, 2009.
Taberânî, Ebü’l-Kāsım Müsnidü’d-dünyâ Süleymân b. Ahmed b. Eyyûb. Mu’cemu’l-Kebir. Musul: y.y., 1983.
Tartusi, Abdulhalim. Bela ve Musibetle İmtihan. İstanbul: Karınca Kitap, 2016.
Tirmizî, Ebû Îsâ Muhammed b. Îsâ b. Sevre (Yezîd). Sünen. nşr. Ahmed Muhamed Şâkir. Beyrut: Dâru’l-İhyâ-i Turâsi’l-Arabî, 1994.
[1] Zâriyât 51/56.
[2] A’râf 7/168, 293; Enbiyâ 21/35.
[3] Bakara, 2/177.
[4] Âl-i İmran 3/186; Enfâl 8/28; Teğâbun 64/15; Tevbe 9/120.
[5] Tevbe 9/55, 85.
[6] Mülk 18/2; Kehf 18/7; Mülk 67/2; Hud 11/7; Bakara 2/177; En’am 6/53; Muhammed 47/4.
[7] Mehmet Görmez, İslam’da Zor Zamanlar Bir Okuma Usulü, Otto Yay., 2021, 22, 78.
[8] En’am 6/42; Nursî, Barla Lahikası, 130.
[9] Enbiyâ 21/77; Furkân 25/37; Bakara, 2/65; Mâide 5/60.
[10] Zümer 39/8.
[11] Muhammed 47/31.
[12] Ebu’l-Ferec İbnu’l-Cevzî, Musibetlere Sabretmek, çev. Cihan Varlı (İstanbul: İ’tisam Yayınları, t.y); Abdulhalim Tartusi, Bela ve Musibetle İmtihan, (İstanbul: Karınca Kitap, 2016); Metin Özdemir, İlahi Adalet ve Rahmet Penceresinden Kötülük ve Musibetler, (Ankara, DİB Yayınları, 2020); Mehmet Görmez, İslam’da Zor Zamanlar Bir Okuma Usulü, (Ankara: Otto Yayınları, 2021); İsmail Karagöz, Kur’an’a Göre Musibetler Açısından İnsan ve Toplum, (y.y.: Çelik Yayınları, 1996); Said Alpsoy, Bela ve Musibet Niçin Gelir? Nasıl Korunulur? (y.y.: Umran Yayınları, 2014); Kerim Buladı, Musibet ve İmtihan, (y.y.: Kayıhan Yay, 2021); Selim Özarslan, Musibet ve İmtihan, (Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık, 2012); İbrahim Çoşkun, İlahi Adalet ve Engelli Bireyler, (İstanbul: Kitap Dünyası, 2016); Fatih Kaya, Kurana Göre Musibet ve Sebepleri (Trabzon: Karadeniz Teknik Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, 2001); İsmail Genç, Kur’an’da Musibet, (Şırnak: Şırnak Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, 2019); Mü’mı̇n Çöpür, İmam Mâtürîdî’ye Göre Musı̇betler Karşısında İnsanın Konumu, (Balıkesir, Balıkesir Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, 2022); Zeki Koçak, “Müslümanlar Musibetler Karşısında Nasıl Davranmalı?” Diyanet İlmi Dergi 56/3 (2000), 937-980; İsmail Çevik, “Musibet Kavramının Etimolojisi Ve İtikadi-Ameli Sonuçları”, Yakın Doğu Üniversitesi İslam Tetkikleri Merkezi Dergisi, 6/1 (2020), 271-300; İsmail Çevik, “Musibet Kavramının Etimolojisi Ve İtikadi-Ameli Sonuçları”, Yakın Doğu Üniversitesi İslam Tetkikleri Merkezi Dergisi 6/1 (2020), 271-300; Mehmet Müftüoğlu, “Kur’an-ı Kerim’e Göre Bela ve Musibetler Karşısında İnsanın Durumu ve Manevi Değerlerin Önemi”, İslâm Rumeli Araştırmaları Dergisi 3/5 (2020), 8-27. Necati Kara, “Kur’an ve Sünnette Belâ – Musibet” Ekev Akademi Dergisi, (1998), 33-58.
[13] Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât fî Garîbi’l-Kurʾân (Mansure: Mektebetu’l-Feyyad, 2009), “svb”, 369-370; Mustafa Çağrıcı, “Musibet”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 2020), 31/255-256; Faruk Özdemir, Kur’an’da Musibetler İnsanın Sorumluluğu ve Sünnetullah, (Ankara: Araştırma Yayınları, 2021), 21; Genç, Kur’an’da Musibet, 6-7.
[14] Bkz. Özdemir, Kur’an’da Musibetler İnsanın Sorumluluğu ve Sünnetullah, 22-28; Kaya, Kur’an’a Göre Musibet ve Sebepleri, 3-13; Kara, “Kur’an ve Sünnette Belâ – Musibet” 34-37; Genç, Kur’an’da Musibet, 7-18.
[15] Karagöz, Kur’an’a Göre Musibetler Açısından İnsan ve Toplum, 21-24.
[16] Kaya, Kur’an’a Göre Musibet ve Sebepleri, 44-77; Genç, Kur’an’da Musibet, 61-66; Karagöz, Kur’an’a Göre Musibetler Açısından İnsan ve Toplum, 20-24, 46-72. Burada kulun manevi yönden nimetlerinin ve kulluk bilincinin arttığı oranda yaratıcı tarafından tavizin/tahammülün azalacağı da göz önünde bulundurulmalıdır. Peygamberlere ve evliyalara gelen musibetler bu bağlamda değerlendirilebilir. Ahzâb 33/30-32. İlgili rivayetler örnekler için bkz. Ebû Abdillâh Muhammed b. İsmâîl b. İbrâhîm el-Cu‘fî el-Buhârî, Sahih, nşr. Mustafa Dîb Buğâ, (Beyrut: Dâru’l-İbn Kesir, 1987.), 5/2138 (No. 5324); Ebû Îsâ Muhammed b. Îsâ b. Sevre (Yezîd) et-Tirmizî, Sünen, nşr. Ahmed Muhamed Şâkir, (Beyrut: Dâru’l-İhyâ-i Turâsi’l-Arabî, 1994.), 4/601 (No. 2398).
[17] Said Nursî, Lem’alar (İstanbul: Zehra Yayıncılık, 2013), 98-99, 293, 296; Said Nursî, Sözler, (İstanbul: Zehra Yayıncılık, 2013), 664. Müslüman filozofların bu konudaki tahlilleri için bkz. Coşkun, İlahi Adalet ve Engelli Bireyler, 151-155.
[18] Nursî, Sözler, 586, 664-665.
[19] Said Nursî, Şualar (İstanbul: Zehra Yayıncılık, 2014), 39. Ayrıca bkz. Nursî, Lem’alar, 96-98.
[20] Said Nursî, İşâratü’l-İ’câz (İstanbul: Zehra Yayıncılık, 2011), 240.
[21] Nursî, Lem’alar, 295-296.
[22] Bkz. Nursî, Lem’alar, 306. Sözler, 586. Şualar, 605.
[23] Bkz. Nursî, Şualar, 95.
[24] Nursî, İşâratü’l-İ’câz, 92. Ayrıca bkz. Nursî, Şualar, 257
[25] Nursî, Mektubat (İstanbul: Zehra Yayıncılık, 2012), 383-384.
[26] Nursî, Mektubat, 383-384.
[27] Nursî, Lem’alar, 304.
[28] Nursî, Mektubat, 384. Bu izahın örneği için bkz. Lem’alar, 304. Ayrıca bkz. Nursî, Lem’alar, 293.
[29] Bkz. Nursî, Mektubat, 383. İlgili manayı ifade eden ayetler için bkz. Fetih 48/14; Âl-i İmrân 3/26; Nûr 24/42; Bakara 2/107; Mâide 5/40; Yasin 36/83; Zümer 39/62-63; Şura, 42/49; Câsiye, 45/27; Hadid, 57/2.
[30] Nursî, Mektubat, 63, 383; Sözler, 586; Lem’alar, 293.
[31] Kehf 18/49; Nisâ 4/77; Fussilet 41/46.
[32] Bkz. Nursî, Lem’alar, 523-526.
[33] Nursî, Kastamonu Lahikası, 68, 151-152. Said Nursî, İctima-i Dersler (İstanbul: Zehra Yayıncılık, 2012), 205. Ayrıca bkz. Şualar, 368.
[34] Said Nursî, Emirdağ Lahikası (İstanbul: Zehra Yayıncılık, 2013), 354; Said Nursî, Tarihçe-i Hayat (İstanbul: Zehra Yayıncılık, 2013), 668; Ayrıca bkz. Said Nursî, Kastamonu Lahikası (İstanbul: Zehra Yayıncılık, 2013), 68, 149-150. Said Nursî, Mesnevi-i Nuriye (İstanbul: Zehra Yayıncılık, 2013), 82.
[35] Bakara 2/116-117, 165; En’âm 6/81; Tevbe 9/30; İsra 17/22; Nahl 16/73; Enbiyâ 21/24.
[36] Bkz. Nursî, Sözler, 523; Mesnevi-i Nuriye, 64, 102; Sözler, 367.
[37] İsrâ 17/78; Ahzâb 33/32, 38; Mü’min 40/85.
[38] Mesnevi-i Nuriye, 184. Ayrıntılı örnek ve izahlar için bkz. Nursî, Sözler, 317, 658. Nursî, Mesnevi-i Nuriye, 278; Sözler, 380; Said Nursî, Muhakemat (İstanbul: Zehra Yayıncılık, 2014), 53. Nursî, Lem’alar, 306.
[39] Bkz. Nursî, Sözler, 324. Musibetlerin hatalarından dolayı zalimlere değil de içlerindeki masum ve hatasızlara isabet etmesinin hikmetinin izahı için bkz. Enfâl 8/25. Nursî, Sözler, 212. Nursî, Şualar, 40.
[40] Nursî, Sözler, 353. Nursî, Lem’alar, 553.
[41] Nursî, Lem’alar, 109.
[42] Nursî, Şualar, 301; Mesnevi-i Nuriye, 14; Sözler, 353.
[43] “Kazaya rıza, kadere teslim İslâmiyet’in bir şiarıdır.” Nursî, Mektubat, 105. Ayrıca bkz. Sözler, 28; Lem’alar, 306.
[44] Hadid 57/22-23.
[45] Tevbe 9/51.
[46] Teğâbun 64/11.
[47] Mâide 5/23.
[48] Talak 65/3.
[49] Kader inancı ile ilgili ayetler için ayrıca bkz. Zümer 39/62; Enbiyâ 21/101; Yunus 10/107; Nahl, 16/53; Fetih 48/11; Kamer, 54/49, 52-53.
[50] Ebû Abdillâh Ahmed b. Muhammed b. Hanbel eş-Şeybânî Ahmed b. Hanbel, Müsned, nşr. Şuâyb Arnavutî, (Beyrut: Muessetu’r-Risâle, 2001.), 35/465 (No. 21589); Ebû Dâvûd Süleymân b. el-Eş‘as b. İshâk es-Sicistânî el-Ezdî, Sünen, nşr. Şuâyb Arnavutî, (y.y.: Daru’r-Risaletu’l-‘Alemiyye, 2009.), 7/85 (No. 4699).
[51] Buhârî, Sahih, 1/289 (No. 808); Ebü’l-Hüseyn Müslim b. el-Haccâc b. Müslim el-Kuşeyrî, Sahih, nşr. Muhammed Fuâd Abdulbâki, (Beyrut: Darü’l-İhyai’t-Türasi’l-Arabî, t.y.), 1/343 (No. 471).
[52] Örnekler için bkz. Nursî, Kastamonu Lahikası, 68-69, 257; Şualar, 358; Mesnevi-i Nuriye, 170; Emirdağ Lahikası, 548; Mektubat, 359.
[53] Nursî, Kastamonu Lahikası, 149; Sözler, 215.
[54] Nursî, Şualar, 518, 571; Emirdağ Lahikası, 142; Lem’alar, 297.
[55] “Eğer kader sizi başka bir yere gönderse, اَلْخَيْرُ فِيمَا اخْتَارَهُ اللّٰهُ hükmünce kemal-i rıza ile teslim ol.” Said Nursî, Barla Lahikası (İstanbul: Zehra Yayıncılık, 2013), 36; Şualar, 358. Mesnevi-i Nuriye, 170.
[56] Nursî, Şualar, 358, 380-381, 386. Lem’alar, 304, 408. Mektubat, 359.
[57] Musibete razı olmak o günahtan tövbe demektir. Nursî, İctima-i Dersler, 205.
[58] Nursî, Şualar, 381.
[59] Nursî, Barla Lahikası, 90-91.
[60] Nursî, Şualar, 358; Kastamonu Lahikası, 257; İctima-i Dersler, 41; Emirdağ Lahikası, 384; Mesnevi-i Nuriye, 170.
[61] Nursî, Kastamonu Lahikası, 74-75. Ayrıca bkz. İşâratü’l-İ’câz, 38; Sözler, 380-381.
[62] Nursî, Şualar, 261, 270, 358; Emirdağ Lahikası, 548; Mesnevi-i Nuriye, 170; Kastamonu Lahikası, 68-69, 74-75, 257; Mektubat, 359; Şualar, 242, 261, 300; İşâratü’l-İ’câz, 52-53.
[63] Nursî, Şualar, 13; Mesnevi-i Nuriye, 57.
[64] Nursî, Lem’alar, 304.
[65] Nursî, Mesnevi-i Nuriye, 56.
[66] Nursî, Barla Lahikası, 90-91.
[67] Nursî, Şualar, 300, 320.
[68] Nursî, Sözler, 585. Şualar, 320.
[69] Nursî, Sözler, 574, 577.
[70] Bakara 2/156.
[71] Nursî, Mesnevi-i Nuriye, 92.
[72] Nursî, Şualar, 358.
[73] Nursî, Mektubat, 384.
[74] “Bir musibet başına gelirse: “Eğer şöyle yapsaydım bu başıma gelmezdi” deme. “Allah takdir etmiştir. Onun dilediği olur!” de! Zira “eğer” kelimesi şeytan işine kapı açar.” Müslim, Sahih, 4/2052 (No. 2664).
[75] Nursî, Şualar, 380-381; Lem’alar, 408.
[76] Ra’d 13/14.
[77] Nursî, Mesnevi-i Nuriye, 153.
[78] Bakara 2/156.
[79] Nursî, Lem’alar, 156; Bkz. İbrahim 14/12.
[80] Nursî, Sözler, 28; Kastamonu Lahikası, 25. Ayrıca bkz. Mektubat, 38; Sözler, 253, 381. Tevekkül ile ilgili muhtemel yanlış anlamalar için bkz. Nursî, Sözler, 380.
[81] Mecit Ömür Öztürk, Dervişin Teselli Koleksiyonu (İstanbul: Hayykitap, 2019), 18.
[82] Nursî, Sözler, 28, 280. Ayrıca bkz. Nursî, İşâratü’l-İ’câz, 214. Ayrıca bkz. Özdemir, İlahi Adalet ve Rahmet Penceresinden Kötülük ve Musibetler, 18-25.
[83] Tarihi bir hadise olan Uhud savaşı mağlubiyetine bu nazarla yorumlama örneği için bkz. Nursî, Lemalar, 40.
[84] Bakara 2/216. Ayrıca burada ayetten mülhem olarak şeytanın da insanlara amellerini iyi veya kötü gösterme yönünü de gözden kaçırmamak gerekir. Bkz. Fatır 35/8.
[85] Nursî, Lemalar, 371-375; Şualar, 512; Emirdağ Lahikası, 70, 149; Kastamonu Lahikası, 129.
[86] Nursî, Mesnevi-i Nuriye, 82.
[87] Nursî, Emirdağ Lahika, 149.
[88] Nursî, İctima-i Dersler, 261.
[89] Nursî, Şualar, 383.
[90] Nursî, Sözler, 585.
[91] Secde 32/7.
[92] Nursî, Sözler, 280. Nursî, Mektubat, 510.
[93] Örnekler için bkz. Nursî, Kastamonu Lahikası, 103; Sözler, 281, 912; Mektubat, 375; Şualar, 39, 452; Kastamonu Lahikası, 24.
[94] Nursî, Lemalar, 96.
[95] Nursî, Lemalar, 329.
[96] Nursî, Lem’alar, 17, 20, 295-296.
[97] Ayrıca bkz. Nursî, Kastamonu Lahikası, 24.
[98] Nursî, Emirdağ Lahikası, 385.
[99] Nursî, Emirdağ Lahikası, 165, 228.
[100] Ayrıca bkz. Nursî, Emirdağ Lahikası, 209, 213; Said Nursî, Müdafalar (İstanbul: Zehra Yayıncılık, 2014), 523.
[101] Nursî, Barla Lahikası, 29; Barla Lahikası, 40.
[102] Nursî, Emirdağ Lahikası, 398.
[103] Nursî, Emirdağ Lahikası, 43, 352, 436.
[104] Nursî, Kastamonu Lahikası, 150.
[105] Nursî, Sözler, 185.
[106] Nursî, Lem’alar, 371; Şualar, 512.
[107] Nursî, Emirdağ Lahikası, 331, 334; Şualar, 276.
[108] Nursî, Şualar, 386-387.
[109] Nursî, Kastamonu, 150.
[110] Ayrıca bkz. Nursî, Şualar, 400; Lem’alar, 373-375.
[111] Enbiya 21/34-35; Zümer 39/30-31.
[112] Tirmizî, Sünen, 5/528, (No. 3502).
[113] Âl-i İmrân 3/185; Enbiyâ 21/35; Ahzâb 33/11; Kehf 18/7.
[114] Bakara, 2/155,186; Tevbe 9/111; Taha 20/131; Âl-i İmrân 3/186; Teğâbun 64/15.
[115] İsrâ 17/67.
[116] Meâric 70/19; İsrâ, 17/2.
[117] Hûd 11/59; İbrahim 14/15; Muddessir 74/16.
[118] Meâric 70/20.
[119] Rûm 30/36.
[120] Rûm 30/33.
[121] Hac 22/11.
[122] Fecr 89/16.
[123] Zümer 39/49.
[124] Fussilet 41/51.
[125] “Gerçek/asıl sabır musibetin ilk anında gösterilen sabırdır.” Buhârî, Sahih, 6/2615, (No. 6735). Tirmizî, 3/313, (No. 987).
[126] Ankebut 29/2-4; Bakara 2/177; Saff 61/2-3.
[127] Ankebut 29/3.
[128] Âli İmrân 3/142.
[129] Muhammed 47/31.
[130] Enbiya 21/35.
[131] Nursî, Lem’alar, 17. Nursî, Sözler, 324; Ayrıca bkz. İşâratü’l-İ’câz, 214.
[132] Nursî, Sözler, 326.
[133] Nursî, Mektubat, 375; Sözler, 37.
[134] Nursî, Mektubat, 390; Mesnevi-i Nuriye, 142; Emirdağ Lahikası, 19.
[135] Nursî, Mektubat, 108, 374; Lem’alar, 307-309, 314, 519; Mesnevi-i Nuriye, 130.
[136] Bkz. Nursî, Lem’alar, 292.
[137] Bkz. Nursî, Sözler, 49.
[138] Şûrâ 42/30; Nisa 4/62, 79, 153; Âl-i İmrân 3/48, 165; Kasas 28/47; Ra’d, 13/11; Rûm 30/41. Kehf 18/35. A’râf 7/100, 163.
[139] Ebû Hâtim Muhammed b. Hibbân b. Ahmed el-Büstî, Sahih, nşr. Şuâyb Arnavutî, (Beyrut: Müessesetü’r-Risale, 1993), 7/186 (No. 2923); Ebû Muhammed Zekiyyüddîn Abdülazîm b. Abdilkavî b. Abdillâh el-Münzirî, et-Terġīb ve’t-terhîb, (Beyrut: y.y., 1968), 4/294 (No. 59-60).
[140] Bkz. Şûrâ 42/30.
[141] Nursî, Sözler, 592.
[142] Bkz. Nursî, İctima-i Dersler, 264-265; İşâratü’l-İ’câz, 201; Sözler, 213-215; Şualar, 16; Kastamonu Lahikası, 256; Sözler, 211-216. Emirdağ Lahikası, 16; Mektubat, 368.
[143] Nursî, Kastamonu Lahikası, 68-69. Şualar, 564; İctima-i Dersler, 169; Emirdağ Lahikası, 124.
[144] Nursî, Emirdağ Lahikası, 16; Mektubat, 637.
[145] Nursî, İctima-i Dersler, 265.
[146] Nursî, İçtima-i Dersler, 169. Emirdağ Lahikası, 147. İctima-i Dersler, 205. Temsil için bkz. Nursî, Mesnevi-i Nuriye, 82.
[147] Nursî, Kastamonu Lahikası, 256; Emirdağ Lahikası, 15; İşâratü’l-İ’câz, 201. Emirdağ Lahikası, 15.
[148] Nursî, Emirdağ Lahikası, 15.
[149] Nursî, Sözler, 211-216; Emirdağ Lahikası, 16.
[150] Nursî, Emirdağ Lahikası, 15.
[151] Örnekler için bkz. Nursî, Emirdağ Lahikası, 229, 356, 382, 384, 458. İctima-i Dersler, 169; Lem’alar, 62-63, 408. Ayrıca bkz. Mektubat, 100. Lem’alar, 64-69.
[152] Nursî, İşâratü’l-İ’câz, 201; Kastamonu Lahikası, 256; Emirdağ Lahikası, 15.
[153] Ankebût 29/45; Tevbe 9/72.
[154] Tirmizi, Sünen, 5/528 (No. 3502).
[155] Ebü’l-Kāsım Müsnidü’d-dünyâ Süleymân b. Ahmed b. Eyyûb et-Taberânî, Mu’cemu’l-Kebir, (Musul: y.y., 1983), 7/167 (No. 6718); Ebû Bekr Abdürrezzâk b. Hemmâm b. Nâfi‘ es-San‘ânî el-Himyerî, Musannef, (Beyrut: y.y., h. 1403) 3/563 (No. 6700).
[156] Bkz. Nursî, Lem’alar, 21.
[157] Nursî, İşâratü’l-İ’câz, 81.
[158] Nursî, Kastamonu, 148. Başka bir yerde yaratılış amacını unutup hayatı ve yaşamayı, en büyük maksad ve gaye yapmak, hayat-ı diniye ve ebediye ve uhreviyeye karşı çekilen bir sete benzetilir ve dindar insanların dahi bu dehşetli musibette büyük bir vartaya düştüğü ifade edilir. Bkz. Kastamonu Lahikası, 259.
[159] Nursî, Barla Lahikası, 156.
[160] Bkz. Nursî, Emirdağ Lahikası, 134.
[161] Nursî, Lem’alar, 231.
[162] Dini/uhrevi hastalıkların maddi/dünyevi hastalıklara nisbetinin izahı için bkz. Nursî, Lem’alar, 296.
[163] Said Nursî, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (İstanbul: Zehra Yayıncılık, 2012), 234.
[164] Nursî, Lem’alar, 18.
[165] Nursî, Lem’alar, 21.
[166] Bkz. Rahmân 55/19.
[167] Nursî, Sözler, 586. Lem’alar, 156. Mektubat, 388-389. Ayrıca bkz. Nursî, Şualar, 40. Lem’alar, 305-306.
[168] Nursî, Mektubat, 390.
[169] Nursî, Lem’alar, 17, 293; Ayrıca bkz. Lem’alar, 384.
[170] Nursî, Lem’alar, 293. Sözler, 586. Mektubat, 387.
[171] Nursî, Lem’alar, 308, 333-334; Şualar, 40; Sözler, 436, 612-614; Mesnevi-i Nuriye, 45, 280.
[172] Nursî, Lem’alar, 17, 293, 307.
[173] Nursî, Sözler, 612-613; Lem’alar, 17, 293.
[174] Nursî, Sözler, 66. Lem’alar, 22-23.
[175] Nursî, Mektubat, 63.
[176] Ebu Dâvûd, Sünen, 3/150 (No. 3092). Ahmed b. Hanbel, Müsned, 29/37 (No. 22338).
[177] Nursî, Lem’alar, 17, 306. Mektubat, 63.
[178] Nursî, Mektubat, 384.
[179] Nursî, Sözler, 212.
[180] Buhari, Sahih, 5/2138 (No. 5321); Ahmed b. Hanbel, Müsned, 12/174 (No. 7235).
[181] Nursî, Lem’alar, 301.
[182] Bkz. Ahzâb 33/30-32.
[183] Buhari, Sahih, 5/2138 (No. 5324); Ebû Muhammed Abdullah b. Abdirrahmân b. el-Fazl ed-Dârimî, Sünen, nşr. Hüseyin Selim Esed, (Suudi Arabistan: y.y., 2000), 3/1831 (No. 2825). Ayrıca bkz. İbnu’l-Cevzî, Musibetlere Sabretmek, 44-48.
[184] Tirmizi, Sünen, 4/601 (No. 2398).
[185] Buhari, Sahih, 5/2138 (No. 5324). Ayrıca bkz. Nursî, Lem’alar, 301.
[186] Hac 22/35; Beled 90/17; Ra’d 13/22; Bakara 2/155.
[187] Âli İmrân 3/146.
[188] Enfâl 8/46; Bakara 2/153.
[189] Bakara 2/200.
[190] Hûd 11/115; Yusuf 12/90.
[191] Enfâl 8/66.
[192] Âl-i İmrân 3/186; Asr 103/3.
[193] Ebû Bekr Ahmed b. Amr b. Abdilhâliḳ el-Bezzâr el-Basrî, Müsned, (Medine: y.y., 2009) 5/64 (No. 1632).
[194] Nursî, Sözler, 328.
[195] Âl-i İmrân 3/159.
[196] Bkz. Âl-i İmrân 3/146.
[197] Temsil ve izah için bkz. Nursî, Mektubat, 377.
[198] Tirmizi, Sünen, 4/601 (No. 2398).
[199] Buhari, Sahih, 5/2137 (No. 5318); Tirmizi, Sünen, 4/602 (No. 2399).
[200] Tirmizi, Sünen, 4/604 (No. 2404).
[201] Nursî, Lem’alar, 292.
[202] Nursî, Sözler, 212.
[203] Nursî, Şualar, 383; Kastamonu Lahikası, 88; Lem’alar, 309; Sözler, 216; İctima-i Dersler, 265.
[204] Nursî, Lem’alar, 313-314; Kastamonu, 66.
[205] Nursî, Lem’alar, 309, 334-334.
[206] Nursî, Kastamonu Lahikası, 67.
[207] Nursî, Lem’alar, 18, 292, 367.
[208] Nursî, Sözler, 187; Şualar, 224-229.
[209] Nursî, Kastamonu Lahikası, 66-67; Sözler, 212-213.
[210] Nursî, Lem’alar, 17.
[211] Nursî, Lem’alar, 20.
[212] Buhari, Sahih, 5/2139, (No. 5324), 5/2143 (No. 5336). Benzer bir rivayet için bkz. “Nasıl ki ateş altın ve gümüşün paslarını giderir, müslümanın hastalığı da onun günahlarını giderir.” Ebû Abdillâh Muhammed b. Yezîd Mâce el-Kazvînî, Sünen, (y.y.: Dâru’l-Risaletu’l-Alemiyye, 2009), 4/520 (No. 3469). Bkz. Nursî, Lem’alar, 296.
[213] Nursî, Lem’alar, 301; Sözler, 212-213.
[214] Nursî, Lem’alar, 299. Hastalık ile imtihan edilenlere bakmanın uhrevi yönü için bkz. Nursî, Lem’alar, 303.
[215] Nursî, Lem’alar, 301.
[216] Nursî, Lemalar, 310; Sözler, 187.
[217] Nursî, Lem’alar, 294.
[218] Nursî, Emirdağ Lahikası, 124.
[219] Nursî, Sözler, 210, 213, 330; Emirdağ Lahikası, 124.
[220] Nursî, Barla Lahikası, 130; Lem’alar, 293, 296.
[221] Bakara 2/156; En’am 6/42-43; A’raf 7/94.
[222] Nursî, Mektubat, 617; Sözler, 590.
[223] Nursî, Mektubat, 428; Mesnevi-i Nuriye, 56; Lem’alar, 22-23; Şualar, 40.
[224] Nursî, Lem’alar, 307; Sözler, 160. Sözler, 260.
[225] Nursî, Sözler, 575.
[226] Nursî, Lem’alar, 292.
[227] Nursî, Lem’alar, 308.
[228] Nursî, Lem’alar, 20.
[229] Nursî, Lem’alar, 304; Şualar, 367.
[230] İbrâhîm 14/7.
[231] Nursî, Lem’alar, 19. Ayrıca bkz. Sözler, 42
[232] Nursî, Barla Lahikası, 130; Lem’alar, 22-23.
[233] Nursî, Sözler, 381.
[234] Bkz. Sözler, 381-384.
[235] Nursî, Sözler, 383.
[236] Furkân 25/77.
[237] Nursî, Mesnevi-i Nuriye, 122.
[238] Nursî, Lem’alar, 303; İbn Mâce, Sünen, 2/435 (No. 1441).
[239] Nursî, Lem’alar, 302-303.
[240] Nursî, Kastamonu Lahikası, 257.
[241] Nursî, Lem’alar, 302-303.
[242] Nursî, Lem’alar, 302.
[243] Nursî, Emirdağ Lahikası, 16-17.
[244] Nursî, Sözler, 302-303, 383-384
[245] Nursî, Lem’alar, 302-303.
[246] Nursî, Emirdağ Lahikası, 15.
[247] Tevbe 9/124-127; Taha 20/128; Bakara 2/259; Âl-i İmrân 3/13; Ankebût 29/15.
[248] Secde 32/21; En’âm 6/42-43; Araf 94-95; Nahl 16/112; A’râf 7/168.
[249] Nursî, Lem’alar, 20.
[250] Nursî, Mesnevi-i Nuriye, 131.
[251] Hud 11/51; Nahl 16/12; Kasas 28/60; Kamer 54/17; Mu’minun 40/80. “Âyatın ekser fevatih ve havatiminde nev-i beşeri vicdana havale ve aklın istişaresine hamlettiriyor.” Nursî, Muhakemat, 35.
[252] Nursî, Tarihçe-i Hayat, 77; Müdafalar, 30; İctima-i Dersler, 176.
[253] Nursî, Lem’alar, 293, 296, 299. Müellif ve çevresindekilerin bu konudaki ikrarları için bkz. Nursî, Emirdağ Lahikası, 56, 458.
[254] Nursî, Sözler, 50.
[255] Bkz. Nursî, Lemalar, 62-69; Kastamonu, 150.
[256] Nursî, Kastamonu Lahikası, 25; Emirdağ Lahikası, 105, 178-179.
[257] Nursî, Emirdağ Lahikası, 12, 67-68, 77, 122, 511; Barla Lahikası, 70; Sözler, 50, 216; Kastamonu Lahikası, 25, 68,150; Tarihçe-i Hayat, 324; Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 222.
[258] Nursî, Sözler, 213.
[259] Nursî, Kastamonu Lahikası, 68.
[260] Nursî, Emirdağ Lahikası, 105, 178-179, 347.
[261] Nursî, Emirdağ Lahikası, 19-20, 28-29, 183.
[262] Nursî, Sözler, 210.
[263] Nursî, Emirdağ Lahikası, 15-17.
[264] Nursî, Şualar, 39.
[265] Nursî, Barla Lahikası, 411-413; Emirdağ Lahikası, 17, 28-29, 183.
[266] Nursî, Emirdağ Lahikası, 231; Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 195
[267] Nursî, Emirdağ Lahikası, 76-77; Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 41
[268] Nursî, Emirdağ Lahikası, 29-30, 67-68.
[269] Nursî, Emirdağ Lahikası, 63-64, 303.
[270] İbrahim 14/42-43; Şura 42/21; Âli İmrân 3/56.
[271] Tevbe 9/70; Enbiya 21/77; Hud 11/32; Furkan 25/38; Kaf 50/14; Bakara 2/65; A’raf 7/130; Mâide 5/60.
[272] Nûh 71/25; Ankebût 29/14, 31; Fussilet 41/14-16; A’râf 7/91-92. Ayrıntılı bilgi için bkz. Karagöz, Kur’an’a Göre Musibetler Açısından İnsan ve Toplum, 190-212.
[273] Nursî, Kastamonu, 67. Şualar, 113. Ayrıca bkz. Lemalar, 70.
[274] Nursî, Kastamonu Lahikası, 66.
[275] Nursî, Kastamonu Lahikası, 67-68. Ayrıca bkz. Emirdağ Lahikası, 178-189, 262.
[276] Nursî, Sözler, 212.
[277] Nursî, Mektubat, 634; İctima-i Dersler, 217.
[278] Said Nursî, Asâ-yı Mûsâ, (İstanbul: Zehra Yayıncılık, 2014), 253; Mektubat, 301; Şualar, 234-235.
[279] Nursî, Tarihçe-i Hayat, 17.
[280] Tirmizi, Sünen, 3/385 (No. 1073).
[281] Nursî, Kastamonu Lahikası, 116; Şualar, 261, 447 vd.
[282] Nursî, Emirdağ Lahikası, 124; Şualar, 367.
[283] Nursî, Kastamonu Lahikası, 26; Sikke-i Tasdik-i Gaybî, 223;
[284] Nursî, Mesnevi-i Nuriye, 160; İşâratü’l-İ’câz, 250.
[285] Nursî, Lem’alar, 408; İşâratü’l-İ’câz, 250; Mektubat, 108; Lem’alar, 314. Ayrıca bkz. Öztürk, Dervişin Teselli Koleksiyonu, 18.
[286] Nursî, Lem’alar, 304; Ayrıca bkz. Sözler, 912.
[287] Buhari, Sahih, 4/1576 (No. 4080). Ahmed b. Hanbel, Müsned, 6/99 (No. 3608).
[288] Müellifin benzer ifadeleri için bkz. Nursî, Lem’alar, 383; Emirdağ Lahikası, 127; Şualar, 367.
[289] İbn Mâce, Sünen, 2/531 (No. 1599).
[290] Nursî, İctima-i Dersler, 336, 429; Nursî, Lem’alar, 640.
[291] Nursî, Mektubat, 61; Sözler, 213.
[292] Nursî, Sözler, 187; Lem’alar, 19-20; Şualar, 386. Bu izahın örneği için bkz. Sözler, 327.
[293] “Allah hiç kimseye kaldırabileceğinin üstünde bir yük yüklemez.” Bakara 2/286.
[294] Nursî, Sözler, 187, 328. Lem’alar, 19-20.
[295] Nursî, Lem’alar, 294, 305-306, 314. Mesnevi-i Nuriye, 130. Mektubat, 108. Ayrıca bkz. İbnu’l-Cevzî, Musibetlere Sabretmek, 47.
[296] Nursî, Lem’alar, 21, 298.
[297] Nursî, Lem’alar, 306-307.
[298] Nursî, Şualar, 401; Lem’alar, 21.
[299] Nursî, Sözler, 332; Lem’alar, 298.
